İnatçı bir şairden: İnsanı Aşan Kan | Fazıl Baş

0
773

İNATÇI BİR ŞAİRDEN: İNSANI AŞAN KAN

FAZIL BAŞ

Mustafa Celep Okur Kitaplığı’ndan çıkan ikinci kitabı İnsanı Aşan Kan (Eylül 2011) ile şairlikte epey mesafe kat etmiş görünüyor. Celep’in şiir konusunda gözden kaçmayan bir inadı var. Şiiri yazarken de takip ederken de bu inadını, kastını kullanıyor. Bunu iyiye mi yormak lazım kötüye mi? Tabii ki iyi tarafları ön planda, ama kötü demesek de şaire zayıflık getirebilecek bir kast bu. Bunu biraz daha açalım: Mustafa Celep’in şiirle ilgili bu kastı, kendi sosyalliğini tamamen şiir üzerinden kurmak istemek ile ilgili. Birçok şairde daha sonraları neredeyse bir şiir fetişizmine dönüşebilecek bir şey bu. Bizi ilgilendiren asıl tarafı ise bu kastın zamanla şiiri değerlendirmeye dönük nirengi noktamızı, eleştirel kriterlerimizi, kısaca şiir kıstaslarımızı kaybetmemize yol açabileceği tehlikesidir. Bunun sebebi şiirin asla sadece tek başına var olmaması ile ilgili. Hiçbir iyi ya da kendisinden güç bulduğumuz şair de, ki bu özellikle Türk şiiri için geçerli, asla sadece mükemmel şiir yazan insan olmadılar.

Tarafgirlik, siyasilik bunun hemen yanıbaşında gelir. Celep’in şiirle olan sosyal ilişkisinde ise tarafgirlik o kadar net gözümüze çarpan bir özellik değil. Neredeyse şiir sosyalliğinin Celep’in üzerinden akıp giden, onda hiç direnç bulmayan bir şey olduğunu söyleyeceğiz. Dolayısıyla Celep’in şiir macerasına, dergilerde ve internetteki gayretlerine bakarak onun şiirle ilgili inadının her zaman bir tehlike barındırdığını da gözlemleyebiliyoruz.

“Benim bir tavrım olmalıydı gökleri çağırmaya”

Peki meseleye şiirin içinden yaklaşırsak nasıl bir tablo ile karşılaşıyoruz? Celep’in kitabına baktığımızda karşımıza fazlasıyla tarafgir olmak, mücadele etmek isteyen şiirler çıkıyor. Ama “isteyen” kelimesinin altını çizelim. Bunlar mücadelenin hemen öncesindeki bir edaya işaret ediyor ancak. Bir isteğin şiiri bunlar. Mücadele etmekten ziyade, mücadele etmeyi öven, kendisini ona hazırlayan; daha çok da kendisine dair hakikatten yana bir şahsiyet kuran şiirler. Şairin mısralarında kendisini işaret ettiğine, adeta kendisini açıkladığına tanıklık edebiliriz. Bu sebeple de şiirlerin, sıkça şairin kendisine ait bir edaya döndüğünü söyleyebiliriz.

“Cenklerin ruhuma bıraktığı seslerle büyüdüm

Sonra bir adamdan konuşmayı öğrendim

Şiirlerden şiirlere şehirlerden meydanlara vardım

Öfkeli bir sesle çarpışarak savaşmayı öğrendim.” (s. 25)

Bu mısralardaki sertliği, sert edayı hemen fark edebiliriz. Celep’in şiiri için çok tipik bir durum. Fakat bu mısralardan da izlenebileceği gibi, bir sürecin içinden konuşan, bir şeyleri dönüştüren bir sertlik değil bu eda. Sadece bir savaşın öncesindeki gövde gösterisi adeta. Haka dansı gibi. Gözdağı veren bir hazırlık. Bir hazırlık olması sebebiyle de somutluğu arayan, çoğu sefer de soyutlukta hapsolan bir eda. Bir mücadeleye, hak ile batıl arasındaki bir savaşa işaret ediliyor, ama bu nerededir? Sokakta mı, savaş meydanında mı, gündelik hayatımızda mı, nerede? Bu belirsizdir şiirlerde; sadece böyle bir savaş var, bundan haberdar olun diyen bir sesle karşı karşıyayız. Zaman zaman şiirlerdeki soyutluk yerini somutluğa bıraksa da, şiirin genel havası içinde bunlar iğreti bir yerde durabiliyorlar bu sebeple.

