Yücel Kayıran’ın Şiiri ve Poetikası Üzerine Bir Tahlil

0
265

Yahya Burak Gül

Yücel Kayıran’ın Şiiri ve Poetikası Üzerine Bir Tahlil

Yücel Kayıran, 1964 Adana doğumludur. 1987’de Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirmiştir. İlk şiiri Yaba öykü dergisinde yayımlanmıştır. Şiir kitapları Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu (1997), Beni Hiç Göremezsin (2004), Çalgın (2006), Son Akşam Yemeği (2014) ve Efsus’a Yolculuk’tur (2017). Eleştiri kitapları Felsefi şiir (2007), Kritiğin Toprağında (2010), Şiirimin Çeyrek Yüzyılı (2016). Beni Hiç Göremezsin ile 9. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü; Kritiğin Toprağında ile Mehmet Fuat Eleştiri Ödülü’nü (2011); Efsus’a Yolculuk ile Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü (2018) aldı.

Yücel Kayıran şiiri üzerine yapacağımız bu tahlil, Kayıran’ın şiirini ve poetikasını daha yakından tanıma arzusu ile çıkış almıştır.

Kitaplarda ilk göze çarpan, bölümlerinde tersten bir numaralandırma yapıldığı görülür : 3-2-1 (Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu), 6-5-4 (Beni Hiç Göremezsin), 9-8-7 (Çalgın), 12-11-10 (Son Akşam Yemeği). 2016’da şairin yaptığı bir söyleşide kitapların bölümlerinin tersten sıralanışının sentez-antitez-tez biçiminde oluşlarının kronolojik, biçimsel bir sıralama değil tersinden bir diyalektik düzenleme gereği olduğunu belirtmiştir. Bu, varılan gelecekten geçmiş odağını kaybetmeden geriye bakabilmek dürtüsünü hissettirir. Çünkü geçmiş her zaman şiiri inşa edendir. Her kitap yaşanılan dönem itibariyle şekillenmiştir herhalde elbette. Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’nda örneğin arkadaşlar ve aporia (çıkmazda oluş, var olmanın açmazları içinde) durumdaki benlik değinisini daha çok görüyoruz, Beni Hiç Göremezsin’de çevre, mekanlar ve dış’a ait değinileri, Çalgın’da monologun yükselişini, Son Akşam Yemeği’nde tin-ten, iç-dış mücadelesi, monologlar ve teolojik konuşmaları ve Efsus’a Yolculukta artık şiiri bütünüyle kaplayan ve derinleşmiş bilge bir monologun sesini işitir gibi oluyoruz.

Yücel Kayıran, şiirlerinde oldukça başat durumda bir anlatıcı birinci tekil şahıs “ben“ kullanmaktadır. Öyle ki bütün şiirler “ben“in varlıktaki seyrine ilişkin ifadeler taşımaktadır. Bu sahanın ontik bir saha, seyrin ontik bir seyir ve temel sorunun da var olmak ile alakalı olduğu söylenebilir. Bu bağlamda şiir artık felsefi şiir ya da aporia’nın şiiridir. Yani var olmanın açmazlarını konu almış ve sırtlanmıştır. Özne ise hem başat bir monolog halinde hem de bir bakıma şiirden düşmüş durumdadır. Bu ontik sahada iç ve dış’ın çatıştığı durumdan hareketle ben “dile gelmiş” durumdadır. Varlıkla yaşanan bu çatışmadan doğan bir “ses”in, hitabın doğmuş olduğu görülmektedir ve şiirler bu ses’in anlatışlarını fazlaca içermektedir : Sadece karanlığa inandım/suyun içine göğün dibine/yerin altına.. sessizliğe inandım/kendi kendine hitap eden bir iç-suret. Şiirlerde göze çarpan en önemli unsur değindiğimiz gibi şiirlerin “felsefi” oluşlarıdır. Yine ağırlıkça kendini hissettiren diğer unsurlar “geçmiş”, “aile” ve kullanılan “dinsel remizler”dir.

