Yeni Üsküp’ün Haçı / Erdal Noyan / Hayatın İçinden

0
254
Site Yazarımız Erdal Noyan Üsküp'te...

Yeni Üsküp’ün Haçı / Erdal Noyan

Üsküp’ün eskisine doyulamıyorsa da yenisini de görmeli.

Görmek için karşıya geçmek gerekmeyen bir simge var: Vardar’ın hangi yakasından bakarsanız bakın Üsküp’te gündüz ve gece ille göreceğiniz şey kocaman bir haç.

Vadno Dağı’nın tepesinde. Çelikten yapılmış. Bahanesi: 2000’inci yıl. İki milyon Amerikan Doları harcanmış.

Anlaşılan o ki Üsküp’ün bir yakasının ne yoksulluğu ne de incinmesi diğer yakanın umurunda değil. “İki yakası bir araya gelmemek” deyiminin anlamını genişleten değişik bir örnek.

Avrupa’da ve Türkiye’de özellikle kiliselerin tepelerinde ve içlerinde, Yunanından Lâtinine, Katoliğinden Ortodoksuna sayısız haç gördüm, hiç rahatsızlık duymadım. Ne var ki Balkanlarda, çok yakın geçmişin nefretlerini diri tutacak, eyleme iteleyecek şekilde dağbaşlarına dikilen haçlardan ürktüm.

Taş Köprü, Vardar Irmağı’nın iki yakasını birbirine bağlıyor ya da birbirinden ayırıyor.

Makedonya’da yaşayan Luan Starova’nın Orhan Suda eliyle Türkçeye çevrilen Keçiler Dönemi adlı romanında, hızla akan Vardar’ın kıyısında, dolayısıyla tüm akarsuların kıyılarında, kurulu evlerde yaşayanları saran bir duygudan söz ediliyor.

Irmak kıyılarında yaşayan bu insanlarda oradan hemen gidilecekmiş izlenimi uyanıyormuş. Starova’nın yapıtındaki anlatıcı kişi, bu duyguyu, zorlu zamanlarda, gerçekleştirilebilmesi oranı sıfıra yakın olsa bile, yaşam için başka bir seçenek bulunduğunu anımsatması bakımından yararlı sayıyor. Kendisi de Ohri Gölü’nın Arnavutluk kıyısından istemi dışında gelmişti Yugoslavya Makedonyası’nın Vardar kıyısına.

Vardar’la birlikte yaşayan insanlardan acaba kaçı Starova’nın dile getirdiği duyguyu ayrımsadı? Oysa bu duygu en çok Balkan insanıyla bütünleşiyor. Balkan ırmaklarının çevrelerinde yaşayan çok insan göçmek zorunda kalacağı korkusu barındırır. Balkan demek, belirsizlik demektir!

Taş Köprü’ye varmadan önce tabelasında kırmızı zemin üzerine beyaz ay ve yıldız bulununan bir yapı görüyorum.

Sarı, kırmızı reklerle boyanmış bu eski taş binada Türk Demokratik Partisi Üsküp İl Başkanlığı çalışıyor.

Vardar Irmağı’nın diğer yakasına geçiren ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü diye de bilinen Taş Köprü’yü geçiyorum.

Ahmet Köseoğlu’nun Kaybolmayan Üsküp Ve Yahya Kemal başlıklı yazısında yazdığına göre, Osmanlı eseri Taş Köprü’yü Jüstinyen Köprüsü yapmaya çalışanlar varmış.

Makedonya Meydanı’ndaki, büyüklüğe özenti ürünü heykelleri garipsedim.

Mehmet Tarhan’ın Sürgüne Yumuşak Geçişten Notlar başlıklı yazısındaki sözlerle söylersek, “ulusal kahramanların heykelleri şehri neredeyse bir muharebe meydanına dönüştürmüş.”

Bilindiği üzere, Avrupalılar heykellerle konuşmayı seviyorlar. Ancak Üsküp’te iş gevezeliği dökülmüş. Paranız o denli çoksa kalkınmak için harcayın.

Gençler heykellerin çevresinde kümeler oluşturmuşlar, konuşuyorlar, cıvıldaşıyorlar.

Ey büyük heykel İskender’in.

Ancak Yunanlar bu işe bozulmuşlar. Nedeni belli. Kral 2’nci Filip’in oğlu İmparator İskender’e Makedonlar bizim diyorlar, Yunanlar bizim… Selânik’teki Büyük İskender ve 2’nci Filip heykellerini anımsayalım. İsa’dan Önce 356 ile 323 yılları arasında yaşayan İskender, Makedonya Devleti’nin adı üzerinde anlaşamayan iki devlete milliyetini de sorun olarak bıraktı.

Hem Makedonlar hem de Yunanlar İskender’den vazgeçmemişler.

Yunanların İskender tutkularını ilginç buluyorum. Çünkü Yunanları kendine bağlamak için epey canlarını yakmış. Öyle bakınca Perslerden bir ayrıklığı kalmıyor. Ölür ölmez başkaldırılar yeniden başlamıştı. Ancak bu olumsuzluk, Helen soyundan geldiği ve babasının başlattığı Helen Birliği’ni zorla sağlamak, Helen kültürünü taşımak işini, öyle bir amaç barındırmasa bile, başarıyla sürdürdüğü benimsenenerek aşılmış görünüyor.

