Varoluşçu Teoloji | Barış Kavas | Düşünce

0
659
Varoluşçu Teoloji | Barış Kavas | Düşünce

BARIŞ KAVAS

VAROLUŞÇU TEOLOJİ

Hayatın,içinde yaşadığımız hayatın acılarla dolu olduğu bir hakikatse, bundan daha büyük hakikat bu acıları bal eyleme çabasının ümididir. Hakikati aramak bir çırpınıştır çoğu zaman ama bu her insan tekinin öznel imtihanları zaviyesinden bir çırpınıştır. Her birimiz kendi acılarımızı çekeriz. Kimimiz bu acıları hiç çekmez bile onlar dünyaya gömülmüşlerdir. Acı çeken ruh çektiği acıları bal eyleyemese bile o çektiği acılar dünyaya gömülmemişliğinin şahididir ve işte bu acı çekmenin en büyük onurudur.

Arkakapak yazısında hiçlik ile umut arasında gerilim yaşayan insanın varoluşsal sorunlarına tek başına ne bilim,ne felsefe,ne de din çözüm getirebilir. Varoluşçu teoloji,insanın varoluşsal durumunu belirleyen felsefe ile kutsal kitabın mesajının korelasyonunu öngörmektedir yazan bir kitap size ufuklar açar ve bu ufuklardan anlam güneşinin ışıkları kalbinize akseder.

Bu değerli kitap bir giriş ve üç bölümden oluşmakta. Varoluşçu teoloji ilk bakışta ismi itibariyle felsefenin dağdağasını taşımakta görünmekte ise de varoluşunu bir acı yumağı içinde duyumsayan bir ruha çok ciddi inkişaflar yağdıran bir içeriği var kitabın. Giriş ve ilk bölümde varoluşçu teolojinin tek tek kavramlar üzerinden analizi yapılmakta ve insan tekinin acılarına ve arayışına en büyük alanı açan Varoluşçu Felsefenin teolojik yaklaşımının mahiyeti aktarılmakta. Sonrasında da Heidegger’in kavramları üzerinden varoluşçu teoloji açımlanmakta.

Benim bu kitapta gördüğüm şu oldu Varoluşçu Teolojinin İslam Düşüncesine olan yakınlığı ve yatkınlığı. Yer yer özellikle İnsanın Varoluşu adlı ikinci bölümü okurken bir tasavvuf eseri okumanın verdiği serinliği ve ferahlatıcılığı duydum ruhumda. Şurası kesin bir gerçek ki iştigal ettiğimiz alan ne olursa olsun kendi yaralarımıza şifa bulmak için edip eylemeliyiz. Bunu göz ardı ettiğimizde bir tür sahteliğin içine gireriz. Yani varoluşçu jargonla söylersek otantik olmayan varoluş derekesine düşeriz.

Şimdi ikinci bölümdeki cevherler üzerinden yaralarımıza şifalar devşirelim.

1. VARLIK İÇİNDE İNSANIN KONUMU

Varoluşçu teoloji klasik teolojiden belirgin biçimde ayrıdır. Verili bir Tanrı fikrinden değil insandan yola çıkar. İnsanın varoluşsal analizinden yola çıkarak Tanrı’ya ulaşır. Yani geleneksel kabullerden atalar dininden değil kendi sorgulamasından…

İnsan bir varoluştur Existence. Existence kendisinin dışına çıkma,kendisini aşma yeteneği olan varolma tarzıdır. Varoluş verili olma hali ile olasılıklık arasında bir varlık yapısıdır.Yani insan bir yandan olgusaldır, kendisinin hazırlamadığı şartlar içinde var olur bir yandan da önü açık bir projedir. Gelecek bir olasılıklar alanı olarak önünde durmaktadır. İnsan ölümüne kadar daima bir şey olmaktadır. Onun olma süreci hiçbir zaman bitmiş değildir. Her tecrübesi her bilgisi daima yeni bir olma süreci içine girmesine neden olmaktadır.

İnsanın varlık yapısı

Bireysellik ve Toplumsallık

Otantikliğini kaybetmiş insan düşünülmeden edinilmiş alışkanlıklara sahiptir ve kurulu düzendeki kurallara mekanik olarak uyan bir tiptir. Halk içinde gündelik yaşama kendini kaptırmış insan, kendisini ve sorumluluklarını unutmuştur, varoluşsal kaygılarını da bastırmıştır.