İlk kitap Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu (1997)  Feridüddin-i Attar’dan çarpıcı bir önsözle başlıyor: Şiir söylemek, hiçbir şey elde etmemiş olmanın delilidir. Hele kendini görmek bilgisizlikten ibarettir. Alemde derdime mahrem olacak kimseyi görmediğimden bir hayli şiir söyledim, kendimi şiirler eğledim. Senin sırdaşın, mahremin varsa açıl. Kanlar saç, kan ağla, sırların aslını sor, ara! Ben kanı kelimelerle gizledim. İlk şiir bunu tasdik ederek başlıyor adeta ve Suret şiiri bir içerik beyanı gibi karşılıyor okuyucuyu: Dil kapalıydı kendimi ifade için/sözden yazıya döndüm/rüyama giren hayale ruhumdan/bir tüneli kazmak için/kendimi içimdeki mağaraya aldım/Sol kapalıydı hayallerime firar için/batıdan sağa döndüm…../Suretim kapalıydı ruhuma ten için/kendime giden uzaklığa döndüm/içime, mağaraya, oradaki hayale/indim, çünkü indikçe/yaklaşıyor her ruh kendi suretine.

Burada, şiirlerde yoğun olarak alınan, ileride de bahsedeceğimiz kendini açığa vuran, duyulan bir “ses” vardır. Ses şairin üstünden şaire bakıp yaşamını gözleyip konuşan bir “ben” olarak şairin ağzını dilini kullanır. Öyle ki bu ses ilk kitabı takip eden diğer kitaplarda da egemen durumdadır ve düzyazı örgülü bir üslubu yetkinliği ile kendine itaat ettirmiş durumdadır adeta: Yukarıdan bakıyordum/galiba/yürümekte olduğumu gördüm/başımı kaldırdığımda/irtifa kaybediyor gibiydim/içimdeki rakımda (Galiba şiiri, Çalgın) Bu ses’i artık monolog olarak tanımlamıyoruz biz zira bunu kendi kendine bir söylenme olarak görmüyoruz. Şairin poetik alanında ses bir karşılık bulmak ya da yankıyı işitmek istiyor gibidir. Ses’in şairin şiirinin ontik alanında bir angajmanı, sorumluluğu var mıdır ? Bu tam olarak belirli değil çünkü konu edilen varlık sorunsalı bir şeye hitab ediliyor gibi serd edildiği halde bir cevap almıyor gibidir de.

Şiirler bir düzyazı görüntüsünde ama… Aslında bu, her şiirde özgünlüğünden kaybetmeyerek biçim de değiştirebiliyor. Zaman zaman dört mısralı ve kafiyeli bir şekle dönüştüğü de oluyor. Kafiye ile bitmiş bir son mısra da. Aynı kelime ile yeniden başlayıp alt alta dört beş kez tekrarlanan mısra başları da oluyor. Ali Celep’in elestirihaber’de baba’nne şiiri ile ilgili eleştirisinde “Şiiri düzyazıda kurmak zor, düzyazıda kuşatmak daha zordur.” şeklinde değindiği gibi gerçekten bazen ipin ucu kaçmış gibi görünen yerler vardır (Örn: Sorarlar şiiri, Çalgın). Ancak Efsus’a Yolculuk’ta şiirin daha olgunca ve ustalıkla kendini düzyazı içinde berrak bir şekilde gömebildiği ve kabul ettirdiği anlaşılıyor. Üslup ve kullanılan formlar böyle seyr ediyor.

Yukarıda bahsedildiği gibi bazı şiirlerde kelamdaki doyum adına yinelenen dize parçaları da var. Bu, ses’in şiirde o vakit itibariyle yakalanışından sonra bir süreliğine “anlatıyor olmakta asılı kalmak ve tadını çıkarmak” olarak görülebilir. Çoğu zaman asıl olan yazarı için bir doyum değil midir zaten?

Tam burada belirtilebilecek bir diğer şey de şekil kaygılarının ilgası hakkında olabilir. Şair şiirinde belki kendi aradığı bir tatmin gereği ses’in dobra dobra konuşmasını, saydırmasını ve kafiye, uyak gibi biçimle ilgili şeyler için hiç endişe etmediği bir başıbozukluğu yeğliyor olabilir.

