Ve Şair Dedi ki Tanrı Bizimle | Fatma Güven | Eskimeyen Kitap

0
636

FATMA GÜVEN

VE ŞAİR DEDİ Kİ TANRI BİZİMLE

Şiir büyük külfetlerle yazılan edebi anlatım biçimidir. Şair anlatmak istediği kelimeleri önce kendi yaşar sonra aynı ölçüye yakın markajda yaşatmak ister okuyucuya. Pejmürde harfleri tutup uçlarından olağanüstü cümlelere indeksleyen odur. Evrendeki aykırı rüyaları belletir dünkü güzlere. Soğuk savaşta gölgesini üzerine çekip ısınan insanoğlu, sıcak savaşta perdeleri çektiği ölçüde kaçacağını sanır bunaltıcı ısıdan. Termometreler eksi düşü gösterdiğinde hayal kurmak pahalıya patlar cesetlere. Kaçış senfonisi ısmarlarken rüyalar, dimdik yokuşu çıkarken anısal reforma uğramış kalabalıkların hışmına uğrar yalnızlıklar. Karanlıklardan aydınlıklara çıkmaya çalışan kaç merdiven varsa, o ölçüde raftaki yerini alır mutluluk veren çikolatalar.

Kararlı adımlarla başlayan her yolculukta ağır aksak yürüyen bir bulut vardır ve yağmur daha çok sevilir taşralarda. Sazını eline alıp taşrada nefes almayı seçen hiçbir şair gördünüz mü? Görmediyseniz kirpiğinize takılan sazendelerin ne anlatmak istediğine dikkat edin derim. Çünkü bir ülkenin başkenti ya da önemli şehirleri dışında kalan yerlerde şiir okumak ve devamında yazdığınız şiiri anlatmak çok zordur. Klişe değildir yazdıklarınız. Ama toprağa değen bir gök gürültüsü kadar derin ve açıktır anlattıklarınız. Dünya güzeldir, ama bir şairin gözüyle daha da güzel olur diyen Goethe gibi biz de diyoruz ki taşrayı güzel yapan orda yaşayan sazende şairlerdir. Tıpkı sazendeliği seçmiş biri olan şair Abdulkadir Akdemir gibi.

Şair Abdulkadir Akdemir

Akdemir’in Değirmen yayınlarından çıkan ilk kitabı olan Taşranın Sazendesi 87 sayfalık hikâyesiyle okuyucuya, dolu dolu yazılmış tam 22 şiir sunmaktadır. Şairin deyimiyle sekiz senelik bir şiir birikiminin ürünüdür. Savaş Provaları ve İntihar Şüphesi adıyla iki başlık altında karşımıza çıkan kitap, daha ilk başta “anneme, babama ve gecenin rengini çözenlere” ithafıyla bizi mutlu eder. Bizi mutlu eder çünkü anne-baba duasıyla yola çıkan bir şiir, gecenin en zifiri siyahında bile yerdeki siyah karıncayı görür ve üzerine basmaz. Görmekten kasıt gerçek gören Rabbimizin her şeyi görebildiğini bilip kabullenmekten geçer elbetteki. Üşenen olursa karanlıkta, gölgeleri üzerine çekip düşünmek gerekir. Tastamam bir yalnızlığın kuyusundan çekilen su damlaları bahara yetişmeye çalışan bir yaprağın ilk gün ki heyecanını paylaşır toprakla. Kaskatı kesilen devinim haberleri koro halinde insanlığı kucaklarken; epik, didaktik, lirik, pastoral, satirik, dramatik aklınıza gelen gelmeyen şiirin her çeşidiyle Taşranın Sazendesinde karşılaşmak mümkündür.

