Türkiye’nin dördüncü tarz-ı siyaseti: ANADOLUCULUK! | Lütfi Bergen | Düşünce

0
401
Sosyolog Lütfi Bergen

Lütfi Bergen

AHİLİK- KÖYLÜLÜK 1

Türkiye’de İslâmcılığın Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in hayatına yaptığı vurgu, bu iki kaynaktan modern zamanları yeniden inşâya yönelik çaba takdir edilecek boyuttadır. Bizim gibi kendini İslâmcı olarak tarif etmeyenler için de İslâmcıların bu çabası, “Kur’an’ı nasıl yeniden hayatımızı belirleyen bir kitap kılarız?” meselesi bakımından örneklik oluşturmaktadır. Buna karşın İslâmcılığın Türkiye gerçekliğini kavrayan bir iktisat zihniyeti ürettiğini görmedik. Örneğin Cengiz Kallek’in Medine’de Müslüman toplumun iktisadî hayatını izah eden araştırmaları İslâmcılar tarafından kapitalizm eleştirisi manasında kullanılamamıştır. Cengiz Kallek, Medine pazarının karakteristiğini şöyle anlatmıştı: “Müslümanlar aslâ, “Araplar’ın mallarından ne kapsak kârdır; bu hususta mesul ve günahkar olmayız. Çünkü hak yolda değiller…” zihniyetine sahip Yahudiler’in insafına terk edilemezdi (…) ilk iş müstakil bir pazar kurmaktı.

Hz. Peygamber (sas) Nebit pazarına giderek bir göz attı ve “bu asla sizin pazarınız olamaz” buyurdu. Sonra ileride (Medine pazarı adını alan) bu pazara döndü, etrafını dolaştı ve “(İşte) sizin pazarınız budur; bu (pazar) daraltılmayacak ve burada vergi alınmayacaktır” buyurdu” (KALLEK, 1997: 191). Kallek, bu pazarın yerinin kabristan bölgesinde olduğundan bahseder ve bununla alıcı ve satıcıyı mânevî kontrol altına tutulması amacının güdüldüğünden bahseder. Verginin alınmaması ile fiyatların artışı engellenmiş ve “bu (pazar) daraltılmayacak” ifadesinin anlattığına göre pazara herkesin girişi sağlanmıştı. “Pazarda mal satandan vergi alınmayacak ve pazar daraltılmayacak” diyen bir Peygamber’in ümmeti modern yüzyılda ticari hayatı AVM ile toplu konut inşaatına sıkıştırıyor.

Hemen söyleyeyim, biz kendimizi Türkiye’nin dördüncü tarz-ı siyasetinin bir ferdi olarak tanımlıyoruz: Anadoluculuk, Meslekçilik, Yerlilik, ahi- köylü küçük işletmecilik. Bu kavramların tümü Anadolu’ya has toplumcu zümrenin “Ahlâk Nizamı” arayışını temsil ediyor.

Bu anlamıyla savunduğumuz fikir, İslâmcılığın ideolojik temelleri ile çok da bağdaşıyor görünmemektedir. Çünkü biz toplumun tepeden değiştirilmesi gibi bir siyaset felsefesine bağlı değiliz. Biz aşağıda üreten adamın, eli çekiçli- oraklı adamın ve eli hamurlu, alnı gün doğup batana dek çalışmaktan terli bacıların üretmeye devam ettikçe, tezgâhları durdukça, pazarları korundukça, emtiaları müşteri buldukça Müslümanca hayatlarının daîm olduğuna inanıyoruz. Anadolu’da Müslümanlar kimi İslâmcıların ifade ettiği gibi çalışmamaktan, tembellikten, tekkelerde zikir çekerek Rahman’dan rızık ve erzâk beklemekten dolayı geri kalmış değillerdir. Osmanlı’nın üst sınıflarının sınıf- içi çekişmelerinin, imtiyaz ve mülk taleplerinin, savaş siyasetinin getirdiği bir buhrandan bahsetmek gerekir. Nitekim, bitmek bilmez savaşların Anadolu’da çalışacak adam bırakmadığı, hatta artık onbeş yaşında sabilerin emperyal Batı’nın çelik süngülerinin önüne çıkarıldığı hesaba katılmamıştır. Said Halim Paşa’nın İslâm Dünyası Neden Geri Kaldı? Başlıklı makalesinde “İslâm’ın müesseselerinin değişmezliği, kemâl halinde bulunmalarındandır” dediği halde (PAŞA, 1991: 174) “İslâm toplumu nasıl demokratlaşır?” (PAŞA, 1991: 171) diyerek İslâm müesseselerinin izahını Batılı kavramsal temellendirmelere muhatap kılması ilginç bir tenâkuz oluşturur.

