Uzağın Sesine Karışan Aşina Tınılar | Fatma Türkdoğan | Bir Hikayeden

0
458
Uzağın Sesine Karışan Aşina Tınılar | Fatma Türkdoğan | Bir Hikayeden

Uzağın Sesine karışan Aşina Tınılar

                                                                      Fatma TÜRKDOĞAN

Çok derinlerde hapsolmuş yılların bilgeliğini, asla tüketilemeyecek, sonsuz yaratıcı fikirlerin kaynağını hıfzettiğimiz yüreğimizde biriktirdiğimiz düşünceyi, bilgiyi,  duyguyu ortaya çıkarmanın en etkin yolu yazmaktan geçer. Zira başkalarıyla aramızdaki en kuvvetli köprü, kaleme aldığımız metinlerdir. Anlam yüklediğimiz satırlar okurun gözünde farklı farklı manalara kapı aralar fakat biz ne anlatırsak anlatalım okur o metinden ne çıkarımda bulunmak istiyorsa onu alacaktır. Yazmak, okumakla daha anlamlı hâle geçer. Yazarla okur arasında görünmez bir bağ oluşur…

“Uzağın Sesi” adlı hikâye kitabının yazarı eğitimci / yazar / şair, Cansaran Kızıltaş tam da yukarıda bahsettiğimiz gibi yazmaya önce kendini anlatmakla başlamış, okurla arasında bağ kurmayı başarabilmiş bir yazar. Baudelaire’in, Pavese’nin, Gide veya Kafka’nın günlüklerini okurken kendilerinden bahsettiklerini görürüz. Onlar kendilerinden yola çıkarak bir başkasının iç dünyasına ulaşmışlar, başkalarının kendi kendileriyle yüzleşebilmesine katkıda bulunmuşlardır. “Modern okurun beklentisi, bugün yazarı çırılçıplak karşısında görmektir.” der Susan Sontag. Günümüz insanı kendi iç dünyasını gözler önüne seren yazarların eserlerini okumaya niçin bu kadar heveskârdır? Bu durum kendi içine evrilmeye meyyal, kendini anlama, anlatma, keşfetmeye duyduğu istek olması yüzündendir muhtemelen. Kurmaca metinler olan şiir, öykü ve romanlarda; hikâyenin kendisi ya da kahramanlarıyla kendi yaşamlarında paralellik görüp benimserler. Okur ve yazar arasında, parlak ibrişimlerle kurulan bağ suretiyle zevkle okunan eser böylelikle verdiği mesajı yerine ulaştırmış olur.

Sözlük anlamı; gidilmesi çok uzun süren, çok ötelerde bulunan, yakın karşıtı, arada çok zaman olan, ihtimali olmayan, birbirine yakın olmayan olan “uzak” sözcüğünü, “Uzağın Sesi” adlı hikâye kitabının yazarı Cansaran Kızıltaş, bilinçli olarak geçmişle özdeşleştirmiş, sıklıkla yaşanmış olaylara atıf yapmıştır. Bazı hikâyelerinin ana karakterleri, vakti zamanında İstanbul’da yaşamış çeşitli saiklerle Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerine gitmiş kişilerdir. Gittikçe artan bir hasretle, özlemini çektikleri İstanbul’a adım attıklarında, geçmişimizin bir parçası ve uhrevi dünyamızın mümtaz şahsiyetlerinden olan Eyüp Sultan Türbesi’ni, asırlık kayalara sırtını dayayan Yahya Efendi Dergâhı’nı, Merkez Efendi’nin Türbelerini ziyaret ederler. Gizli bir aşiyan gibi konakladıkları yerden, İstanbul’un tarih ve mana kokan sularına selam gönderen velileri ziyaret etmek onların hem imanlarını tazeler, hem de yüreklerini çocuk neşvesi ile doldurur.

 Kitabı okurken, “ben” anlatıcıyla anlatılan çoğu hikâyesini yazar gerçekten yaşamış mı ya da kurgu mu hissine kapıldım açıkçası. Öyle sıcak, öyle samimi bir anlatım kucaklıyor ki okuru, sanki yanı başınızda yaşanmış bir vakıa gibi kaptırıyorsunuz kendinizi. Kâh şiirin muhteşem tınısını, kâh denemenin felsefik ağırlığını, kâh anlatının samimiyetini satır, satır hissedeceğiniz içinde yirmi altı hikâyenin yer aldığı “Uzağın Sesi” adlı hikâye kitabı, iki yüz yirmi altı sayfa olup 2014 Nisan’ında, “Akıl Fikir Yayınları”ndan çıkmıştır.