Birey halk içinde ve halka rağmen kendisi olmalıdır. Birey dünyaya atılmış olduğu gibi halk içine de atılmıştır.

Özgürlük ve Kader

İnsan sonsuzluk ile sonlunun,geçici ile kalıcının,özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir.

Kaderim benim özgürlüğümün temelidir.

Kategorik Yapı İçinde Olması

Paul Tillich kategorik yapıyı varoluşsal kaygının kaynağı dediği dört temel kategori altından toplamaktadır. Bunlar zaman,mekan,kozalite(nedensellik) ve cevher kategorileridir.

Zamansallık sonluluğun temel kategorisidir. İnsan zamana mahkum bir varlıktır. Zaman varlıktan yokluğa gidişin göstergesidir ve derin bir yokluk kaygısına yol açar. Zira insan aslında sonsuz şimdiyi arar.

Mekan; varlık ancak bir mekanda varolabilir. İnsan bir yandan kendisini dünyada belli bir mekanda güvende hissetmek ister.,bir yandan da bu güveni bulamaz. İnsan aslında sonsuz bura(eternal here)yı arar.

Mekan kategorisi benim asla dünyada evimde olmadığımı ortaya koyar (Eve dön,şarkıya dön,kalbine dön (İsmet Özel)

Sonluluk ve Ölümlülük

İnsan yaşama gelir gelmez ölecek denli yaşlıdır. İnsan olmak yeryüzünde ölümlü olmaktır.

İnsanın ölümlülüğü diğer varlıkların ölümlü olmasından farklıdır. İnsan ölümü ölüm olarak kavrama yeteneğine sahip yegane varlık olması nedeniyle ölümlü olarak adlandırılır. Sadece insan ölümlüdür diğer varlıkların sadece varlıkları sona erer. Yalnızca insan ölür diğerleri telef olur.

Ölümlülük benim olasılıklarımı görmemi sağlayabilir. Çünkü benim ölümlülüğüm beni yalnızlaştırıyor ve yalnızlaştığım zaman da olasılıklarımı görüyorum.

İnsanın varoluşsal durumu

Düşmüşlük: Düşüş Dasein’ın otantik varoluşunu yitirdiği varlığın gizeminin unutulduğu durumu ifade eder. Varoluşsal düşmüşlük kendini üç şekilde gösterir.:

Boş konuşma(idle talk);Boş merak( curiosty);Belirsizlik(ambiguity)

İnsanın yabancılaşması işte bu üç kavram sonucu doğar. Tüm bunlar insanın kendisini dünya ile tanımlaması,dünyasal ilgiler tarafından absorbe edilmiş olması gündelik konuşmalara dalıp gitmesi sonucuna zemin hazırlar.

Düşmüşlüğün iki tipik karakteri vardır.

1) Dünyaya düşmüşlük, ki insan kendisini dünya sayesinde anlamaya çalışır. Dünya hayatıyla tatmin olur yani. Dünya hayatının aldattığı kimselerden biri olur.

2) Düşmüşlük ikinci olarak kolektivizme düşüştür. Yani kalabalıklardan biri olur. Birey kendi iradesini kitlelerin iradesine hapsetmiştir. Kendi varoluşunu deneyimlemek şansını onlardan biri olmak pespayeliğine tercih etmiştir. Başkaları ne derse doğrudur kendisi için karar vermeye ihtiyaç duymadığı gibi hiçbir vicdan azabı da duymaz çünkü nasılsa “herkes”in yaptığı şey doğrudur.

O halde düşüş durumunda insan kendisinden uzaklaşmış, otantik olma gücünü kaybetmiş gerçek benliği dünya içinde dağılmıştır. O şeyler dünyasında ve halk yığınları içinde kaybolmuştur. Heidegger’in ifadesiyle köklerini kaybetmiştir.

Yabancılaşmışlık ve Günah

Yabancılaşma insanın Tanrı’dan diğer varlıklardan ve kendi gerçek varlığından uzaklaşması anlamına gelmektedir. Adem günah işlemekle Tanrı’dan kendinden ve özünden ayrılmıştır

Yabancılaşmışlık üç tutumda kendisini gösterir.