Alman tarihçi Johann Gustave Droysen’in Bekir Sıtkı Baykal tarafından Büyük İskender adıyla Türkçeye çevrilen kitabında verdiği bilgiye göre, İskender, Asya’ya geçmeden önce bütün mallarını, gelirlerini bağışlamış, bir daha dönmeyecekmiş gibi ayrılmış Makedonya’dan.

Öyle de olmuş. Geriye dönmemiş. Sevgilisini yarı tanrı, kendisini tam tanrı saydıran İskender otuz üç yaşını sürerken Babil’de ölmüş.

Hollandalı tarihçi Jona Lendering, Burak Sengir’in Büyük İskender adıyla çevirdiği yapıtında bazı inanışlardan söz ediyor: Kimi eski Mısırlıya göre son Firavun Nakhthoreb yaptığı bir büyüyle Avrupa’da çocuk edinmiş. O çocuk İskenderdir ve Mısırlıdır. Bir kısım İranlıya göre, İskender, Pers hükümdarının oğludur, kendinden zorla anınan hakkını yine zorla geri almış. Ordusundaki Makedon askerlerin İmparator’u, giderek Asyalılaşmakla, öz kültürünü ve yurtaşlarını aşağı görmekle suçladıklarını da belirtelim.

Lendering, İskender’i kutsamıyor. Yaptırdığı öne sürülen işkenceleri, kıyımları kaynak göstererek anlatmış. İki örnek: Tyros’u aldığında, sağ ele geçen iki bin askeri çarmıha gerdirmiş! Gazze’yi aldığında, Kale’nin sonuna dek direnen komutanının topuklarını deldirip ip geçirterek savaş arabasına sürükletmiş!

Dilerseniz bir de Mehmet Akif”ten dinleyelim: “İskender-i Kebîr Makedonya’dan çıkıyor, isminin yanı başına Cihangir ünvanını yazdırdıktan sonra bu mutantan namı ahlâfına yadigar bırakmak için memleketten memlekete, iklimden iklime yürüyor. Geçtiği yerlerde hayattan eser bırakmıyor. Her tarafı mezaristana çeviriyor, yakıyor yıkıyor.”

Akif, bu sözleri Darülfünün’da (İstanbul Üniversitesi) 1909 yılında verdiği Osmanlı Edebiyatı dersinde söylemiş. Öğrenciler arasındaki Mehmed Zekai Konrapa’nın tuttuğu bu ders notları Edebiyat-ı Osmaniye Defteri adıyla yayımlanmış.

Üsküp’ün bu yanındaki yapılar daha yüksekler ve daha yeniler.

İlhan Berk, 1969 yılında gördüğü Üsküp’ün hiçbir albeni barındırmayan yenisini de beğenmemiş: “Yüksek, gökdelensi yapılar. Hiçbirinin bir özelliği yok. Bir dikdörtgenler ormanı, o kadar. Eski Üsküp’ün içinde yeni yapıların Üsküp’ü bir kışla görünümü çiziyor.”

Gece çöküyor; yanan ışıklarla birlikte yaşam hareketleniyor gibi.

Yeni Üsküp’ten ayrılıp, İstanbul Çay Evi’ne geliyorum.

Dışarıdaki masalardan birine dinlenmek ve çay içmek amacıyla konuşlandım.

İşleticinin adı Cengiz. Üsküplü bir Türk. Akrabaları Ankara’ya yerleşmişler. Kendisi burada tutunmaya çalışıyormuş.

Durumundan hoşnutsuz. “Fakat eskiye göre iyileşme var. Eskiden olsa dükkânın adını İstanbul yapamazdım, Boğaz’ın resmini koyamazdım.” diye anlatıyor. Türkiye güçlenince biraz rahatlamışlar. “Yabancı idare altında yaşamanın zorluğunu siz bilmezsiniz.” diyor.

Orası doğru. Fakat en iyisi adaletli bir yönetim. Yerli yönetimin haksızlığı da az dokunmuyor.

Yan masada oturan Nurettin Bey’le tanışıyorum.

Kendini Rumeli Türk’ü olarak tanımlıyor. Makedonya’daki Osmanlı yapıtlarının yıkılmaları için uğraşılmasından mutsuz. Türkiye’nin güçlenişinden hoşlanmayanların davranışlarından yakınıyor.

Yiyecek bir şeyler almak için bir markete giriyorum.

Orada çalışan, Adelina adındaki Arnavut kız yardımcı oluyor. Türkçe biliyor. On dokuz yaşındaymış. Cana yakın, sevimli biri.

Ortalıkta poşet görünmüyor. Çıkarken kasadan alabileceğimizi söylüyor, parayla verildiği uyarısından sonra hoş Türkçesiyle ekliyor: “Ama anlamazsınız, çok ucuz.”

Gerçekten öyle, Adelina söylemeseydi, poşete para verdiğimi ayırt etmezdim.

{Eleştiri Haber, Şubat 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.