Yusuf Yılmaz, Ayşe Bağcivan’ın “Filizkıran” Adlı Öyküsü Üzerine Yazdı…

1
301

YUSUF YILMAZ

AYŞE BAĞCİVAN’IN “FİLİZKIRAN” ADLI ÖYKÜSÜNÜ BİR TAHLİL DENEMESİ

Hece Öykü severek takip ettiğim dergilerden… Emin Gürdamur ile bu dergide tanıştım. Anlatım gücünü çok beğendim. Dili kullanmadaki ustalığı, şiirsel üslubu, üretken bir yazar oluşu… Hece Öykü’nün Mart sayısında ise yeni bir isimle tanıştım. Ayşe Bağcivan. Bu anlamda heceöykü sürekli yeni yazarlarla tanıştığım bir okul gibi. Bu yazıda Ayşe Bağcivan’ın “Filizkıran” adlı öyküsünü değerlendirmeye çalışacağım.

Hikâye gasil hanede geçer. Anlatıcı gassaldir. Ölülerin yüzlerinden hayatlarını okuyarak sonsuzluğa uğurlamaktadır. Hikâyenin girişinde “Her gün farklı yaşlardaki insanları” sonsuzluğa uğurladığını söyler. Ve ilk paragraf geniş zaman kipiyle başlar. Buraya kadar her şey olağandır. Ölüleri sonsuz yolculuğuna hazırlayan gassalın gündelik mesaisidir bu. İlk paragraftan sonra öykü geçmiş zaman kipiyle anlatılır. Burada asıl hikâyeye geçilir. Yedi yıldır bu işi yaptığını öğreniriz. “Ama bir gün …” ifadesiyle öykünün geriliminin yükseldiğini hissederiz.

“listedeki isimleri yetiştirme telaşındayken, kapıdan içeri yüzü yıkadığım bedenlerdeki gibi solgun bir kadın girdi.” Kadın içeri girdiği gibi kapının sağındaki duvara çömelir. Hiç konuşmadan kapıya bakar. Kapı burada ayrılığı temsil etmektedir. Çünkü ölü yıkandıktan sonra oradan alınıp götürülecektir. Kapının somut olarak varlığı soyut olan ölümle birleştirilmiştir.

Anlatıcı kendi ifadesiyle “ sessiz bedenleri beyazlara sararak”  “bu sonsuzluğa aralıklı kapıdan uğurla”maktadır. Çocuğunu kaybetmiş olan bu kadının ismini bilmeyiz. Hatta hikâyede kimsenin ismi geçmez. Bu, ölüm karşısında hepimizin edilgenliği, çaresizliği, isminin, cisminin önemli olmayışıdır. İsmi, esamisi bilinen sadece ölüm ve bağışlayacak olan Rahman’dır.

Kadın hiçbir şey demeden içeri girmiştir. Yüzü solgundur. Kapıya bakmaktadır. Gassal kendine yaklaşıp burada ne işi olduğunu soracakken kapı açılır içeri “sandık” getirilir. Kadın “son kez, son bir kez daha ben yıkayabilir miyim?” der. Bu, küçücük kızına doyamamış bir annenin son isteğidir.

“Önce, dayanamazsınız, dedim, sonra yalvaran bakışlar eşliğinde dik durmaya yemin etmiş omuzlara bakıp, elbette, dedim.”  Zaman adeta donmuştur kadın için. Hatta sandığın kapağını açacak gücü kendinde bulamaz. Gassal yavaşça açar. Altı yaşında olduğunu öğrendiğimiz küçük kızını göğsüne bastırır. Kadın güçsüz kaldıkça gassal yardım eder. Kız mermer taşın üzerine sırt üstü yatırılır. Ölüm karşısında özellikle de sevdiklerimizin ölümü karşısında hayat emaresi gösteremememiz çok güçlü anlatılmıştır. Kadın güçsüz kaldıkça gassal “Gufraneke ya Rahman” der.  Öykünün devamında da kadın bu dirayeti edinir. Bu sefer gassal küçük kızın ölümü karşısında çaresiz kalmıştır. “Yedi yıldır ilk kez bir bedenin üzerine gözlerimdeki damlalar dayanamayarak akıyordu. Yıkama işlemini bitirdikten sonra kadın yanıma yaklaştı. Bir süre sönmüş gözleriyle gözlerime bakıp, yanağımdan süzüleni kuru parmaklarıyla sildi. Gufraneke ya Rahman dedi.”  Kadın ölüm karşısında âdete cansız tasvir edilir. “yüzü solgun, vücudu heykel, ışığı sönmüş gözler, kuru parmaklar”ıyla.