İnançsızlık(unbelief)

Kibir(hubris)

Şehvet(concuspiscence)

Sözün burasında şunu demekten kendimi alamıyorum. Allah aşkına şu anda bir tasavvuf sohbeti içinde gibi değil miyiz? Oysa varoluşçu teoloji içinde dolaşıyoruz. Yani varoluşçu teolojinin ulaştığı çıkarımlar en öz en hakiki bir İslam düşüncesi neşvesi,tınısı taşımıyor mu? Açıkçası Latif TOKAT hocamızın bu eseri çok büyük bir genişleyen daireyi işaret ediyor bize. Varoluşçu Teolojinin kavramlarını bu denli berrak bir şekilde bize taşıdığı için ve aslında başlıbaşına bir tahkiki iman perspektifi sunduğu için çok büyük bir iş başarıyor bu eser.

İnançsızlık,kibir,şehvet her birimizin kıyısından köşesinden bulaştığı şeyler. İnançsızlık insanın varlığının ve dünyasının temeliyle olan birliğini kaybetmesidir.

Kibir insanın sonluluğunu,zayıflığını ve hatasını cehaletini, güvensizlik içinde olduğunu yalnızlığını ve kaygılılığını kabul etmek istememesidir.

Şehvet ise sadece cinsel anlamda değil her anlamda insanın bitimsiz arzularını ifade etmekte . İnsanın yetinmezliğini insanın bütün alanlardaki hırs içindeki halini betimlemektedir.

İnsanın anlam arayışı

Anlam arayışı sadece insana özgü bir durumdur.

Hayatın anlamı sorunu Heidegger felsefesinde ölümlülükle birlikte değerlendirilmektedir. Ölüm insanın kendi varoluşunda birleştirici unsur olarak fonksiyon göstermekte bütün olanakları bu merkezi olanakla ilişkilendirmektir.

Aslında her türlü anlam arayışı bir bakıma dini bir arayıştır.

VAROLUŞSAL DURUMUN İFŞASI: KAYGI

Burada kaygı ve korku arasındaki fark çok önem taşımaktadır. Korku dünyaya gömülmüşlüğün korkusudur. Korkumuzun yöneldiği bir obje vardır ve bu obje dünyaya ait bir objedir. Dolayısıyla bu tür bir ruhsal durum içindeki insan dünya ile ilgili bir şeyden korkmaktadır ve güvenliğini dünyada aramaktadır . Oysa otantik varoluş durumunda birey hiçbir korkuya sahip değildir. Çünkü o dünyaya yönelmiş değildir. Dünyaya dalmış bir yaşam korku ve güvensizlik yaşamıdır.

Kaygı ise yokluk tehdidinin bilincine varmak demektir. Hiçlikle yüzleşme,ölümle yüzleşme… Kaygı durumunun sonucunda insan ya nihilizmde karar kılar ya da varlığının temeli olarak Tanrı’ya yönelir. Bu tekinsizlik,temelsizlik ,evsizlik,anlamsızlık ve huzursuzluk durumunun ifşa ettiği ruh hali dini tecrübenin de odak noktasında yer almaktadır. Nitekim Augustinus şöyle demektedir: Kalplerimiz sende sukunet bulana kadar huzur içinde değildir. Aslında kutsal kitaplara da göre insanın dünyadaki durumu varoluşçuların savunduğundan farklı değildir. Nitekim “DİKKAT EDİN’KALPLER ANCAK ALLAH’I ANMAKLA HUZURA KAVUŞUR” (RAD,28) ayeti bu durumu ifade eder. İnsan dünyada asla sukunet bulamayacaktır. Ama bu durum otantik insan için söz konusudur.

OTANTİK VAROLUŞ

Acaba insan otantikliğini ne zaman ve nasıl kazanır. Heidegger’e göre,kendi ölümünü ya da ölümlülüğünü açık bir şekilde görmek,beklemek ve ummak suretiyle otantiklik gerçekleşir. Bu durum aynı zamanda bir cesaret ve kararlılığı gerektirmekte,kendi olmayı seçme,hiçliği üstlenme anlamına gelmektedir.

