Zarifane Bir Roman: Bekleyiş | Mustafa Nurullah Celep | Roman Haber

0
2676

Mustafa Nurullah Celep

ZARİFANE BİR ROMAN: BEKLEYİŞ (*)

‘‘Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabîb

Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermanındadır’’(**) [Fuzulî]

Zarif, incelikli, latif, dokunaklı bir anlatı dili var Ayşe Ünüvar’ın. Sözü, aşkı, gerçeği, insanlık durumlarını zarifane bir yazınsal tutumla yansıtan romancılar zümresinden. Romanın anlatı evreni şiirin sağladığı muhayyel bir genişlikte şekillendiği gibi yine şiir sanatının sunduğu tasviri/biçimsel bir betimlemeyle anlatıcı; duygulanımlarını ince bir örgüyle örülmüşçesine kıvamında bir işçilik ve içtenlikle aktarıyor okuyucuya. Şiir sanatına akraba bir romandır Bekleyiş. Bu anlamıyla latif bir ruh akrabalığından bahsedebileceğimiz gibi zarif bir duygu akrabalığını da bahse konu edebiliriz. Şiir sanatı demişken, Bekleyiş’te anlatım şekilleri daha çok lirik bir kanaldan biçimleniyor. Teknik olarak da zaten ‘iç konuşmalar’ ağırlıklı bir yer tutuyor roman atlasında. Buna ek olarak, Bekleyiş’te genç bir şiir sevdalısının gelgitlerine de tanıklık ederiz. Kimi yerde muhayyel kimi yerde somut bir duyumsama olarak. Hayalle gerçek arasındaki flu bir zeminde Bekleyiş’in, bir duygu aralığından, bir nüans farkından doğduğunu söyleyebiliriz. Bir yerde romanın yazılış gerekçesini de somutluyor yazar. Yani Bekleyiş, aşktan doğuyor. Seçik bir bilinç ve tespitle ifade edeceksek, Bekleyiş’in doğuş yeri, kaynağı aşktır, aşktandır. Genç bir şairin bize göre muhayyel bir aşkından doğuyor eser. Muhayyel bile olsa romanın sonunda ‘aşk’ın gerçek anlamını da kavramış oluyoruz. Anlatıcı aşkla duygu-duyum bazında hemhal olarak sayrıl benliğini rehabilite ediyor. Aşkın ruh ve gönül ikliminde alabildiğine genişleyerek ‘gerçek aşk’a, sağaltıcı bir dünya tasarımına ulaşabiliyor. Bu romanın bir özelliği.

Diğer özelliği ise anlatıcı romanın kurgusal işleyişi içinde okuyucuyu, ülkemizin de dünyanın da bir sorunu olan bir gerçekle karşılaştırıyor. Haddizatında yazar, muhayyel olanı gerçeklikle mukabele ederek bizi hakikatin zeminine taşıyor. Sözün açığı biz romanın finalinde gerçekle, gerçeklikle, gerçek bir dünya ile bir dünyanın gerçeğiyle mukabele ediyoruz. Yani ki romanın başından sonuna doğru romantik duygulanımlar içinde salınırken yaşanan metaforik duygu halleri bizi eninde sonunda hayatın/dünyanın gerçeğiyle karşılaştırmış oluyor. Bu anlamıyla Bekleyiş’e pür-romans, saf-şiirsel bir anlatı diyemeyiz. Realistlere has bir romansal teknikle yazar, okuyucuyu Zöhre’nin dramıyla karşılaştırmayı bilebiliyor. Muhayyel bir duygu denizinde kulaç atmıyoruz yani. Salt duygudan başlayıp duygusal bir sonla bitip sona eren bir roman değildir Bekleyiş. Zöhre’nin dramıyla biz, hayatın katı gerçekliği içinde olduğumuzu duyumsuyoruz. Bu duyumsama bize bir şey öğretiyor, ama çok önemli bir şeydir bu. Nedir o? İçinde yer aldığımız dünyada tanık olduğumuz dilsel ve fiziksel şiddetin bu denli sık yoğunlaşmasının temel nedeni, sahici, sahih ve samimi bir aşkın yoksunluğudur. Gerçek budur. Bir anlamda da yazar, aşkı bir kusur, bir ayıp olarak gören göreneksel dünyaya dolaylı yoldan eleştiri yolluyor. Kadına şiddete bir de bu açıdan bakabiliriz diyor yani.

Bekleyiş’in yazınsal kaynağının içtenlikli bir aşk olduğunu ifade etmiştik. Çünkü eser boyunca anlatıcı, varoluşunu, hareket ve duyuş tarzını hep ve daima aşka göre ayarlıyor. Aşk merkezli bir anlatıdır Bekleyiş. Aşkî olanın, aşkla yürekli bir arayış serüveninin (içsel bir serüven) içinde bir hayat ve dünya taşıyor anlatıcı. Anlatıcıya yaşamsal enerjisini sağlayan aşktır. Benzer anlamıyla anlatıcıya hayatın anlamını duyumsatan da aşktır. ‘Pür aşk’ kesilen bir anlatıcıdan bahsediyoruz. Bu anlatıcının arayışının ve bekleyişinin sırrı ve bu sırrın çözümsel süreci de içtenlikli ifade biçimleriyle şekilleniyor. Bunu roman merkezinde ifade etmekte fayda var. Çok bilinen ve klişe bir deyişle, ‘sanal aşklar’ın pek revaçta olduğu bu postmodern yapay ve köksüz zamanlarda Bekleyiş’in anlam ve önemi daha bir beliriyor, belirginlik kazanıyor. Bekleyiş’in anlam ve önemi, bu içtenliği vurgulama biçimiyle gün ışığına çıkıyor:

‘‘Ben seni sende gördüm Nisan! Tüm gördüklerimi unuttum sonra, içime duru bir su aktı. Dağlar yerinden oynadı, denizler coştu, iklimler birbiriyle savaştı. Hızır, o gün kalbimize geldi ve ben inandım ki o gün âşkın bereketine yazgılı sadece iki kalp vardı. Biri senin diğeri benim. Sonra birleşti ‘‘bir’’ oldu kalplerimiz. Ben sende kendimi görmeye başladım. İkilik kalktı aramızdan. Yücelerden onaylandı, kutsandı âşk… Bir anda durdu zaman. Sesler sustu. Tabiat bize kanat açtı; sen ben olmuştuk. O gün bu gündür arar oldum seni. Ve ne vakit yaklaşsam sana sıklemen renginin kokusunu duyar oldum…’’

Bekleyiş’in bir diğer özelliği, anlatım tekniklerini etkinlikle, anlatının dokusunu ve doğallığını bozmayacak bir biçimde kullanmasıdır. İster mektup yazma tekniğinde olsun, ister şiirlerin anlatı içinde yer almasında yazarın, yazınsal tekniklerin taksimi noktasında abartıya ve ağırlıklı bir tefrit çizgisine kaymadığını ifade edebiliriz. Ünüvar, teknikler bahsinde dengeli bir tutum belirler.

Bekleyiş’in bir özelliği de anlatıda mekânın kullanımındaki yerliliktir. Bununla neyi kastediyoruz? Bekleyiş’i okuyan her roman okuyucusu, burada kökleri sağlam ve yerli bir anlatıcıyı görecek, okuyacaktır. Duygulanım bakımından ve hatta mekânsal unsurların/motiflerin yer alışı itibariyle de yazarın, çoğun Türk ama Batılı roman yazarlarının özentili mekân tasvirlerinin aksine, kişilerin mekân içindeki konumlanışında köklü ve yerli bir bilinç zemininden hareket ettiğine tanıklık ederiz. Bu hususta diğer yazarların tersine belli – belirgin bir içtenlik taşıdığını söylemek mümkündür. Yani Kerim Nadir, bizden biridir, hâllenmesiyle, duyganlığıyla, umutsuzluğu, isyanı, umudu ve yaşama sevinciyle bu topraklara has bir roman kahramanıdır.

Özcümle Ayşe Ünüvar, bu romanıyla Türk romancılığına, aşka inanan, daha doğrusu aşkla bir hayatın asli anlama kavuşacağına inancı tam bir roman kişisini, Kerim Nadir’i armağan etmiştir.

Umudu, sevgisi, inancı ve aşkı insanca olan bu genç şairin, Kerim Nadir’in, yılmak bilmez arayışı ve bekleyişi de aslında dolaylı yoldan modernitenin noksan bir yönünü hatırlatıyor okuruna. Tepeden tırnağa heva ve hevesinin bataklığında çırpınan modernist bireye, ‘tenden de öte bir mânâ vardır’ sözünü eser bazında güzel-duyusal bir yazış biçemiyle aktarıyor bir bakıma.

Kerim Nadir, tensel olanın uçuculuğu ve faniliği karşısında tinselliğin genişleyen ikliminde yaşamaya inanmış, bugün yitimine hüzünlendiğimiz lirik bir genç şairin dünyasından bize haber veriyor.

Ayşe Ünüvar, Kerim Nadir kişisiyle tenselliğin değil tinselliğin/ruhsallığın vurgusunu ve anlamsal yoğunluğunu özenle duyuruyor okuyuculara.

Bekleyiş, yerliliği ve içtenliği ile her genç şairin okuması gereken bir anlatı evreni ve duygusal bir iç şölen yaşatıyor okuyuculara.

Bekleyiş, artık menfaatsiz bir adım atılamayan bir toplumsal organizasyonda modern insana ‘neyi kaybettiğini’ hatırlatmasıyla da bünyesinde ciddi bir gönül emeğini barındırıyor.

Seni ilk gördüğüm an zihnimde iklimin anlamı değişti’ diye konuşan bir anlatıcının anlattıklarıyla değişen duygu atmosferinde, aşka doğan, aşkla doğan yalın ve özü gür bir roman dünyasında Bekleyiş’i yeniden/tekraren okumak, dünya ve hayat içre farkındalığımızı artıracaktır.

Kısaca Bekleyiş’i yine romandan bir alıntıyla özetleyecek olursak, sanırım en uygun cümle/iç konuşma şu olabilir:

‘‘Beni başkalaştıran sen farkı.’’

——————-

(*) Ayşe Ünüvar, Bekleyiş, Okur Kitaplığı, Kasım 2016, İst.

(**) Ey tabib! Aşk derdiyle hoşum. Bana ilaç vermekten elini çek. Bana ilaç verme ki, benim asıl helakim, senin vereceğin ilaçtadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here