Burada Sezai Karakoç’un Anneler ve Çocuklar şiirini istemsizce hatırladım. “Çocuk öldü mü güneş simsiyah görünür gözüne.” Çünkü çocuk öldü mü annenin, anne öldü mü de çocuğun başka tesellisi yoktur. “Ben mermer taşın etrafını yedi kere güzel kokularla tütsüledim, kadın mermer taşın etrafını altı yıllık ömrün kırık hayalleriyle dolandı.” Bir tarafta inanç- teslimiyet diğer tarafta çaresizlik ve kabullenemeyiş, birbirine zıt olan bu iki duygu arta arda sıralanmıştır. “Saç bandını yavaş çıkarın, ne olur düşmesin o iki tel.”  Küçük kızın kemoterapi tedavisi gördüğünü öğreniriz. Burada da hayat ve ölüm zıtlığını görürüz. “ Küçük kızın kemoterapiye direnen iki tel saçı, dökülen saçlarına inat, ömründen uzun bir şekilde omuzlarına kadar uzanıyordu.” Kadın ya Rahman ya Vedud ismi şerifleriyle küçük kızın bluzunu açar. “Kadın kızının kollarındaki iğne deliklerinin oluştuğu morluklara ‘Artık canın hiç yanmayacak meleğim’  diyerek öpücükler kondur” ur. Küçük kız küçücük ömrüne rağmen çok zor bir hayat yaşamıştır. Gassal da neredeyse her zamanki metanetini kaybetmeye başlamıştır. “Ben ve diğer gassal arkadaşım ellerimizle ağzımızı sımsıkı kapatarak, yaşlarımızın sesini örterek kadını izliyorduk.” Kadın yıkadıktan sonra kızını temizler.  Hikâyenin bu kısmında hayal ve gerçek zıtlığı şu şekilde tasvir edilir. “ Bir ara durdu,  gözü kapıya takıldı. Gözlerinin içine bir ışık, yüzüne bir tebessüm yerleşti. Kapıya doğru heyecanla uzun uzun baktı. Tam ayakları adım atmaya hazırlanıyorken eli küçük kızının cansız koluna çarptı. Şaşkınlıkla etrafında bakındı. Dudakları titredi, çenesi büzüldü. Gözlerinin ışığı söndü derin bir nefes alıp yıkamaya devam etti.”

Maalesef gerçek olan ölümdür. O, isteklerimize galip gelir. Kız kefenlenir içeri babası ve diğer sevenleri girer. “İç çekişmeler, göğe yükselen sessiz çığlıklar eşliğinde, tabut omuzlara alınarak sonsuzluğa aralanan kapıdan çıktı.”

Aşağıdaki dizeler bize öykünün başlığını anımsatır “Arkadaşımla birlikte uzunca bir süre başımızı yere eğerek sadece susup, titreyen bedenlerimizin sakinleşmesini bekledik.”

Gassal son paragrafta mesai bitip eve gitmek için bindiği minibüsteki iki amcanın “bu yıl filizkıran fırtınasının çok erken başladığından bahset”tiklerini duyar. Küçük kızı hatırlar ve hikâyeyi şu dizelerle bitirir:

“Bu yıl filizkıran fırtınası çok erken başladı.”

Öyküye adını da veren filizkıran fırtınası baharda gerçekleşen bir fırtınadır. Fırtına ölümü, filiz de küçücük kızı akla getirmektedir.

[Eleştiri Haber, Mart 2019]

1 YORUM

  1. Harika bir analiz olmuş, emeğinize yüreğinize sağlık.
    Ayşe hanım Hece Öykü de yeni değil 😉
    Siz yeni fark etmişsiniz sanırım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here