Said Halim Paşa, gerek İslâmlaşmak ve gerek ise İslâm Devleti’nin Siyasi Yapısı makalelerinde Müslümanların geri kalmışlığının çarelerini arar. Ancak bu arayışında “İslâm’ın müesseselerinin değişmezliği, kemâl halinde bulunmalarındandır” cümlesini tasdik eden bir tek müesseseden bahsetmez. Dahası her iki makalesinde de çözümlemeleri İslâm ahlâk ve ruh seviyesinin yüksekliğine aittir. Yani İslâm ahlâkı olgunluk derecesine varırsa, Müslüman toplumun hürriyet ve eşitliği de, refah ve saadeti de o nisbette mükemmel olacaktır (PAŞA, 1991: 192). Said Halim Paşa, “Şu halde İslâm dünyasının gerilemesi, maddî şartlarının bozulmasından ileri gelmiştir. Bu imkânsızlık onu, Batılı milletlerin hücumlarına karşı istiklâlini koruyamaz hâle düşürmüş, onların hakimiyeti altına girmekten kendisini kurtaramayacak kadar zayıf hâle getirmiştir (…) Maddî kudret ve saadet, tabiatte mevcut olan nimetlerden faydalanmasını bilenlere nasip olur. Bu nimetlerden istifade edebilmek için ise, tabiatı idare eden kanunları tanımak ve bu kanunlardan çıkan ilimlere sahip olmak gerektidi herkesçe mâlumdur. Bu gerçek böylece bilinince, Müslümanların geriliğine de ancak bu ilimler ve fenler karşısında bilgisiz kalmalarının sebep olduğunu kabul etmek gerekir (…) Gerçi bu gerilik, İslâm dünyası için büyük bir belâdır. Fakat bu geriliğin, varlığımızı yok edici olmadığını söyleyebilmek, bize biraz teselli vermektedir” (PAŞA, 1991: 248- 249) der.

Bu yargılar çelişiktir. Çelişkinin sebebi, Said Halim Paşa’nın bu yazısında Hz. Peygamber (asv)’e atıf yaparak gerilikten kurtuluşumuzun çaresinin ilim ve irfan aramamız hakkında kesin emrinden bahsetmesidir. Said Halim Paşa, modern dünyanın bilimsel bilgisinin sömürgeleştirme amaçlı kullanımına dair bir çözümleme yapmadan almak taraftarıdır. Bu analizine de Hz. Peygamber’in “felaketlerin en kötüsü cehalettir” beyanından hareketle varıyor. Oysa biliyoruz ki Hz. Peygamber (asv), kendi zamanının kapitalist merkezi olan Mekke’den ayrışmış bir üretim- pazar- savunma nizamını esas almıştı. Yani Hz. Peygamber “Mekke’nin bilimini, İslâm’ın ahlâkını alalım” şeklinde formüle edilebilecek bir zihniyetle davranmamıştı. Kezâ çölün içinden çıkıp da Doğu’nun Kisra’sına ve Batı’nın Kayser’ine meydan okuyan Müslüman sahabilerin “geri kalmışlık”tan bahsedip ilim- irfan arayarak, tabiatı idare eden kanunları tanıyarak Doğu- Batı’nın tekebbürünü dize getirdiğinden bahsedilemeyecektir. İşin temeli iktisadî manada kapitalist dünyadan ayrışmakla ilgiliydi. Osmanlı’nın son dönem aydınlarından gelen bir çizgi sömürgecilik analizi yapamadı ve Batı’nın ilmini almakla İslâm’ı asrın idrâkine söyletmenin birlikte yürüyeceğine inandı. “Batı’nın ilmini alalım” demekle de kast ettidi köylülük ve ahilidin tasfiyesinden başkası değildir. Oysa Said Halim Paşa’nın İslâm’ın kâmil müesseseleri dediği ama hiç zikretmediği şey, köylü- esnaf kesiminin çifti- çubuğu (tımar’ı), çekici ile kâîm olan mahallesi, bazar’ı, üretim- tüketim dengesi idi. Bu iktisadî gerçeklik niçin unutulmuş olabilir? Çünkü, Osmanlı aydınları kendi ifadeleriyle iktisadî mânâda yıkılmış, Batılı milletlerin hücumlarına karşı istikâlini koruyamaz hâle düşmüş, onların hakimiyeti altına girmekten kendisini kurtaramayacak hâle gelmiş Müslüman topluma baktıklarında karşılarında “köylü” bir kitle görüyorlardı. Bu nedenle “İslâm geri kalmışlığımızın suçlusu değildir, suçlu köylülüktür” demek, bir izah getiriyordu.