Yaşamın her alanına, insanın her hâline dokunur Cansaran Kızıltaş… Çocukluğu, yalnızlığı, fedakârlığı, anneliği, ayrılığı, gurbeti, hasreti, hüznü, ölümü, gençliği, komşuluğu, Anadolu kadınını, Marmara’nın kâh dingin, kâh coşkulu sularını… İstanbul’un yaşanmışlıklarını mühürleyen eski taş sokaklarını, dik yokuş tırmanarak varılan eşsiz boğaz manzaralı mahallelerini, “Yoğurtçuu, yoğurt!” diyerek sokağı yaygaraya boğan satıcılarını, esrik rüzgârlarda yıkanan, geçip gitmiş zamanların savurduğu yağmurların, fırtınaların, güneşin her yaz kulağına ezgiler fısıldadığı, yatağını süsleyen çakıl taşlarının gizemini bulacağınız hikâyeler çoğunlukta “Uzağın Sesinde…”

Bazen bir çift kırmızı papuçla, uzakları yakın etmek isteyen bir çocuk belirir gözünüzün önünde. Bazen de eski bir duvarın yorgunluğuna uzanıp şefkatli mi şefkatli bir bahar rüzgârının saçlarınızı öpmesini beklerken çocukluğunuzdan tanıdık bir koku gelir burnunuza. “İğde Kokusu!”  Sürüklendiği zamanın dalgalarında cılız da olsa bir şeylere tutunmak istemiş, umutları yorulmuş hikâye karakterlerine de yer verilmiştir az da olsa kitapta. Genelde opmisit bir bakış açısıyla kaleme aldığı hikâyelerinde elleri duada, dilleri şükürde birçok kahramanla karşılaşırız. Yakından tanıdığımız komşumuz,  akrabamız, pazarda karşılaştığımız yaşlılardır hikâye kahramanları… İki hikâyesinde de yer alan Melekçe teyzenin dünyaya vedasını şöyle anlatır: “Hüzün yüklü, derin bir ah gibi derin nefes alış! Göğüs Kafesinin bir körüklü gibi şiştiğini görüyorum. İşte hepsi o kadar! Dile gelmeyen kısa ve bir anlık her şey. Sonrası; insanın acizliği ve yalnızlığı…”Ölümü diğer bir hikâyesinde de şöyle tanımlar: Tamamlanmış ve yeniden oluş kapısına varmak…”

Bazı tasvirleri çok gerçekçidir. Hasta olan hikâye kahramanını anlatırken şöyle betimler: “ Rengi solgun, oturulduğu tekerlekli hasta sandalyesinde, vakti, zamanı geçmiş bir resim gibiydi. Beyazlaşan yüzünde şeffaf görüntünün altına gizlemiş akzambaklar vardı.” “Her Bir Tanesi” adlı hikâyesinde; Hakk’ın rahmetine kavuşmuş kadın karakterinin saçlarını kundakladığı tülbendini şöyle betimler. “ Merhamete kuşanmış yeşil örtünün üzerinde oyalı bir tülbent. Sahibinin başına bir daha dolanmayacak. Bir daha şelale gibi akan saçlarına güllerden, karanfillerden oyalar takmayacak…” Cenaze merasimi öncesinde yapılan dualar için de: “Kıpır kıpır rüzgârla oynaşan perdelerden, Rahman ak bir güvercinin kanadında dokundu kirpiklere, rahmet çeşmesi olarak yağdı kirpiklerden. Yüksek dağların doruklarından ırmaklar gibi aktı bembeyaz örtüler üstüne. Birer inci oldu âminlerle açılan avuçlar içine. Başlar öne eğik bir zümrüt çayır açıldı orta yere, cennetten bir koku yayıldı ayrılık köprüsüne. Bir ayrılık! Bir ölüm! Her şey kavuşma anına secde!”

 “Sürgündeki Umutlar” adlı hikâyesinin kahramanını;  Beşiktaş-Üsküdar arası yaptığı deniz yolculuğunda; boğazın koynunda asırlardır uyuyan ve her mevsim eski bir rüyadan uyanan suların içinde zamana doğru yolculuğa çıkartır. Aynı hikâyenin devamında;  sularının ezelden yorgun, dalgalarının hırçın, vapurunun dertli, rüzgârının sıkıntılı olduğu İstanbul Boğazı’nı insanlarla ilişkilendirir ve şöyle betimler: “Yelelerini savurarak uykusundan silkinip uyanan deniz iç içe dağılan halkaların arasından dünyanın merkezine doğru uzanan bir nokta oluşturuyordu. İz düşürüyordu, yaşadığımız her şeye, taşın suya dokunuşunda saklı kalan derinlikler gibi. Kelimeler noktanın iz düşümündeki varlığın söylenmemiş sözündeydi. İnsanlar… İz düşümündeki hayatın gölgesinde duyguların farkına varmadan tüketiyorlardı. Geride kalan ise, iç içe geçmiş halkaların odak noktasındaki “merkez” idi…”