Bakmayın incinirsiniz/kırılır yüzümdeki ayna/dağılır suretiniz!/incitiyorsunuz bakmayın/kırılıyor yüzümdeki ayna/dağılıyor suretim (H.F.E.A.), Hep bir depremdi/geçirdiğim içimde/iğdiş edilişimde/bir inceliğin/ikili ilişkilerde…(Fasıl, H.F.E.A.). Şairler hassas, naif, kırılgan ruhlu oluyor. Bitmeyen bir çocukluğu içlerinde tutuyor gibi her şeyden adeta etkileniyorlar. Çıra şiirinde ontik dış’tan müteessir olan bir ruhun da görüntüsünü izliyoruz.  Keza Alarm Zili, Firar Edebilirim, Tül perde bu teessürü yansıtıyor. Tül perde için şöyle bir not düşmüşüm: Bir yedek kulübesi (Cemil Meriç’in bahsettiği fildişi kulesi gibi) var ve ses’in sahibi oradan yapılan tüm hataları gözlüyor. Ancak kendi oyuna dahil olduğunda oyuncu bu bellek yükünü halen taşıyor mudur? Şiir biraz da bu iç-dış çatışmasından mı çıkış almaktadır? Bunu şiirdeki şiirin ardını görebilenler gerçekten okuyabilenler takdir edebilir belki.

Çoğu kitapta seyr eden, bir Yücel Kayıran klasiği sayılabilecek kurumuş otimgesi Kapalı musluk’la ortaya çıkıyor. Bu imge hemen tüm kitaplarda yer alan, tekrarlanan(yer verilen), yeniden kurulan, kullanılan bir imge. Hatta bir imgeden çok bir tanıma varıyor anlamı. Var olduğu halde bir yük’e sahip olmayan, ölüp yeniden başka bir baharda geri gelen. Ve bu bakıma teoloji yapıyor gibi. Aslında hiç olmamış olmayı dilemenin bir yolu gibi…

Negatif varoluş şiiri, ruh farkındalığının yüksek ateş içinde telaşlı sayıklamaları gibi: Gençliğim! Bulamadın varolmamanın değilini/Uzaklara, belleğin ilkçağına göndersem seni? Şiir Efsus’a Yolculuk’taki başlangıç şiiri ile de yıllanmış ve olgunca bir tasdik görüyor sanki: ne zaman yıkıldı doğrularıma inancım/ve yönüm kendi yoluma çevrildi/sona erdi sanki içimdeki başkalaşım/direncim, hep aynı duygu durumunda olmaktan. Durumun farkında olmak bir yol bulmamıza yardım edebilir mi sorgulanıyor. Şiir bize bunu söyleyebilir mi? Sanıyorum İsmet Özel’e göre söyleyebilir.

Gittiğim yoldan  gelen belirsizlik (Sarı, H.F.E.A.), sığmıyor verili sıfatlara tinsel varlığın/Anlığa sığmıyor sonra belleğin sığasına (Ruhu Çekilen Ten, H.F.E.A.), tinsel varlığımı değilleyen belirsizlik/le iniyorum bilincin zemin katına (Apartman aralığı, H.F.E.A.), yokluğumu dile getirecek tapınağım yok/tapınaktan başka konuşacak yerim yok (Perş, Çalgın), Yıkım şiiri (Son Akşam Yemeği)  Bu ve bunun gibi örneklerden gelerek bütünden, büyük resimden Yücel Kayıran şiirinin ideoloji taşımadığı intibaı alınıyor. Daha doğrusu insanın durumunda ideolojileri aşan bir sorun irdeleniyor gibi: Varolma ve buradaki tıkanıklık. Belkide bu yüzden bir ideoloji çerçevesine sıkışmıyor şiir. Şiirin söylediği bilgi açısından ideolojilerin çözüldüğü görülüyor.

Gölgesine takılan teğmen (H.F.E.A) şiirinde gitmek için/kendime doğru mısraları içsel bir yolculuğun habercisi iken şiirin Bulamıyorum/hangi çağa göndersem kendimi? Sorusu ile bitmesi bu şiirin ontik varoluş alanında söyleyeninin kendini gerçekleştireceği / yaşamak isteyeceği bir ideal zaman dilimi arayışına yorulabilir ve bu zaman dilimi en çok da geçmiş olabilir gibi görünüyor.