1590’larda ortaya çıkan Celalilik, Osmanlı yönetiminin Anadolu halkını iktisadi varlık sahasından silmek üzere yeniden yapılanmasıyla alakalıdır. Önce tımar – tarım – Anadolu iktisadî yapıları (ahilik) bilinçli şekilde “geri bırakılmış” sonra da “tımar çöktü” denmiştir. Osmanlı Avrupa’da ilerleme ısrarı içinde Anadolu’da tımar sisteminin çökmesine sebebiyet verdi. Osmanlı tımarı besleyen bir “deniz imparatorluğu” olma imkanını Kanuni devrinde yitirdi ve Avrupa’nın merkantilizme kaymasını sağlayan sömürgeciliğinin kapılarını açtı. Griswold şöyle soruyor: “Daha verimli vergilendirmeyi sağlayabilmek amacıyla tımar sistemi, çiftlik hareketine dönüşmüş olabilir (…) Bir gelir kaynağı olarak tarımsal üretimde düşme oldu da, getirilen yeni bir vergi sistemi altında, Anadolu nihai olarak geçmişteki Osmanlı imalat yeteneğini yitirerek ham maddeleriyle Avrupa pazarlarını besleyen bir tahıl ambarı olmaya mı zorlandı?” (GRISWOLD, 2000: 181). Osmanlı tımarının gelir kaynakları, yıllarca süren savaşlar 1592’de Amasya, 1595’te Batı Anadolu depremleri, tarımsal üretimdeki azalmalar; iktisadi haksızlıklar nedeniyle azalmıştı. Gelirin azalışının en önemli sonucu tımarlı sipahinin askeri teçhizat bakımından zayıf kalmasına neden oldu. Ağır zırh ile donanmış Habsburg ordusu karşısında Osmanlı’nın hafif zırhlı süvarileri etkisiz kalmaktaydı. Ayrıca İran savaşları sırasında Anadolu’daki at stokları tükendiği için Osmanlı askeri “kötü asker” denilerek moral anlamında küçümseniyordu. Osmanlı Ordusunun kurmay subayları Anadolu halkından ziyade Rumeli halkı ve sorunlarıyla ilgiliydiler. Ancak dikkat edileceği üzere Osmanlı’nın Batı karşısında geri kalışı, ilim- irfan eksikliği ile ilgili değildi. Tam tersine tarımsal üretimdeki azalmalardı. Köylülük de Avrupa’da ilerledikçe tasfiye edilmek isteniyordu.

Hükümet’in tımarlı sipahilerin adını tahrir defterlerinden silip toprağın gelirini nakit karşılığı başkasına satmaya başlaması bunun en açık belirtisiydi. Sipahinin yalnız toprağı satılmıyor, atı da satılarak askeri görevlerini yerine getiremez hale gelmesine sebep olunuyordu. Bu süreç, tımardaki askeri yöneticinin hoşnutsuzluğunun ve Safevî alternatife doğru yönelişinin sebebini açıklar. Celalilik organize bir hareketten ziyade tımarda kendine yer bulma arayışını ifade etmektedir. Haçova savaşından sonra (1596) kalan birlikleri teftiş eden Cadalzade Sinan Paşa o gün yoklamada bulunmayan askeri “firari” sayarak mal ve mülklerine el konulacağını açıkladı. Bu karar yalnız Haçova’da değil, orduya hiç katılmayan bütün sipahileri de kapsadı. Firari defterinde yalnız 2.000- 4.000 akçe getiren tımarlar değil, 20.000- 50.000 akçe getiren rütbeli askerler ve eyalet yöneticilerinin de adları geçiyordu. Bu kararlar ve adalete aykırı uygulamalar neticesi Anadolu’da tımar sistemi büyük bir çöküşe doğru yol aldı. Ekmeksiz kalmış firariler Celali kesilip eşkiyalığa başladılar (GRİSWOLD, 2000: 11- 16).