Tarih Öğretmeni olması hasebiyle İstanbul’un tarihi dokusunu elle tutulacak kadar muhayyilemize ve zihnimize kazır Cansaran Kızıltaş.” Saklı Anahtar” adlı hikâyesinde Sultan Ahmet Camii ve meydanından, sanat ve mimarlık tarihi bakımından dünyanın en önde gelen anıtlardan, dünyanın sekizinci harikası olarak kabul gören Ayasofya’ya göz kırpar. Ayasofya ki; dokuz yüz yıl küsur yıl Bizans’ın kalbinde yer alan bir kilise ve en kutsal mabetlerinden birisi. Beş yüz yıla yakın Osmanlı’nın içinde huşu ve haşyetle ibadet ettiği bir cami. İstanbul’un fethini sembolleştiren isim… Ayasofya, Hz. İsa’nın sözlerinin yankılandığı kubbesinin altında dile gelir: “Ben, çöllerin fırtınalarından, ah ateşinde pişerek geldim buralara. İmparator Jüstinyen’in büyük hayali, Hz. Peygamberin muştusu, Fatih’in rüyasıydım. Çöllerin yalnızlığında vücut buldum… Doğuyla, batının birleştiği bu mülkte var oldum. Ben Jüstinyen’in hayali, Eyyüb El Ensari’nin bu topraklardaki bekçisi, Akşemseddin’in ak duası Ayasofya… Kader beni tarihin hamurunda çileli yoğurmuştu. Tanrı’nın dileği tüm inanmışların bu kubbe altında birleşmesiydi. Çoklukta tekliği bulmaları, edebi hayata kavuşmaları…”

Kimi kahramanı, asude bir ikliminin asude zamanlarında, ağırbaşlılığıyla taşıdığı yükün farkında, yorgun ve yapayalnız olan Selimiye Camii’nden ebediyete uğurladığı yakınının cenaze töreninde, kendi gergefinde vaktini işleyen zamana yakıştırdığı tarihin koyu hüznü eşliğinde sessiz bir yolculuğa çıkar. Kimi hikâyesinde kahraman yoktur, samimi bir hasbıhal halinde yer yer geriye dönülerek sisli anılar içine saklanmış yaşanmışlıklar gün yüzüne çıkarılır. “Anneliğin” faziletlerinden çoğu hikâyesinde bahseden yazar “ana” olma halini şöyle anlatır: “Demek ki ana olmak; uçsuz, bucaksız toprak gibi olmaktı. Nefes alan, besleyen ve büyüten! Bize analık, asırlık topraklarda iz bırakan atların nallarından ruhumuza özgürlük fırtınasıyla gelen, hem hüzün hem de kimi zaman buruk bir sevinçti. Elden ele geçen bereketti, tohumdu. Eller bereketi, vermeyi ve şefkati çoğaltandı. Anneydi, başlangıç ve dua idi…”

Edmondo De Amicis’in: “Önünde şair ile arkeoloğun, diplomat ile tüccarın, prenses ile gemicinin, Kuzeyli ile Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir.” diye övgüyle bahsettiği,  baharında erguvanların sürgün verdiği, havası tarih kokan İstanbul’dur, “Uzağın Sesi” adlı kitaptaki hikâyelerin mekânları…

Mario Levi kitabın son sözünde şöyle der: “Cansaran Kızıltaş bu hikâyeleriyle beni çok tanıdık yerlere götürdü. Yaşanmış ve bedeli ödenmiş satırlar bunlar. Bir de yürekten gelişleri var ki, çok yakıcı.” Değerli yazar Sadık YalsızUçanlar arka kapak yazısında bu minvalde okura şöyle seslenir. “Cansaran Kızıltaş’ın sımsıcacık anlatımı, saf ve pür dünyası, bir gergef gibi duygu ve olayları işleyişiyle dikkati çekiyor. Öyküleri yer yer deneme ve şiir sınırlarını da taşmakla birlikte, edebiyatın kendine özgü sınır tanımazlığı içinde bu okurun dimağında güzel bir tat bırakıyor…”

Cansaran Kızıltaş kendi lafzıyla okura şöyle seslenir: “Ses beni kendine çağırıyor. Onun büyüsüne kapılıyorum. Onu dinliyorum. Yüreğime dokunuyor. Onu anlamamı istediğini düşünüyorum. Onca sesler arsında “ses”iyle var olma savaşı verdiğini artık biliyorum. Ve bütün bunların bir deniz minaresinin iniltisindeki “UZAĞIN SESİ” olduğunu anlıyorum… 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here