Şiiri yazıldığı dönemi itibariyle incelemek okuyucuya şiirin ve şairin poetik zamanına daha yakın bir erişim fırsatı sunuyor. Bu bağlamda Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’nda buhran, karamsarlık, gaye-i hayal, gerçekleşme, arkadaşlar, bellek, kendine gitmek, kendine gidebilmenin ya da gidememenin lanetini yaşamak, tinden çıkış yolu aramak, şairin sesinin ortaya çıkışının inşasını görüyoruz. Çalgın’da görece biçimde daha kısa mısralar, güçlü aforizmalar (veciz ifadeler) içeren daha özlü bir anlatış gözleniyor. Yine Çalgın’da idealin örselenmesi, kurumuş ot, her-ben imgesinin kök salışı yanında nesnelerle, dış dünya ile girilen ilişkilere de rastlanıyor: dışarı şiiri, sanki şiiri, kalem şiiri, sandalye şiiri… Nesneleri ideler dünyasındaki şeyler olarak, dekor olarak ama bir parçamız da olarak buluyoruz bu şiirlerde. Bu ideleri hayatın dahilinde bir bütün olarak görmek bir şeye inanan bir insanın tümdengelimci yaklaşımı gibi duruyor ilk bakışta.

Köpeklerin yaşamı (Çalgın) şiirine girdiğimizde şiir, kendinin tahakkuk edemediği bir gerçeklikte, bir dış’ta veya da bir iç’te sağduyusunu yitirmemişliği bir manifesto gibi beyan ediyor. Aynı zamanda muhtemelen geçmişteki devirlerden birini de damgalıyor, tescilliyor gibi: ilham yoktu yoklukla ıralı dünyada/emare yok! dil! yoktu/yok kendime kefaret olacak tercüme…..dünyaya bırakılmış gibiydim/dünyada bir bedenin içine/dönüşürken bir silüete/özgürlüğün eli neden yoktu bu vadide….kendime zarar veriyordum bana değer verilmediğinde!

Yücel Kayıran’ın şiir yazımında daha önce de belirttiğim gibi geçmiş ve aile çok baskın unsurlar. Buna tüm kitaplarda rastlıyoruz. Baba, anne, ann’anne, baba’nne… Gerçekten bunlardan genişçe bahsedilmesi şairin inşaasındaki önemini vurguladığı gibi bunlar toplumcu, toplumu önemseyen bir şair olunduğunu da düşünmemizi sağlıyor. Bu inşaa için şiirlerde onlara bu denli ağırlıklı yer vermek aynı zamanda bir teşekkür görevi anlamı da taşıyor sanırız. Ayrıca aile toplumdan daha çok vurgu ile seyr etmektedir denilebilir şiirlerde.

Ashab-ı Kehf fikri o zaman doğdu bende,ve/kendimi yerin altına giden yola aldım/tenhaydı, keşiften uzak araziler gibi/toprağın içinde ilerlemek nasıldır/firariler bilir bunu, gözün ürkekliği..ve/ilerliyordu araba el fenerinin ardı sıra (Efsus’a Yolculuk).  Burada ülkenin politik durumuyla kendini ve eylemini konumlandıran bir bilincin yaptığı teşbihi görüyor gibiyiz. Aynı zamanda bu bilinç özeleştiri sahibi ve seçeceği yolun da farkındadır. Ancak bu yol bir ideoloji değil bir aporia durum içeriyor olabilir.

Bana göre şiir gelecekle değil geçmişle alakalıdır, diyen Kayıran bu noktada bütün kurgunun “yaşanmış olanın şimdiki zaman ile arasındaki gerilimden” olduğunu ortaya koyuyor. Peki geçmişte her şey ses’in kusur bulamadığı bir mükemmelikte gerçekleşmiş olsa idi bir conatus olabilir miydi? Bir soru işareti bu. Çünkü bir şeyin tesirini görüp bundan arız olması sorunu ruh dediğimiz varlıkla ilişkilendirilir. Belki insana şiiri söyleten de bu. Bir topun raketten sekmesini sağlayan, ondan arız olan o örgülü gergin yapı gibi. Veya gerçekte eğer daha büyük bir tarihin parçası isek durum nasıl değişirdi? Yani gelecek de geçmiş kadar şiirde ihmal edilemez görünüyor.