Ekonomideki değişimin etkilerini Osmanlılar 16. yüzyılın sonlarına doğru hissettiler. Bütün malların fiyatları artmıştı. “Enflasyonun nedeni yalnızca, İspanyolların Yeni Dünya’da ürettikleri gümüş miktarındaki artışla ortaya çıkan Avrupa Fiyat Devrimi değil (…) Akdeniz çevresindeki nüfus artışına bağlı olarak, (…) talepteki artıştı (…) tek düzenli gelir kaynadı köylüler ve tüccarlardan oluşan reaya idi (…) hükümet geleneksel toprak ya da tımar sistemiyle oynamaya başladı (…) sahipsiz tımarlar askeri sınıfdan olmayan (…) kişilere satılabiliyordu (…) toprakların böyle satışı (…) toplumsal ve siyasi sistemin çöküşüne neden olduysa da (…) mali anlamda mantıklıydı (…) Balkanlarda Hristiyan çocukları yeniden devşirilirken, taşradaki işsiz müslüman delikanlılar da (…) silah altına alındı. Sekban adı verilen bu adamlara ulufe ödeniyordu (…) sekbanlar etkili savunma ve saldırı yöntemlerini çabucak ödreniveriyorlardı (…) adamları hela inşaatı, yol yapımı gibi işlerde görevlendirince öfkelendiler (…) yönetime kızgınlık duyuyorlardı; sancakbeyi rütbesinden yukarı komutanlar kapıkuluydu ve bunların çoğu Balkan kökenli Hristiyan devşirmelerdi (…) bu önderler Anadolu’dan çok , Rumeli halkı ve sorunlarıyla ilgilendiler (…) Anadolu halkı başkentte “kötü asker” olmakla ün yapmıştı ve “yontulmamış Türkler” kapıkulu devşirmelerinin tersine seçkinlerce küçümseniyordu” (GRİSWOLD, 2000: 9 – 10).

Anadolu’da toprak sistemi bozulmuş ve tarım – tımar çökmüştü. Parada tağşiş yapılmıştı (1584) ve standart akçenin aynı miktar mal alım gücü kırılmıştı. İktisadi darlıkla birlikte vergi yükü artar. Ayrıca 1592’de ve 1598’de Amasya depremi, 1595’de Batı Anadolu depremi yaşayan Anadolulu tımar sahibi Rumeli halkına tanınan hizmet ve kadro imtiyazı nedeniyle moralsizdir. “Anadolulu sipahiler büyük moral sorunlarıyla karşı karşıyaydı. Yurdunun açlık ve salgın hastalıkla inlediğini biliyordu (…) uzun süren savaşlar nedeniyle tımarının başında bulunamayışı bir yana, iktisadi haksızlıklar yerel başkaldırmalara yol açmıştı. İran savaşlarının 1590 yılında sona ermesinden bu yana (…) silahlı haydutlar, Anadolu’da yaşamın güvensizliğini daha da arttırıyordu (…) Hükümet tapu tahrir defterlerinden sipahinin adını silip (…) nakit gelir karşılığında başkasına satmak (…) için her bahaneye başvuruyordu. Sipahinin yalnız toprağı satılmakla kalmıyor, atı da satılarak önemli askeri görevlerini yerine getiremez hale geliyordu” (GRİSWOLD, 2000: 12). Osmanlı’nın Batı’ya doğru ilerleyişi bürokrasisinin Batı’dan devşirilmiş kadrolara teslimini ve Anadolu’nun iktisadî nizamını anlamlandırma imkânından uzaklaşmayı icbar etti. Said Halim Paşa, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın (d. 1749- ö. 1849) odlu Mehmet Abdülhalim Paşa’nın oğlu idi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Yunanistan’ın Kavala- Kondova bölgesinde dünyaya geldiği ya da Arnavut olduğu ifade edilmiştir. Doğu, Batı uygarlığı karşısında standart dışıdır. İslamcılar Doğu’da ve özellikle Anadolu’da tezahür etmiş iktisadî hayatı “geri kalmışlık” şeklinde değerlendirdiler.

