Yahya Burak Gül, Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” Adlı Romanı Üzerine Yazdı…

0
87

Yahya Burak Gül

Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın Adlı Roman Üzerine Eleştirel Değiniler

(Nobel ödüllü) Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı (2016) 195 sayfa ve 3 bölümden oluşuyor.

İran klasiği Firdevsî’nin Şehnâmesi ile Sophokles’in Oidipus efsaneleri kitabın oturtulduğu ana şasiyi oluşturuyor. Romandaki kahramanın durumu/misyonu bu iki efsane ile tefsîr edilmiş, açıklanabilmiştir. Doğuda olsun batıda olsun, geçmişte olsun şimdide olsun aynı sorunları yaşayan insanlar aynı çözümlemeci yaklaşım ile ele alınabilmiştir.

Kullanılan dil Pamuk’un yalınlık gerekçesiyle kırptığı ve daha özenli seçilmiş kelimelerden müteşekkil kılınmış hissi veriyor. Ancak tamamen bir öteleme yapılmadığı da görülüyor.

Birinci bölüm 80’lerde geçiyor. Babasızlık acıları içerisinde saklı olan Cem, İstanbul’un Öngören kasabasında, kendisinden çok şey öğreneceği Mahmut ustanın yanında 1 ay sürecek bir çıraklık işindedir. Bu bölümde yazar tarafından eski bir meslek olan kuyuculuk hakkında aceleye getirilmemiş, geniş bir zamanda anlatılmış hissi verecek kadar detaylı bir deneyim aktarılışı yapıldığını görüyoruz. Yine bu süre zarfında Cem kasabanın merkezine sıkça gidiyor ve gezici tiyatronun kendisinden yaşça büyük ve evli ‘Kırmızı Saçlı Kadını’ ile tanışıp bir ilişki yaşıyor. Ustası ile geçirdiği zamanlar ise Cem’i babasızlıkla ilgili açlıklarının giderilmesine,  Mahmut ustanın muhafazakâr halk insanı yapıda olmasından ve kendisiyle ayrışmasından dolayı ‘böyle miymiş babası olmak’ der gibi kendisine kuvvet alacağı ve yarasının sarılıp müstağni olabileceği bir tatmine taşıyor.

İkinci bölümde olayların ve zamanın takip edemediğiniz bir hızda 30 yıl kadar (ne ara) ileri sarılışını görüyorsunuz. İşadamı olan ve büyüyen bir şirketin (=oğulun) sahibi olan, evlenmiş fakat oğlu olamayan Cem; çıraklık ettiği topraklara hem iş hem de Kırmızı Saçlı Kadın ile olan ilişkisinden olup varlığından henüz haberinin olduğu gayrimeşru oğlunun merakıyla geri dönmüştür. Bu merak sonunu kötüleşen bir akıbete sürükleyecektir. Öngören’de olacak bu büyük karşılaşmada çocuksuz Cem’in hem artık çocuğu gibi olan şirketi Sührab ile babası gibi olan (artık rahmetli olan) Mahmut usta (nın manevi mirası yani öncülük ettiği şeyler) ile karşılaşması hem de gayri meşru oğlu ile kendisinin karşılaşmaları nasıl yaşanacaktır?

Üçüncü bölümde olayların etrafında döndüğü Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından bu serencâmın neden ve nasıl bu noktaya gelip düğümlendiğinin anlatıldığını okuyoruz. Ancak üçüncü bölümde doludizgin geçen bir ve ikinci bölüme göre akışı durdurulmuş bir anlatım olduğu göze çarpıyor.

Kitabın kaderini biçimlendiren Cem’in (kınama görülmeyen) kaçamağı, bu iki efsanenin kendisinde gerçeğe dönüşmesiyle finale uzanarak örüntüyü tamamlamış oluyor. Yazar bu efsanelerden hareketle dünya çapında malzeme kullanmış ve adeta dünya okurları için çalışmasını kurgulamış oluyor.
Ancak yararlandığı iki efsanenin birinci bölümde rüzgârlarını örüntüde kuvvetle hissederken ikinci bölümde bunu çok alamıyorsunuz ve üçüncü bölümde roman erken bitmiş gibi hissediyorsunuz. Ancak Pamuk’un üslubunda bu açıkları kapatacak bir ustalığın cümleleri ardısıra dizgilediğini görüyorsunuz. Romanda kullanılan dilin tevarüs edildiği kültürel zeminin, ülkenin hangi zaviyeden bir okunuşu ile inşa edilmiş olduğuna dair fikir sahibi oluyorsunuz. Kurgunun atmosfer olarak 80’ler solculuğu ile bir arkaplan besisinde kaldığı görülebiliyor.

Eleştirmen Kirkor Cezveciyan’ın da eleştirisinin sonunda belirttiği gibi yazarın kitabı yurt dışı okurları için yazmış olduğu intibaı alınıyor. Üstüne bir Alev Alatlı kurgusu okuyasınız geliyor. Başka bir eser eleştirisinde buluşmak üzere iyi ve hayır getiren okumalar dilerim.

[Eleştiri Haber, Şubat 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here