Kararlılık kavramı Heidegger felsefesinde otantik varoluş için önemli bir yer tutar. Eğer insan otantik olarak vicdanın sesine kulak verirse otantikliğin önüne gelmiş olacaktır. Düşüş insanının karakterestiği onun kararsızlık içinde olmasıdır. O bir olanaktan diğerine zıplar durur. Çünkü onun varoluşu kendine ait bir varoluş değildir. Fakat vicdan ona seslenir ve karar noktasına getirirse düşüş halinden kurtulma imkanı doğmuş demektir. Bu karar verme anında aslında geçmiş,şimdi ve gelecek birleşmektedir. Çünkü insan bütün varoluş sürecini gözden geçirmiş ve hem geçmişini hem bugününü be hem de geleceğini değerlendirecek olan bir karar verme noktasına gelmiştir.

OTANTİK VAROLUŞ VE TANRI

Tanrı’nın her şeye gücü yeten sıfatı(omnipotence-ve hüve ala külli şeyin kadir) sonluluğun yol açtığı kaygıyı bertaraf etmedeki cesaret arayışının en iyi cevabıdır. Nihai cesaret varlığın nihai gücüne iştirak üzerinde temellenebilir. Her şeye gücü yeten Tanrı inancı yokluk şoku üzerinde zafer kazandıran bir inançtır. Bu durumda ne sonluluk ne de kaygı kaybolur, fakat onlar sonsuzluğa ve cesarete dönüştürülür. Her şeye gücü yeten sıfatı ilahi gücün en iyi sembollerinden birisidir. Her şeye gücü yeten Tanrı esas olarak sonluluğun kategorilerinin yol açtığı olumsuzlukları bertaraf eder.

Ebedi Tanrı’ya iman cesaretin temelidir. Bu cesaret zamansal sürecin olumsuzluklarını yok eder,yener. Ne geçmiş ne de gelecek kaygısı kalır. Kesik kesik zaman anları ilahi yaşamda bütünlük kazanır.

SONUÇ:

Varoluşçu teoloji hakikati arayan ben’in susuzluğunu giderecek çok ciddi bir muktesabat sunmaktadır. Bu eserden alıntıladığımız metinler eğer bir insanın kendine dönmesine varoluşunu fark etmesine vesile olacaksa maksat hasıl olmuş demektir. Latif TOKAT hocamız bu büyük emek mahsulü eseriyle çok büyük bir kapının eşiğine gelmiş kapıyı çalmıştır. Bu şu demektir bütün bir İslam Düşüncesi Kitaplığı varoluşçu teoloji perspektifinden değerlendirilmeyi beklemekte ve dahası hak etmektedir. Bu bağlamda şahsen yıllardır beslendiğimiz bir metnin varoluşçu teoloji örneği olarak anlam kazanacağını düşünüyoruz. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin 29.lemasının 6. Babı başlıbaşına bir varoluşçu teoloji açılımıdır desek yanlış olmaz. Başta sonsuz şimdi ve sonsuz bura(internal here) olmak üzere neredeyse birebir varoluşçu teoloji kavramlarının cevaplarının tebellür ettiği muhteşem bir metin. Aynı zamanda baştan sona bir dua olan bu metinle yazımıza son veriyor. Merhameti sonsuz Rabbimizin tüm çabalarımızın mutlak nihai mercii olduğunu ikrar ediyor yalnız ve yalnız onun yüce rızasını arıyoruz.

Bismillahirrahmânirrahîm. Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim, Fakrım nihayetsizdir. Hâcâtım ve metâlibim had ve hesaba gelmez. Benim elim ise, matlaplarımın en ednâsına yetişmez. Havl ve kuvvet ancak Senindir, ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ey Hasîb, ey Vekîl, ey Kâfi! İlâhî, İhtiyarım zayıf bir kıl gibi; emellerim ise hesaba gelmez. Hiçbir zaman onlardan müstağnî kalamayacağım şeylere ulaşmaktan ise her zaman âcizim. Havl ve kuvvet ancak Senindir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Kefîl, ey Hasîb, ey Kâfî! Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim, Benim iktidarım bir zayıf zerre gibidir. Düşmanlar, illetler, evhamlar, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, dalâletler ve uzun seferler ise hesaba gelmez. Bütün bunlardan beni kurtaracak havl ve onlara mukabele edecek kuvvet ancak Senindir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb,