Birinci bölüm olan Savaş Provaları‘nda savaşan, kan revan içindeyken bile savaşan biri çıkar karşımıza. Eğer savaşın rengini seçmiş olsaydık bu siyah renk olurdu. Bombalar düşerken, silahlar patlarken ve bir de üstüne üstlük yiyecek tek ekmek kalmamışsa bu yenilgi anlamına gelmez. Çünkü Tanrı bizimledir. Ve üstüne üstlük bizimle olduğunu her seferinde söylemiştir. Laf olsun diye Tanrı’yı sevdiğini söyleyenler bu gruba girmez tabi. Musibetlere kötü tarafından bakmamak gerekir. Balzac der ki: “Musibetlerin iyi bir tarafı varsa o da bize, gerçek dostlarımızın kimler olduğunu öğretmesidir.” Bu böyledir. Savaşta kendi safımızda olanlar ile olmayanlar kimin ne olduğunu bize gösterecektir. Sadece savaşla değil depremler, sel felaketleri, hastalıklar gibi birçok felaketle sınanan insanoğlu ne yapacaksa Tanrı yolunda yapmalıdır. Halk dilinde yatacak yeri olmayacak olsa bile.

Şu an ki popüler Dünya katmanında nefes alan ruhların birçoğu empoze edilen şeylerle öldürülmeden önce öldürülmüştür. Boş konuşan adamların kol gezdiği televizyon ve dahi sansürlenmemiş onca boş lafın bulunduğu internet ortamı, çağımızda teşhir edilirken birçok sağduyulu okunası cümleler gizlilik politikasında saman altından su yürütmeye devam etmektedir. Bu kahredici gölgelerden en çok etkilenen yine çocuklar olacaktır. Zeytin dalı barışı simgeler. Zeytin dalıyla savaşan bir çocuktan daha çok belki de kimse istememiştir barışı. Onlardan başkası bu savaşı bitirecek gibi gözükmüyor zira.

Herkesin bir sicili vardır. Ağır sicili olanlar ve olmayanlar. Tek başınalıktan oluşan bir geçmiş değildir bizimkisi. Çift kişilik rüyalar ya da olanca kalabalık tek bir kişinin sabıkasını oluşturabilir. Yağmurun yağması bazı şeyleri değiştirebilir mi diye düşünür insan. Bir adam düşünün. Her gün belirli saatlerde işine giden, çoluk çocuğu için erzak toplayan hayattan bihaber yaşayan ama yaşadığını sanan. Bir de Dünya’ya başkaldıran, ateşe ateşle karşılık veren, dimdik ayakta, ailesini savaşta kaybeden, eline geçen üç beş kuruşu da kara kutunun gizemini öğrenmek için harcayan biri. Aralarındaki fark; kabuğuna çekilen kaplumbağa ile kabuğunu kırıp çıkan bir civcivden farklı olmayacaktır.

Karanlık. Neden karanlık olduğunu bilmeyen bir karanlıkla karşı karşıyayız. Leş yiyiciler, öldüresiye yaşatanlar, terör kurbanları, mangalda kül bırakmadığını iddia eden kahvehane kabadayıları. Kurşunun rengi de siyahtır fakat cana değdi mi kırmızıya bürünür. Büyüyen bir dünya var ortalıklarda ama ne açıdan büyüyen? Resimleri çekilen; güler yüzlü yaşlılar, karnı doymuş sırtı pek bebekler, devamlı aydınlık gök, lunapark gürültüsünün sevimliliği. Pusuya yatan onca kargaşa içinde güllük gülistanlık havasına bürünen yerkürenin az buz bir günahı yok hâlbuki. Adım başı hastalık varken bizim yapabileceğimiz, kul hakkına dikkat eden alnı secdeye sabırla değen birileri olabilir. “Gelecekte doktorların hastalarına yazacakları reçete, Müslümanların kıldığı namaz ve tuttuğu oruç olacaktır.” diyen George Bernard gibi biz de elimizde son kalan birkaç dini ritüellerle nefes almaya çalışabiliriz.

