Dil Mucizesi ve Şiir Çevirisi Üzerine Örnekli Kısa Bir Bakış | Tarık Eşref Çevirisi

0
597
Nazım Hikmet

DiL MUCiZESi VE ŞiiR ÇEViRiSi ÜZERiNE ÖRNEKLİ KISA BİR BAKIŞ

Tarık EŞREF

Âdem Peygamber (a.s.) dünyaya gönderilip insanlık tarihinin dünya üzerinde başlamasıyla konuşulan dilin – ki Allah (c.c.) tarafından Âdem Peygambere varlıkların isimleri öğretildi ve bu vesile ile üstün kılındı- başta tek bir dil olduğu düşünülebilir fakat Fahri Râzi ise et-Tefsîrü’l-Kebîr isimli tefsirinde bu hususa bir açıklık getiriyor ve özetle şöyle diyor: Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e, yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini âdemoğlunun konuştuğu çeşitli dillere göre öğretti. Âdem de (a.s.) bunları evlatlarına öğretti. O vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldılar. Her biri belli bir dille konuşmaya başladı. Ve artık onda ve orada o dil hâkim oldu. O bölgede diğer diller unutuldu. İşte Hz. Âdem’in çeşitli dillerle konuşmasının sebebi budur. (et-Tefsîrül-Kebir, 2:176) Kuran’da “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirinden farklı olması da Onun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda bilenler için ibretler vardır.” (Rûm Sûresi, 30/22)* ayetiyle Allah (c.c.) dillerin farklı farklı olmasından ibret çıkarılması gerektiğini düşünenler için bunda ibret alınacak şeyler olduğunu emrediyor. Dillerin bu denli farklı olması, Afrika’da kabileler arasında dahi farklı dillerin bulunması, geniş vadi ve akarsularla parçalara ayrılmış, ulaşımın zor olduğu Hindistan’da belki yüzlerce dilin bulunması, orta Asya’dan gelen biz Türklerin Orta Asya’daki Türklerin dilini anlamamamız da dil oluşumunun, etkileşimin devam ettiğini ve dil üzerinde büyük bir değişimin, dönüşümün, sirkülasyonun etkili olduğunu görebiliriz. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok gerçi yüzyıl önce konuşulan kelimelerin büyük çoğunluğunu anlayamamamız da durumu kısaca özetlemeye yetecektir.

Dillerin farklı oluşu hakkında ünlü bir efsane vardır. İnsanlar Tanrıya ulaşmak için Babil’de toplanır ve göğe yükselen bir kule inşa etmeye girişirler. Kule, insanların birlik olmasından ve çok istemelerinden dolayı kısa sürede yükselmeye başlamış ve bunu gören Tanrı insanların birleşip böyle bir şeye kalkışmalarından hoşnut olmayınca onlara farklı diller verip dünyanın dört bir tarafına savurmuş. İnsanlar birbirleriyle anlaşamadıkları için kulenin yapımı da durmuş ve dünya üzerinde çok sayıda ulus ve bu uluslara ait binlerce dil türemiştir. Efsane bu ya dillerin bir günahın neticesi olarak ortaya çıktığı da düşünülür. Çevirmenler ise anlatılan efsanedeki bu insanların sözlerini birbirlerine ileten, Tanrının istemediği işi yapan kişiler olarak da görülmüştür.

Diller hakkında kısa bir giriş yaptıktan sonra günümüzde çevirinin yoğun bir şekilde yapılmadığını söylemek lazım. Okumanın bu denli az olduğu günümüz toplumunda çeviriye verilen değer de elbet bu nispette olacaktır. Hâlbuki merak unsurunun, anlama isteğinin yitirildiği veya olmadığı yerde hep bir refleks halini alan bananecilik barınma imkânı bulur. İthal hayatlar dâhilinde ithal tavırlar ürer ki bunu da yalnızca izleyerek ediniriz. Giydiğimiz elbisenin üstündeki yazıyı anlamaz, marka tutkusuyla bazı şeyler ikinci plana itilir. Giydiğimiz giysideki resmi olan şahsın gerçek hayatını bilmez, farkına varmadan reklam unsuru olarak dolaşabiliriz. Oysa bunları anlamak çabasıyla giderebilmek mümkündür. Çeviri işine ve çevirmenlere de bu gözle bakarım. İlim Çin’de de olsa gidip almaktır bu ki bunu yapmak için günümüzde onca yolu gitmeye de gerek kalmamıştır. Çeviri bu manada önemlidir.