ey Mücîb, ey Hafîz, ey Vekîl! İlâhî! Tıpkı emsâlim gibi, benim de hayatım çabuk söner bir şuleciktir. Emellerim ise hesaba gelmez. Bütün bunların talebinden beni müstağnî kılacak havl ve onların tahsiline yetecek kuvvet ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Hayy-ı Kayyûm, ey Hasîb-i Kâfî, ey Vekîl-i Vâfî! İlâhî! Tıpkı akranım gibi, benim ömrüm de tükenip gidecek bir dakikadan ibarettir. Maksat ve matlaplarım ise had ve hesaba gelmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Ezelî ve Ebedî, ey Hasîb-i Kâfî, ey Vekîl-i Vâfî! İlâhî! Şuurum, sönüp giden bir lem’acıktır. Senin envâr-ı marifetinin muhafazası ve zulmet ve dalâletlerden muhafaza için bana lâzım olan şey ise, had ve hesaba gelmeyecek kadar çoktur. O zulmet ve dalâletlerden muhafaza edecek havl ve o hidayet ve envâra beni eriştirecek kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Alîm, ey Habîr, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Hafîz, ey Vekîl!

İlâhî! Nefsim sabırsızdır, kalbim feryad eder durur. Sabrım zayıf, cismim nahif, bedenim alîl ve zelîldir. Buna mukabil üzerimdeki maddî ve mânevî yükler ağır, hem pek ağırdır. Bütün bu yüklerin ağırlığından beni halâs edecek havl ve onların hamline beni muktedir kılacak kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî! İlâhî! Zaman denen ve sür’atle akan azîm bir selden benim nasibim, çabuk akıp giden bir andan ibarettir. Mekândan nasibim ise ancak bir kabir kadardır. Bununla beraber, sair bütün mekânlarla ve zamanlarla benim alâkam var. İşte o alâkadan havl ve bütün o zaman ve mekânlardakine beni isal edecek kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey bütün kevn ve mekânların Rabbi, ey bütün asırların ve zamanların Rabbi, ey Hasîb-i Kâfî, ey Kefîl-i Vâfî! İlâhî! Aczim nihayetsiz, zaafım hadsizdir. Bana elem veren düşmanlarım ve beni korkutan ve tehdit eden belâlar ve âfetler ise hadsizdir. Onların hücumlarına karşı nokta-i istinad olacak havl ve onları def edecek kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Rakîb, ey Kefîl, ey Vekîl, ey Hafîz, ey Kâfî! İlâhî! Fakrım hadsiz, ihtiyacım nihayetsizdir. Hâcât ve metalibim ve vazifelerim ise hesaba gelmez. Onlara karşı koyacak havl ve onları kazâ edecek kuvvet ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Muğnî, ey Rahîm! İlâhî! Kendi havl ve kuvvetimden teberrî edip Senin havl ve kuvvetine sığındım. Beni kendi havl ve kuvvetime terk etme, yâ Rabbi! Benim aczime ve zaafıma ve fakrıma ve ihtiyâcâtıma merhamet et. Göğsüm daraldı, ömrüm gitti, sabrım bitti, fikrim uçup gitti. İçimi de, dışımı da Sen bilirsin. Bana fayda ve zarar verecek şeylerin mâliki Sensin. Üzüntümü sürura, güçlüklerimi kolaylığa çevirmeye kadir olan da Sensin. Bütün sıkıntılarımı gider, benim ve kardeşlerimin bütün güçlüklerini kolaylaştır. İlâhî! Sevk edilmekte olduğum istikbale ve korkularına nokta-i istinad olacak havl ve alâkadar olduğum mâziye ve lezzetlerine karşı kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Ezelî ve Ebedî!

İlâhî! Korktuğum ve kurtulamadığım zevâle karşı nokta-i istinadım olacak havl ve hayatımdan kaybolup giden ve beni tahassüre sevk eden şeyleri bana tekrar verecek kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Sermedî, ey Bâkî!