Öfke kime ya da neye karşı olmalı? Marazlı bir gencin, elindeki son kurşunu kimin sahipleneceği muammadır. Yanı başımızda olan ya da olmayan savaşlar, bir gün bizde de böyle bir savaş olur mu diye düşündürebilir. Ama sanki savaşa en uzak bizmişiz gibi bir hava sergilenir tüm ortamlarda. Şimdiden hazırlanmak lazım değil midir,halihazırda bir savaşa. Biz ne tarafa dönersek dönelim, gün geçtikçe oksijeni ve suyu tükenen umursamaz bir Dünya ile başbaşa kalırız. Dünya değerli midir peki? Ötesini düşününce gramajını eksiltiyor bu soru. Bir günlük bir ömrü olan bir kelebeğe sormalı bu soruyu bir de. Aslında kelebekten farkımız yok. Onun kanatları var sadece.

İkinci bölüm olan İntihar Şüphesi‘nde etrafı hüzünden duvarlarla örülmüş, üzüntüsünü yürüyerek hafifleten, ağır yaraları olan, daha küçük bir çocukken Tanrı’nın kitabına edilen, Allah rızası için niyet eden ve rüzgârlı çayırlardan vurulmuş bir ceylan süzülürken zamanın öldüğünü kabullenen, kalkıp gitmek vakti geldiyse kalkıp giden biri çıkar karşımıza. Erkekler ağlamaz diyen şarkılara tepki olarak doğmuş erkek çocukların ağlayışları duyulur uzaklardan. Ta uzaklardan. Hadis-i şerifi anlamak, hakkıyla anlamak önemlidir. Yeni düşler, yeni gülüşler, yeni ölüşler yeni yeni anlaşılan bir cümle olur zira. Ölümden daha gerçek başka bir haber duymaz oluruz. Ölümden başka daha can alıcı nokta. Ama nedense üzerimize hiç alınmayız ölümü. Üzerimize çekeriz gölgemizi ve öyle ısınırız, üşütürse eğer morg haberleri.

Aradığımızı hiç bulamadık belki de. Sevinç aradık, acı çıktı karşımıza. Hayat aradık sürekli, ölüm çıktı. Düşünce yere dik gelsin istedik bozuk para. Ama ya yazı ya da tura çıktı. Buna benzer hep iki seçenekliydi hayat. Başka bir seçeneği yoktu sanki. Çürüyen bir geçmişimiz vardı. Hâlbuki biz toprağın üzerine ne umutlarla dikmiştik tohumu. Ama diktiğimiz o fidan er ya da geç ölümü seçenlerden oldu. Huzuru seçenlerden oldu. Zevkin ya da kinin geçici matbu olması lazım değil midir? Bir vahaya düşen şarapnel parçaları başı dumanlı dirileri ölümünden yakalayabilir. Hep zannedilir ki ölüm ıraktır. Sadece ırak değil, yakındır da. Sessizliğin en kuytu ucunda yaşam mücadelesi veren bir sanrıdan söz edilebilir. Unutmayalım diye ölümü, bu yüzdendir belki de ölüm.

Acı’nın gözlerden dökülen o suyu, ne zaman hayat kıyısından çekilir bilinmez. Dışarda dolaşmak için geceyi seçen bekçi gibi, biz de dolaşmak için karlar üzerinde kışı seçeceğiz. Yer altından yer üstüne çıkan günahlardan sayılı olanları hariç her biri insana sokulacaktır elbet. Biz de en az günahla gitmek için en erken ölümü seçeceğiz.

Kitaptan seçip yayınlayacağımız o kadar cümle var ki aslında, merakınıza yenilmeniz için yayınlamadık. O halde en yakın zamanda Taşranın Sazendesi kitabını alıp okumayı unutmayın. Akdemir’in bir söyleşide dediği gibi “Okumayan cennete giremez.” Bu sözün üstüne biz de diyoruz ki bu kitabı okumadan cennete girmeyin. Herkese cennetlik okumalar dilerim.

Taşranın Sazendesi
Abdulkadir Akdemir
Değirmen Yayınları
87 Sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here