Yeni Bir Hikâyeci: Selcan Göçmen | Bir Çiçeğin Gözünden Göç Yurdu

0
299

Selcan Göçmen

Bir Çiçeğin Gözünden Göç Yurdu  

Bozkırın ortasında, güneşin ılık ılık yeryüzünü ısıtmaya başladığı vakitlerde, son cemrenin uyandırması ile başını göklere uzatan, âşıkların erenlerin hasbihal ettiği bir garip çiçeğim. Çok mevsim gördüm toprağın altında; her bahar canlandım, her kış uykuya daldım. Göklerden gelen can suyum oldu boy verdim, yazın kızdıran güneş ecelim oldu sönüverdim. Kâh ayaklar altında ezildim, kâh başlara tac edildim. Kâh yapraklarımdan fal bakıldı, kâh âşıklara lisanı hal oldum. Burada açtım, burada serpildim ve buradan sesleniyorum.

Bulunduğum bozkırın ortasındaki bu küçük kasabada yağmur büyük bir nimettir. Çok yağış almaz burası. O yüzden buralarda ‘yağmur yağıyor’ demek yerine ‘rahmet yağıyor’ denir. Etrafı dağlarla çevrili adeta muhafaza altına alınmış bir ovadır. Çok kervanlar gelmiş geçmiş şu asırlık taş döşeli yollardan. Nice kavimler gelmiş nice kavimler göçmüş bu yerlerden. Geriye ise kalan şu sıra sıra dizili taş döşeli yollar olmuş. Ne garip! Yüzyıllar gelir geçer yıkılmaz denen nice beylikler, krallıklar yıkılır da şu asırlık yüce dağlar, uzun uzun yollar, koca çınarlar dimdik yerlerinde kalırlar. Sanki ilahi birer şahittir onlar. Hesap gününde nice zorbaları, nice büyük hakanları nice açları ve nice karunları bir bir anlatacaktırlar.

Birçok medeniyet görmüş geçirmiş coğrafyanın küçük bir şubesi olan bu yer, bin bir hikâye barındırır içinde. Ne göçler, ne vedalar, ne sevdalar, ne ağıtlar… İlk konukları Romanya’dan, Bulgaristan’dan gelen soydaşları olmuş buranın. Ellerinde lale soğanları ile sığınmışlar yeni yurt edindikleri bu kasabaya. Sürülmenin, gözden çıkarılmanın acısı ve hüznü ile vira bismillah demişler, yeni doğan güne yeni topraklarında. Kasaba hiç yadırgamadan, sorgulamadan yeni sakinlerini basıvermiş bağrına. O da tenhalıktan kurtulmuş, renk gelmiş yüzüne, yoldaş edinmiş onları kendine. Böyle sıcak karşıladığı içindir ki göç alan, göçmenler yurdu olmuş kasaba. Küçücük bir çarşısı, birbirini tanıyan vefalı insanları varmış. Şefkati ve vefayı birbirinden esirgemeyen Anadolu insanının kışları ise sert ve soğuk olurmuş. Bu kavruk topraklar, baharla birlikte canlanan harman yerleri, kırları, kır çiçekleri kıştan bunalan kasabalıları, özellikle de çocukları beklermiş büyük bir özlemle.

Burada her şey elbirliği denen güçle yapılırmış. Bayram arefelerinde sarmalar sarılır, baklavalar açılırmış. Düğün ya da cenaze olunca kimse fedakârlıktan kaçınmadan elini uzatırmış komşusuna. Herkes birbirinden haberdar; kim hasta, kim yalnız, kim hacca gidecek bilinirmiş. Yerli pazarları denen taze meyve ve sebzenin satıldığı tezgâhlar kurulurmuş pazar yerlerine. Horoz şekerleri, kağıt helvaları ve pamuk şekerleri gözdesi olurmuş bir anda çocukların. Kış gelmeden yaşlı teyzeler yün çoraplar örermiş mahallenin çocuklarına, üşümesin diye minik ayakları. Bazı kış geceleri de bozacı ‘booooozaaaaaaa’ diye çınlatırmış yarı karanlık sokakları…

Bir keresinde büyük bir sel almış kasabayı, yakmış yıkmış ne varsa. Adeta yutuvermiş küçücük evleri. Evsiz, ocaksız kalmış kasaba halkı. Ancak yılmamış, yeniden kuruvermişler mütevazı yaşamlarını. Göçmen komşular yine dikmiş meşhur lale soğanlarını evlerinin bahçelerine. Çok geçmeden canlanıvermiş şirin kasaba. Kasabanın ortasından geçen tren yolu ne hayatlar taşımış bir uçtan diğer uca… O hemzemin geçit çocukların oyun yeri olmuş yıllarca… Şimdilerde orta yaşını doldurmak üzere olan o kasabanın neşeli çocukları, çok el sallamıştır tren camlarından kendilerine bakan meçhul hayatlara…

O raylar hep gelip geçenleri taşımamış üzerinde. Tam geçerken kasabayı görüp beğenip burada yaşamayı seçenler de olmuş zamanında. Sonradan minik yerin güzelleşerek büyüyeceği bu yere cami, hastane, okul gibi yapıların mimarı olacak hayır sahiplerini de saklamış koynunda.

Değişim denen hercai, bozkırın ortasındaki bu şirin kasabaya da uğramadan edememiş. Başkent’e çok yakın olması, sürekli göç alması nüfusunun artması gibi etkenler, artık onun merkeze bağlı bir ilçe olmasını gerekli kılmış. Binaların katları artmış, evlerin boyu uzar olmuş. Çarşı insanları yutan kocaman bir deve dönmüş. İnsanlar yürümeyi bırakıp ayakları yerine araba tekerlerini kullanmayı tercih edince çok katlı otoparklar yapılmış. Artık geniş geniş oyun alanları, harman yerleri ya da uçurtma uçurulan kırlar değil, binalardan fırsat buldukça küçük alanlara kondurulmuş oyun parkları, koşu yolları sarmış dört bir yanı. Benim gibi çiçekler kırlardan ya da bahçelerden değil, saksılardan ya da küçük parkların çiçek bölmelerinden başlarını uzatıverir olmuş. Şalvar giyen teyzeler, kasketli amcalar da göçer olmuş oralardan. Yerli pazarları azalmış. Büyük marketler konmuş onların yerine

Buranın çocukları artık zile basıp kaçamasa da, akide şekerleri bakkal amcanın defterine yazdıramasa da, kırlangıçların akşam vaktini haber veren çığlıkları zamaneler için bir anlam ifade etmese de; aranızda hâlâ akşam ezanı okunduğunda, içini saran bir telaş ile eve yetişmeye çalışan bir kesim olduğunun farkındayım. Biliyorum, çünkü benim de her ezan sesinde yapraklarım, hâlâ o günlerdeki gibi panikle titrer.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.