“Ve böylece sömürgelerin ve emperyal güçlerin karşısına

Türk milleti olarak geçip de konuşayım.” (s. 13)

Yine bir isteği belirten mısralar. Burada Celep’in daha somut bir alana geçmek istediğini görsek de, bunlar Kitâbe şiiri içinde dar bir alana sıkışıp kalıyorlar. Ki “sömürgeler” ya da “emperyal güçler” ve hatta “Türk milleti” bile bir perde arkasında sahnede yer alıyorlar, kesin referansları yok. Şiirde desteklenmiyorlar. Zaten Mustafa Celep’in şiirinin tarihten, tarihsel bilgiden uzak bir şiir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Celep’in şiirinin bugüne ve üzerine bastığımız topraklara ait olduğunu biliyoruz; biliyoruz ama şiirlerdeki soyutluk şairin yere sağlam basmasını engelliyor, sert edasının altını boşaltıyor. Bu soyutluk aslında Celep’in ikinci kitabı ile daha imgeci tutumdan nesnelciliğe geçme sürecinde olması ile ilgili. İmgecilik Celep’in ilk kitabı Ateş Bandosu’nda (Ebabil y. 2007) daha hakim bir unsurdu. Zaten kitabın ismi dahi bunun bir göstergesi.

İkinci kitabı İnsanı Aşan Kan’da da bunu tam olarak terk etmemiş.

“Sonra bıraktım Beckett okumayı”

Mustafa Nurullah Celep

Kitapta hâkim olan temel meselelerden bir tanesi de modernlik ile insan teki arasındaki gerilim. Yeni bir mesele değil bu. Modern hayat içindeki gerilim özellikle İkinci Yeni’den bu yana sıkça şiirlere konu oluyor ve bugün de tam olarak terk edilmiş değil. İkinci Yeni içinde daha şehir-birey ekseninde seyreden bu gerilim, özellikle 1980’ler ve sonrasında yazan müslüman şairlerde gündelik hayata sinmiş bir doğu-batı, “islami”-modern hayat çatışmasına da bürünmüştür. Burada şunu vurgulamaya çalışıyoruz: Söz konusu çatışmalar daha önceki dönemlerde de işlenmiş olmakla beraber artık şairin konumunda bir değişiklik söz konusudur. Şair eskiden bu çatışmanın üzerinden bakarak hakikati işaret etmek derdinde iken artık sanki bir omzunda melek diğerinde şeytan ikisinin ortasından konuşuyor gibi bir durumdadır. Ama iyi olandan taraf olduğunu da sürekli bize hatırlatır. Bu aslında inançtan daha ziyade bir hayat tarzı çatışmasıdır.

Osman Özbahçe’nin şiirlerinde kısmen bunu gözlemleyebiliriz mesela. Şairin kendisi üzerine düşünmesinden kaynaklanan bir çatışmadır bu: Modern şiir yazdığının o kadar farkındadır ki, içinde yaşadığı bu modernliği müslüman kimliği ile nasıl bağdaştıracağı üzerine düşünür. Bu bir yandan da modern şiir yazmayı bir gereklilik olarak kabul eden şairin kendisi üzerinde uyguladığı bir baskıya denk gelir. Kimlik çatışması da diyebiliriz buna. Merkez-çevre (taşra) çatışmasının da bunda bir rolü vardır elbet. Genel hatlarıyla vermeye çalıştığımız bu tablo, Mustafa Celep şiirinde de yansımasını buluyor. Yukarıda arabaşlığa çektiğimiz mısraın içinde bulunduğu kıtayı tamamen okuyalım:

“Beni soluksuz bıraktı çağdaş köpeklerin inleyişi

Nefessiz kaldım bir dakika dünyada

Filistin’de bir dakika Çeçenya’da bir dakika

Kâfirin zulmünden bir dakika

Irak’ta

Canımın terlerinden şaşalı bir mabet kurdular

Canımın göklere ulanan inlemelerinden

Sonra bıraktım Beckett okumayı

Dedim şurda ne kaldı Pakdil okumaya okuyacağım

Okumalıydım” (s. 21)

Burada Beckett ve Pakdil karşı karşıya konurken nasıl bir düşünce yürütüldüğü az çok açıktır. Batının İslam toprakları üzerindeki zulmünden, böyle bir ikiliğe varılmıştır. Oysa bu, şiirde ancak zayıf bir düşünce olarak var olabiliyor. Batı karşısında bir hınç olarak beliriyor ya da. Buradaki anahtar sözcük “okumalıydım” aslında, çünkü Beckett de Pakdil de bu kelimenin açtığı ve kapadığı parantezin içinde yer alıyorlar. Beckett okunmalı, çünkü modern edebiyatın bir parçası. Pakdil okunmalı, çünkü camianın bir parçası. Oysa ne Beckett ne de Pakdil’le ilgili bir durum yok burda. Ne de onların üstteki mısralarla ilgisi berrak. Nuri Pakdil okumakla zulüm durmayacak sonuçta vs. vs. Celep hâlâ modernist düşünceyi sayan bir şiir yazıyor, her ne kadar bundan kaçmak istese de. Öncelikle mesela bu kadar hakikat uğruna mücadele etmeyi öven bir şair niçin sürekli “Allah” yerine “Tanrı” kelimesini kullanıyor? Müslüman şair-yazarlarımızdaki bu “tanrı” takıntısı (bundan başka bir de “bay” takıntısı var) nereden geliyor, bunu sorgulamak lazım. Celep üzerinden konuşacak olursak bu çoğunlukla şiirdeki modernizmden ve bu modernizmin getirdiği soyutluktan kopmamakla ilgili. Yine aynı soyutluk Celep’e şu tarz mısralar yazdırabiliyor:

“Beni yargılayın en insan tarafımdan” (s. 10)

“Her ölüm erken ölümdür bunu bildim inandım” (s. 20)

“Yalnızlığın çeliğinde haykıran bir ses olarak indim özüne insanın” (s.29)

Bu mısralar Celep’in şiirlerindeki insana sığınışın göstergeleridir. Sahiciliği insana atfeden, tabii olanı onun saflığı ile eşitleyen bir düşünce bu. Tabiat ile endüstriyel şehir hayatı arasındaki çelişkinin bu sefer insan üzerinden yeniden yaratılması kısaca. Oysa bir yandan mücadele etmeyi överken diğer yandan bu tarz bir doğalcı yaklaşım sergilemek asıl çelişkiyi oluşturuyor. Bir yandan insanı pasifleştirirken diğer yandan insanın kendi içine dönmesine, yani mücadeleden çekilmesine yol açacak bir mazeret oluşturuyorlar. Bu tarz bir saflık ya da doğallığın da bir kurgudan ibaret oldudunu hesaba katmak gerekiyor oysa. Belirttiğimiz gibi Celep’in mücadeleci edasını gölgeleyen bu tutum şiirlerdeki modernist soyutluğun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Oysa yine şairin daha somut, doğrudan mekanı ve zamanı, referansları belli bir şekilde bizimle konuşan şiiri Kemik Sesleri’ne baktığımızda bundan tamamen uzaklaşıldığını görebiliriz. Celep’in bu şiirde kendi insanı ile somut bir şekilde irtibat kurması, onda söyleyiş kolaylığı da sağlamıştır. Öyle ki belki de kitapta sadece burada tanrı yerine Allah kullanılmıştır. Çünkü asıl sahici olan, tabii olan bu. Sahici olan müslüman bir şairin kendi dilindedir, şiirdeki kurgusal düşüncede değil.

Sonuç yerine

Eğer her kitabı bir yandan da, kitaptaki şiirlerin artık geride bırakılması olarak okuyacaksak İnsanı Aşan Kan tam zamanında çıkmış bir kitap, geç kalınmadıysa tabii. Haksızlık etmeyelim, Celep’in kitabı son dönemde yayımlanan başarılı şiir kitapları arasında anılmalı. Yazımızın daha en başında belirttik daha, Mustafa Celep bu kitabıyla şairlikte epey bir mesafe kat ettiğini gösteriyor, göstermek bir yana şairliğinden şüphe duyamayacağımız bir kazık çakıyor yere. Şiirin kuruluşu, ifadelerin sırası, şiir bütünlüğü, ifade edilenin direkt okuyucuyu yakalaması yani atmosfer oluşturma gibi temel unsurlar açısından Celep’in neredeyse tam şiirler yazdığını söyleyebiliriz. Bu şiirlerin bir kitapta toplanması da her bir şiirin gücünü daha da artırmış. Bizim bu yazıda işaret ettiğimiz zayıf yönler daha çok Celep’in şiirlerde soyutluğa ve modernliğe takılıp kalması ile ilgili. Kitabın ilk şiirlerinde daha baskın olan bu unsur, sondaki şiirlere doğru yerini nispeten somutluğa, mekânı ve zamanı daha belli şiirlere bırakıyor. Fakat Celep’in burada kalıp aynı izleği devam ettirmesi onu ancak bugünün Türk şiirinin takipçisi, sürekli bir adım arkadan gelen izleyicisi kılma tehlikesini barındırıyor. İnsanı Aşan Kan’ın tam zamanında çıktığını bu yüzden söylüyoruz. Celep eğer şiirlerindeki somutluğu takip ederse bugüne kadar yazdığı şiirin de üzerine koyacak ve daha etkili şiirler ortaya çıkaracaktır. Aynı zamanda şunu da belirtelim: Celep’in şiirlerindeki tarafgirliğin (ya da tarafgir olmak isteğinin) şiir çalışmalarına daha fazla yansıması (bundan kastımız kendisine has bir şiir düşüncesini berraklaştırmasıdır), şiirine de ayrı bir güç olarak dönecektir muhakkak.

(Fayrap, 49, Mart 2012)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here