İlâhî! Adem zulmetinden havl ve vücut nuru için kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Mûcid, ey Mevcud, ey Kadîm! İlâhî! Hayatla beraber gelen zararlardan beni kurtaracak havl ve hayatın lâzımı olan süruru celb edecek kuvvet ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Müdebbir, ey Hakîm! İlâhî! Zîşuurlara hücum eden elemlerden koruyacak havl ve his sahiplerinin matlubu olan lezzetlere eriştirecek kuvvet ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Mürebbî, ey Kerîm! İlâhî! Akıl sahiplerine ârız olan kötülüklerden koruyacak havl ve himmet sahiplerini tezyin eden mehasine eriştirecek kuvvet ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Muhsin, ey Kerîm! İlâhî! Ehl-i isyana gelen nikmetlere karşı havl ve ehl-i taate erişen nimetler için kuvvet, ancak Senin havl ve kuvvetindir, ey Gafûr, ey Mün’im! İlâhî! Hüzünlere karşı nokta-i istinad ancak Senin havlin, feraha eriştirecek kuvvet ancak Senin kuvvetindir. Çünkü güldüren de Sensin, ağlatan da, ey Cemîl, ey Celîl! İlâhî! Hastalıklara karşı nokta-i istinad Senin havlin, âfiyeti veren kuvvet ancak Senin kuvvetindir, ey Şâfî, ey Muâfî! İlâhî! Elemlere karşı nokta-i istinad ancak Senin havlin, emeller için vesile-i vusul ancak Senin kuvvetindir, ey Müncî, ey Mugîs! İlâhî! Zulmetlere karşı nokta-i istinad Senin havlin, nuru ihsan eden ise ancak Senin kuvvetindir, ey Nur, ey Hâdî! İlâhî! Şerden mutlak kurtuluş Senin havlinle, hayırların aslına erişmek ancak Senin kuvvetinledir, ey bütün hayır elinde bulunan Zât, ey gücü herşeye yeten Kadîr, ey kullarını her haliyle gören Basîr, ey mahlûkatının bütün ihtiyaçlarından haberdar olan Habîr! İlâhî! Senin ismetinden başka mâsiyetten koruyacak havl, Senin tevfikinden başka tâate muvaffak edecek kuvvet yoktur, ey Muvaffık, ey Muîn! İlâhî! Hemcinsim olan insan nev’iyle pek şiddetli alâkam var. Halbuki, “Her nefis ölümü tadıcıdır” âyeti beni tehdit eder ve nev’ime ve cinsime müteallik bütün emellerimi söndürür ve nev-i insanın ölümünü bana haykırır. Bu mevt ve bu feryattan neş’et eden bu hüzn-ü elîme karşı nokta-i istinadım ancak Senin havlindir. Ve zeval bulanların kalb ve ruhumdaki yerini tesellîsiyle dolduracak ancak senin kuvvetindir. Çünkü herşeye kâfi olan ve hiçbir şey Onun yerini tutamayan Sensin.

İlâhî! Evim ve menzilim olan dünya ile alâkam pek şiddetlidir. Halbuki “Onun üzerindeki herkes fânidir. Bâkî kalan ise, Celâl ve İkram Sahibi olan Rabbinin zâtıdır”1 âyeti, benim şu evimin harap olacağını ve bu yıkılmaya mahkûm evin sâkinleri olan mahbuplarımın zeval bulacağını ilân ediyor. İşte bu feci musibete ve göçüp giden ahbabımın firaklarına karşı nokta-i istinat ancak Senin havlindir. Ve bu musibet ve firaklara karşı beni tesellî edecek ve bütün onların yerini tutacak olan, ancak Senin kuvvetindir, ey tecelliyât-ı rahmetinden birtek cilve, benden ayrılan herşeyin yerini tutan Zât! İlâhî! Mahiyetimin câmiiyeti ve bana in’âm ettiğin cihazatımın kesreti itibarıyla pek çok alâkalarım ve kâinata ve bütün envâına uzanan şiddetli ihtiyaçlarım var. Halbuki, “Onun zâtından başka herşey yok olup gidicidir. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz” âyeti beni tehdid eder ve mevcudatın pek çoğuyla olan alâkamı keser. Ve herbir alâkanın kesilmesiyle, ruhumda bir yara ve mânevî bir elem tevellüt eder. İşte bu nihayetsiz yaralara karşı nokta-i istinat ancak Senin havlin, onları tedavi edecek ise ancak Senin kuvvetindir, ey herşeye kâfi gelen ve bütün eşya birtek şey için Onun teveccüh-ü rahmetinin yerini tutamayan Zât, ey bir kimse için var olduğunda o kimse için herşey var olan ve bir kimse için var olmayışının yerini bütün eşya tutamayan Zât! İlâhî! Cismânî şahsiyetime benim çok şiddetli alâkam ve iptilâ ve meftuniyetim var. Öyle ki, zâhirî nazarımda, cismim güya bütün âmâl ve metalibimin tavanına uzanan ve onları ayakta tutan bir direktir. Bende şiddetli bir aşk-ı beka var. Halbuki cismim demirden veya taştan değil ki filcümle devam edebilsin. Belki cismim her an dağılmak üzere bulunan et ve kan ve kemikten yapılmıştır. Hayatım dahi cismim gibi her iki taraftan tahdit edilmiştir ve yakın bir zamanda mevtin hâtemiyle mühürlenecektir. Bana gelince, ihtiyarlıktan saçım tutuşmuş, hastalıktan sırtım ve göğsüm darbelenmiştir. Bu hal bana meşakkat, sıkıntı, ıztırap, elem ve hüzün veriyor. Bu feci vaziyet karşısında nokta-i istinat ancak Senin havlindir; bana hüzün veren şeylere karşı beni tesellî edecek ve kaybettiklerimi telâfi edecek ve elimden gidenlerin yerini tutacak ancak Senin kuvvetindir, ey Bâkî olan Rabbim, ey Onun bâkî esmâsından bir isme yapışan herkes Onun beka ve ibkasıyla beka bulan Bâkî!