Çocukluğa Allah’ın evi denmesi çok ilginç bir tanımlama. Çocukluğun adeta kutsal bir nitelik taşıdığı,  o eski belleğini kaybetmemiş kimseler için su götürmez bir gerçek olsa gerek. Gerçek şairlerin bu kutsallığı iyi duyduğunu ve aktardığını düşünürüz, böyledir de. Bunu dış dünyanın asitli yağmurlarından korumasını da bekleriz şairin. Devamlı berrak olmasını… Bizi iyi kesitler aktarmasını…

Bununla beraber şair (okuruyla benzer rahatsızlıktan muzdarip olarak) bunca susuzluğumuzda da bize kova kova su taşımıyor mu? Buradan hareketle anlama tanık ve taşıyıcı da oluyor. Peki, aktarılan anlam nereden aktarılıyor? Hakikatin huzurundan mı? İşte bunun gibi şiirle açığa çıkan bilgi bunun etrafında değerler içerir. Öyleyse şairlerin dini ortak ancak ritüelleri ve kurguları mı farklıdır? Şair, tedirgin ve hassas ruhu ile dış’ın onda yol açtığı tahribatı bize tebliğ eder ancak çoğu zaman bir tavsiye barındırmaz. Şairin şiirine rehberliği ile şairin şiir alanının okuyucu tarafından keşfi mümkün kılınabilir olsa bu kelama erişmek nimeti okuyucu için sanılanın aksine daha büyük bir açlık yaratabilir. Çünkü şiir hemen her zaman çözümleme olup okur buna erişmek ister. Manaya vakıf olmak ister. Kendini belki böylece daha geçerli konumlandırmak ister. Kelama ermek ister. Şair çıkmazda ise şiiri de çıkmazdadır. Buna bağlı olarak okur da çıkmaza davet almış olur.

Felsefi şiir bir aporia durumunun şiiridir, diyor Kayıran… içimizde taşıdığımız ve tinsel olarak yüz yüze gelmiş karşıt problemlerden dolayı artık gidilecek yolun olmayışı ama artık geriye dönüşün de bir anlamının olmadığı bir durumun şiiri. Çalgın’da bunu açık bir biçimde görüyoruz : açık kalmış ruhun kapısından/ çıkıp dolaşırdım öyle dalgın/ çalındım başka bir göze doğru … yokluğumu dile getirecek tapınağım yok/ tapınaktan başka konuşacak yerim yok … Ve Son Akşam Yemeği’nde : eksiksizlikten olma idi içimdeki isteme/ fakat eksiklikte oldu varolma … Ve Beni Hiç Göremezsin’de : varoluşunun her doğrudan edimi/ hayatı bıraktığın yerden el eder/ çünkü durulanıp çıkamıyor artık/ yağmur alıp götürse de seni/ kendi kalbine her sefer … Şiirin bu anlamda bir yolculuğundan ziyade şairin yolculuğu demek doğru gibi. Sanki şair şiirinin o ontik evreninde şiirleri kendi coşkun yükselişine göre toplayıp getiriyor gibi duruyor. Ancak ontik bir evren denildiğinde getirilen şeyin nereden geldiğine dair kısım boş kalıyor.

Efsus’a Yolculukta altı çizilecek, aforizma niteliğinde çok yer bulunabilir : korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende … bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru/ açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru/ yürüdükçe genişledi dünya/ kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru … bilmiyordum ne demek/ içimde var olan bir varlık tarafından terk edilmek/ henüz öğrenmiştim içime çizilen haritayı izlemeyi içerden/ test edilmek nedir bilmiyordum/ terk eden terk edilemiyor dünyada/ daimidir geride kalan boşluk … Bu bağlamda şiir bilgisi, yaşam süren bir başka insan için bir manifesto bile sağlayabilir. Bu, şiiri tehlikeli de kılıyor bir bakıma. Efsus’a Yolculukta Kayıran’ın kendi ifadesiyle sentez-antitez-tez (ters diyalektik) ile satırlandığı görülen ileri düzey bir içsel yolculuk görülüyor. İleri düzey çünkü şairin şiir evreninde merkezden zaman olarak en uzakta bulunulduğu halde bile merkeze doğru hızlı bir erişim ve doğrudan yaklaşımlar görüyoruz : neşemizin kaynağı idi kurmaca/ kış günü sobası yanan bir ev/ döndü dışardaki kargışa/ böyle bıraktı “devrim” kavramı yerini/ “ihtilal mitosu” kavramına… … bir vaadi yok/ döküntü halinde kalmanın/ azap o zaman indi sesime … vücuda getirmiyordu beni kendi etimde/ bir kabusun içinde yaşar gibi yaşadım … insanın insanlığı/ “kim” olduğundan çok “ne” olduğuyla tanımlanmalı/ böyle inerek dönerken/ kendimden başka bir şey kalmıyordu geriye … bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru/ açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru/ yürüdükçe genişledi dünya/ kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru.