Çeviriyi geniş manada düşünebiliriz. Her gün yaşadığımız, karşılaştığımız olayları dahi farkında olmadan kendi algımıza, yaşam tarzımıza ve şartlarımıza göre çeviririz. Okuduğumuz şiirden her birimiz farklı duygular çıkarabilir, hikâyelerden farklı sonuçlar çıkarabiliriz. Kendi dilinde yazılan şiir dahi çeviri olarak düşünülebilir zira her gün kullanılan sözcükler çoğumuzun düşünemeyeceği bir anlam ve biçimde bir şairin dizelerinde can bulup şiir diline çevrilmiştir. Evet, bu da bir çeviridir. Bu farklı anlamlandırma işi bir hata olarak düşünülmemelidir. Bir edebi çeviri de bu manada hata payı kabul eder çünkü farklı bir göz ve algıyla temas etmiştir.

Böyle düşünerek ecnebi sitelerinde bu farkı daha somut görebilmek için bir arama yaptım. Kısa olması babında Nazım Hikmet’in Kız Çocuğu adlı şiirinin İngilizce çevirisini görünce şiirin İngilizcesini göndererek şiiri Türkçeye çevirmesini bir arkadaşımdan rica ettim. Şiirin aslını bildiğim için kendim yapmadım çeviriyi. Çevirinin ne denli farklı sonuçlara ulaştığını hatalarıyla, eksiklikleriyle küçük bir çalışma şeklinde sunmak niyetindeyiz.

Şiirin aslı:

 

KIZ ÇOCUĞU**

 

Kapıları çalan benim

Kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem

Göze görünmez ölüler.

 

Hiroşima´da öleli

Oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

Büyümez ölü çocuklar.

 

Saçlarım tutuştu önce,

Gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

Külüm havaya savruldu.

 

Benim sizden kendim için

Hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki

Kâat gibi yanan çocuk.

 

Çalıyorum kapınızı,

Teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

Şeker de yiyebilsinler.

 

İngilizceye çevirisi:

 

HİROSHİMA CHİLD***

 

I come and stand at every door

But none can hear my silent tread

I knock and yet remain unseen

For I am dead for I am dead

 

I´m only seven though I died

In Hiroshima long ago

I´m seven now as I was then

When children die they do not grow

 

My hair was scorched by swirling flame

My eyes grew dim my eyes grew blind

Death came and turned my bones to dust

And that was scattered by the wind

 

I need no fruit I need no rice

I need no sweets nor even bread

I ask for nothing for myself

For I am dead for I am dead

 

All that I need is that for peace

You fight today you fight today

So that the children of this world

Can live and grow and laugh and play

 

Şiirin İngilizceden tekrar çevirisi:

 

Hiroşima’da Çocuk Olmak

 

Geldim ve her kapıda durdum

Kimse sessiz adımlarımı duymadı

Kapıyı çaldım ve hala görünmezdim

Çünkü ben ölüyüm, çünkü ben ölü.

 

Sadece yediydim fakat öldüm

Uzun zaman önce Hiroşima’da

Şimdi de yediyim, önceki gibi

Çocuklar öldüğünde büyümezler

 

Saçlarım, girdap gibi dönen alevle kavruldu

Gözlerim donuk, gözlerim kör

Ölümün toza çevirdiği kemiklerim

Rüzgârda savruldu

 

Ne meyve isterim ne pirinç

Ne şeker ne de ekmek

Kendim için bir şey istemem

Çünkü ben ölüyüm, ben ölü.

 

Savaştın bugün, bugün savaştın

Oysa ne istediysem barış içindi

Bu dünya çocukları

Yaşasın, büyüsün, gülsün ve oynasın diye

 

Görüldüğü üzere ilk şiirle arasında ana düşünce haricinde pek bir benzerlik kalmadı. Bu örnek baştan beri öne sürdüğümüz görüşü kanıtlar niteliktedir. Bu ise çeviride duygunun, yani şahsa özgü olmanın geçerli olduğu her yerde karşımıza çıkacaktır.

*http://sorularlaislamiyet.com

**http://siir.gen.tr

*** https://www.poemhunter.com/poem/hiroshima-child/

[Eleştiri Haber, 20.05.2018]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here