İlâhî! Ben ve bütün zîhayatlar, kendisinden kaçış olmayan mevt ve zevalden şiddetli bir havf ile korkuyoruz. Ve benim, devamı olmayan hayat ve ömre karşı şiddetli bir muhabbetim var. Halbuki ecellerle bizim cisimlerimize hücum eden mevtin sür’ati, ne bende, ne de bir başkasında dünyevî emellerden hiçbir emel bırakmaksızın hepsini kesip atıyor ve hiçbir lezzet bırakmaksızın hepsini tahrip ediyor. Bu feci belâya karşı nokta-i istinat ancak Senin havlin ve buna karşı bizi tesellî edecek ancak Senin kuvvetindir, ey Hâlık-ı Mevt ve Hayat! Ey hayat-ı sermediye sahibi olan Zât! Ey kendisine temessük ve teveccüh edenlerin ve kendisini tanıyan ve sevenlerin hayatını idame eden ve ölümü onlar için teceddüd-ü hayat ve tebdil-i mekân hükmüne getiren Zât! İşte o zaman “Haberiniz olsun ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olacaklardır”3 sırrıyla, ölüm ne bir hüzün, ne de elem sebebi olur. İlâhî! Nev’im ve cinsim itibarıyla alâkalarım ve gökleri ve yeri kuşatan teellümat ve temenniyatım var. Fakat hiçbir surette emrimi ne göklere, ne de yere dinletecek ve emellerimi o cirimlere bildirecek bir kuvvetim olmadığı gibi, bu iptilâ ve alâkaya karşı bir nokta-i istinadım da yok. Bütün bunlara yetecek ancak Senin havl ve kuvvetin var, ey Göklerin ve Yerin Rabbi, ve ey gökleri ve yeri salih kullarına teshir eden Zât-ı Zülcelâl! İlâhî! Benim ve bütün akıl sahiplerinin, geçmiş ve gelecek zamanlarla alâkalarımız var. Halbuki biz daracık bir zaman-ı hazırda mahpusuz; mazi ve müstakbelden en yakınına bile elimiz yetişmez ki bizi sevindirecek birşeyi celb edelim yahut bizi üzen birşeyi kendimizden uzaklaştıralım. Bu hal karşısında nokta-i istinat ancak Senin havlin ve bu halin en güzel bir hale tahviline yetecek kuvvet ancak Senin kuvvetindir, ey asırların ve zamanların Rabbi! İlâhî! Benim fıtratımda ve herbir ferdin fıtratında, ebedü’l-âbâda uzanan ebedî emeller ve sermedî matlaplar var. Çünkü fıtratımıza acip ve câmi bir istidat tevdi olunmuş; ve öyle bir ihtiyaç ve muhabbet verilmiş ki, dünya ve içindekiler onu doyurmaz; o ihtiyaç ve o muhabbet, bâkî Cennetten başka hiçbir şeye razı olmaz ve o istidat saadet-i ebediyeden başka hiçbir şeyle tatmin olmaz, ey dünya ve âhiretin Rabbi ve ey Cennetin ve dâr-ı kararın Rabbi!

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here