Bu ve bunun gibi Efsus’a Yolculuk’ta diğer kitaplara nazaran, dili daha da güçlenmiş ve özerkleşmiş bir anlatıcı görünür durumdadır. Beni Hiç Göremezsin’nde yer alan Lavabo şiirinde çok çarpıcı sinematografik öğeler yer alıyor: sonra ellerimi yıkadım, ayaklarımı/ yüzümü yıkadım/ titreye titreye gelene kadar kendime/ bakan kendime baktım/ benden gerileyerek genişliyordu dünya. Bu, şiirin yolculuk gücünü arttırıyor ve epik etkiyi arttırarak ölümlülerin yaptığı işleri konu bağlamında tatminkar şekilde abartıyor.

Ashab-ı Kehf, İbrahim, Mikail gibi İslami unsurların ve pek çok kelime ve mananın sayısız yerde kullanılıyor olmasından bu toplumdan olan şeylerin tam bir ikrar ile kabul olunuşuna tanık olunmasa da yergi görmeden, ideoloji konusu edilmeden kucaklanmış olduklarını da anlıyoruz. Hatta denilebilir ki ideolojik hale getirilen bir İslam’ın arzu edilmediğini algılıyoruz. İslami unsurların şiirlerde yer almalarından bahsetmişken burada farklı bir noktaya getireceğim konuyu; İbrahim peygamberin bir kıssası vardır malumunuzdur. Ben biraz durumu ona benzetiyorum. Şöyle ki İbrahim (a.s.) hanif (tek Allah’a inanıp işlerinde davranışlarında istikamet sahibi iyi bir insan olan ve putlara tapınmayan bir kul) iken toplumuyla bir muhaveresi söyleşmesi olur. Toplumu çeşitli putlara tapmaktadır. Babası dahil. Ancak o tek Allaha inanmakta ve putlara tapınmamaları için toplumuna bir tebliğ yapmak istemektedir. Bu süreçte ona dair Kur’an-ı Kerim’de geçen bir ifade vardır, denir ki : ““İbrahim (taptıkları) yıldızlara bir bakışla baktı ve “Ben, hastayım” dedi”” (Saffat Suresi). İşte burada şu var haniflik bu geçen yönüyle (teşbihte hata varsa bize ait) bir hakikat arayıcılığı, bir hakikate gönül vermeyi içeriyor. Hakikati gönüllerinden kovmuş insanlar arasında asil bir buhran içinde olmayı belki… Yücel Kayıran şiirinde bu türden sahih olabilecek hanif bir yalnızlık ve İslam’ın bas bas bağırdığı “insan nefsi” konusunun adının söylenmesinden başka her şekilde kendinden bahsedildiğini duyumsuyoruz. Zira bu dizelerde kendinin farkında kalan nefsin hallenişleri ve Müslümanların sakındırıldığı “nefsiyle başbaşa kalmamak” gibi bir konudan örnek veriyormuş gibi anlatılar izliyoruz : korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende/beni kendimden başka türlü olmaya çağıran bir dünya/seçeneği yitirmekle ıralı kendi başına yalnız kalmakla/istedikleri kişi olursan eğer gelebilirsin istedikleri yere ……. bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru/açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru/yürüdükçe genişledi dünya/ kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru (syf 28, Efsus’a Yolculuk). Kayıran’ın şiiri Türk şiiri açısından oldukça önemlidir ve sonuçta bu toplumun bir ürünü olması bakımından yine bu toplumun serencamını incelemek adına ayrıca değerlidir. İdeoloji karşıtlığı, toplumu ve aileyi kucaklama, değişen toplum dinamiklerinde aporiada kalan bireyin durumu gibi konulara da teması bakımından da derinliği çapı olan bir şiirdir.

[Eleştiri Haber, Ağustos 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.