Ahmet Tabakoğlu, “feodal toplumu kapitalist Avrupa’ya dönüştüren sınıf, burjuvazidir. Osmanlı toplumu ise burjuva yerine ahî insan tipini idealize etmiştir. Yani kapitalizme geçmesi mümkün değildir geleneksel haliyle” demektedir (TABAKOĞLU, 2005: 246). Said Halim Paşa, sınıfsız ve dayanışmacı bir topluma vurgular yapsa da Batı toplumlarındaki burjuva tipine de bir miktar hayran gibidir: “Osmanlılık âleminde, ‘burjuva’ denilen halk da tamamıyla ehemmiyetsiz bir sosyal âmildir. Halbuki bu sınıflar, Avrupa toplumlarında, milletlerin mukadderatı üzerinde pek büyük bir hüküm ve nüfûza sahiptir (…) Bu yüzden Osmanlı memur tabakasının, Avrupa’daki asılzâde ve burjuva sınıflarının îfa ettikleri vazifeyi yerine getirebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizim memurlarımızın aksine olarak, asılzâde ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakil, medenî cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir” (PAŞA, 1991: 21- 22). Tabakoğlu’na göre ise “Osmanlı toplumu Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiremezdi. Çünkü yapısı müsait değildi. Avrupa’da serbest rekabet var, zenginlik var, fakat refah yok. Âdil dağılım sağlanamamış. Osmanlılarda böyle bir ekonomi yok. Sanayi Devrimi, işçilerin sefaleti ve hiç bir şeyi olmayan insanlar pahasına gerçekleştirilmiştir. Osmanlı toplumunda ücretler oldukça yüksektir. Yüksek ücretlerle sanayileşmek, Sanayi Devrimini başarmak ve kapitalistleşmek mümkün değildir. Yani sefalet olmadan kapitalizm olmaz. Osmanlı zihniyeti böyle bir anlayışa yabancıdır (TABAKOĞLU, 2005: 246).

İslamcılar Anadolu’da inşa edilmiş iktisat nizamını ele almadıklarını düşünüyoruz. Ethem Nejat II. Meşrutiyet aydınlarının ziraat ve ticaretten soğuk durmalarına sebep veren memur olma hissini eleştirir. Osmanlı devletinin hem ziraatta ve hem de ticarette bu derece zayıf kalmasının nedeni insanların masa başı işlerini tercih etmeleridir. Böyle bir durumda ticaret yabancı unsurların elinde kalırken, ziraat de eğitimsiz ve bilgisiz köylülerin elinde kalmaktadır. Nejat’a göre mekteplerimiz tamamen memur fabrikasıdır. Vatanın bu fabrikalardan çok canı yanmıştır. Memuriyeti hazır yiyicilik olarak telakki eden Nejat Bey, bir başka yazısında da memuriyeti müptelalık olarak zikretmektedir. Ethem Nejat kendi fikrince ülkenin kurtuluşunu ziraatta gördüğü için kurgusunu ziraat ile gelişmiş bir ülke üzerine oturtmuştu (ERKEK, 2012: 148- 153). İslamcıların sonraki kuşakları da tarımdan uzak bir toplum tasavvuru kurdular. Ahîlik- tımar gibi kıra- kasabaya yakın bir iktisat düzeni konusu açıldığında İslamcıların “taşra güzellemesi” şeklinde tavır koymalarına çok sık rastlanıyor. Buna karşın kapitalizmin nasıl aşılacağı konusunda bir çözüm getirilmediğini de görüyoruz. Tamamı memur ya da hizmet sektöründe işçilerden müteşekkil bir toplumun hayatiyetini devam ettirebilmek için ya sömürgeciliğe başvurması ya da bitmeyen bir enerji kaynağına (petrol- doğalgaz vs.) sahip olması gerekiyor. Eğer böyle bir imkâna sahip değilseniz ülkenin üretim toplumu zihniyetine dönmesi kaçınılmaz. Bu da nüfusun büyük yekûnunun tekrar çiftçi- esnaf- zenaatkâr olması demektir. Türkiye’nin üç siyaset tarzı da (Batıcılık, Türkçülük, İslâmcılık) ülkenin sanayileşme modeliyle kültürlenmesini politize etmiş durumda. Bu modelin burjuva- proleter insan tipini ürettiğini, hizmet sektöründe yığıldığını, kentlileşmeyi ve tüketimi büyüttüğünü söylemek gerekiyor. Ürettiği kadar tüketen, esnaf- zanaatkâr- köylü zümreyi olabildiğince yaygınlaştıran, üretim toplumları modelini ise Doğu’yu soyguna alışmış kapitalizmin karşısındaki Müslümanca ahlâk iktisadiyatının örneği saymak, Türkiye’nin dördüncü siyaset tarzı olarak işaretlemek vakti geliyor.

– ERKEK Mehmet Salih, Bir Meşrutiyet Aydını– Ethem Nejat, Kitap Yayınevi, 2012 

– GRISWOLD William J., Anadolu’da Büyük İsyan 1591- 1611, Tarih Vakfı Yayınları, 2000

– KALLEK Cengiz, Asr- ı Saadet’te Yönetim Piyasa İlişkisi, İz Yayınları, 1997

– PAŞA Said Halim, Buhranlarımız, İz Yayıncılık, 1991

{Poetik Haber}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here