Utancımız Leyla | Erdal Noyan | Eskimeyen Kitap

0
391

Utancımız Leyla

Erdal Noyan

Alexandra Cavelius tarafından kaleme alınan Leyla, Balkan okumaları sürecinde çok zorlandığım kitaplardan biridir.

Leyla kampa götürüldüğünde dayanamadım, okumaya epeyce ara verdim. İlerleyen sayfalarda da birkaç kere bıraktım okumayı.

Yapıtı okumamış olanlar, bu yerin tatil kampı olmadığını birazdan öğrenecekler.

1967 doğumlu Alman kadın gazeteci Alexandra, Saraybosna’da araştırma yaparken tanışmış Leyla (Leila) ile. Yaşadıklarını dinlemiş ve yazmış. Mağdurun adını değiştirerek. Eseri, Firuzan Gürbüz’ün çevirisinden okudum.

Savaş başladığında Leyla, bugün Bihaç Kantonu’na bağlı bir belediye olan Velika Kladuşa isimli kasabada akrabalarını ziyaret amacıyla bulunmaktaymış.

Kimin kimle savaştığını anlayacak veya kabullenecek durumda değildir. Çevresindeki insanlar ölürken, çevresindekiler radikalleşirken bile, Kasaba’yı bombalayan Sırplardan toptan nefret etmez.

Günün birinde, Sırplardan ve Boşnaklardan oluşan ordusuyla Boşnaklara karşı savaşan Fikret Abdiç’in askerleri Velika’yı ele geçirirler.

Felâket çanı Leyla için de çalmaya başlamıştır.

Kaldığı evin kapısını kıran askerler teyzesiyle birlikte karakola götürürler. Orada dövülür. Bırakılınca Zerrin adlı arkadaşının evine sığınır. Sabaha karşı siyah üniformalı, kuru kafa şapkalı üç Sırp evi basarak kızları götürmek isterler. Gelmek istemeyen Zerrin’i öldürürler.

Toplama kampına götürülen Leyla’ya, Bosna Ordusu’nda görev yaptığı ve bir araca ateş ettiği yazılmış bir kâğıt zorla imzalatılır.

Leyla, hangi eylemlerin mağdurudur, tanığıdır?

Askerler; dayak atmaktan sıkıldıklarında, eğlenmek ya da intikam almak istediklerinde yani her fırsatta kadınlara tecavüz ediyorlarmış.

Erkek tutsaklara yaptıkları işkenceleri kadın tutsaklara izletiyorlarmış: “Avcı bıçaklarıyla esirin çıplak göğsü üzerine ay ve yıldız çiziyorlardı. Haykıranın uzuvlarını, boğazını kesiyorlardı. Fakat kesikler hemen öldürecek kadar derin değildi. Kestikleri kafalarla futbol oynuyorlardı.”

İşkenceden, açlıktan, pislikten perişan düşmüş Leyla’ya ilk tecavüz eden babası yaşındaki bir yaratık olmuş.

Arkadan komutanın tecavüzü ve başka tecavüzler gelir. Komutan O’nu iki karton sigara karşılığında askerlere satar.

Götürdükleri evde Türk diyerek aşağıladıkları zavallıya, birkaçı aynı anda ve her türlü, günlerce tecavüz etmişler. Diğer işlerini gördürürken bile çıplak tutmuşlar, dört ayaklı hayvan gibi yürütmüşler, ayaklarını öptürmüşler. Bir paket sigara karşılığında başka askerlere satmışlar.

Ardından bir geneleve kapatılmış. Askerler kadınlarla Rus ruleti oynuyorlarmış. Elbette namlu yalnızca kadının kafasına dönük oluyor.

Yaralanan ve iki gün sonra ölen bir kadının yanında diğerlerine cinsel saldırıları sürdürmüşler. Hattâ biri kadının cesedine tecavüz etmek uğraşmış. Gel de Ömer Seyfettin’e Beyaz Lâle’yi yazdığı için kız!

Kadınları duvara yan yana dayayarak başlarının üstlerine ateş ediyorlarmış. Kimi zaman günde üç kez. Bazen bir hafta kadar ara veriyorlarmış! Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı romanındaki mahkûmlara yapılanlar çok daha insancıl!

Leyla’nın çilesi burada bitmiyor.

Bu öyle bir çile ki savaş bittikten sonra da mağdurun hayatını bırakmayacak.

“Her gün banyo küvetinde vücudumu tepeden tırnağa fırçalayıp duruyordum. Bu pislik neden böylesine inatçıydı?” diyen Leyla, adına kurtulmak denirse, kurtulduğunda Sırp Bölgesi’nden ayrılır.

Tecavüzcüler toplum içinde nasıl yaşayabiliyorlar? Annelerinin, kızlarının, karılarının yüzlerine bakabiliyorlar mı?

Sırpların geri kalan kısmı, tecavüzcüler hakkında ne düşünüyor? Hristiyanlığa, Sırbistan’a hizmet eden kahramanlar olduklarını mı? Onlarla aynı havayı solumaktan mutlular mı, kendilerini güvende sayıyorlar mı?

Sanmasınlar ki tecavüzcülerin kurbanları yalnızca köktenci denilen Müslümanlardı.

Sanmasınlar ki Bosna’yı yalnızca dindarlardan temizliyorlardı.

Sanmasınlar ki bu mazlumlar tehlikeliydiler.

Leyla, alkol bağımlısı bir babanın, kızına mini etek alacak kadar modern bir annenin çocuğu. Kısa zaman sonra ayrılmış bir ailenin kızı olacak, Müslüman annesi ikinci evliliğini Hristiyan bir Hırvat’la yapacaktır.

Leyla ise evinin duvarına artist resimleri yapıştıran, aşk romanları okuyan dizi izleyen, diskoteğe giden, erkek arkadaşlarıyla birlikte yüzen on altı yaşında bir kız.

Bakın ne diyor Leyla: “Müslümanlık hakkında bütün bildiğim, onların domuz eti yememesi gerektiğiydi. Dinin hiçbir zaman benim için özel bir anlamı yoktu.”

Görülür ki ucundan kıyısından Boşnaklık, Müslümanlık bulaşmış herkese her kötülük yapılabiliyordu.

“Bana tecavüz edenlerin de büyük olasılıkla benimle aynı dükkâna gittiği bir ülkede nasıl yaşayabilirdim.” diyor.

Diren Leyla! İnadına yaşa!

Yalnızca Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde tanıklık yapmak için değil, kötülerin amaçlarına ulaşamadıklarını göstermek için yaşa!

Hepsinden önemlisi hakkın olduğu için yaşa!

Utanması gereken sen değilsin…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here