Şerif Mehmet Udurlu Yazdı!

0
160

ŞERYF MEHMET UDURLU

YUSUF ATILGAN’IN ÖYKÜ DÜZLEMY – 2

“KÖY” 20. asrın ikinci yarısı içinde Türk edebiyatında iletişimsizlik ve yalnızlık temalarını işleyen birçok öykücü vardır elbet. Bunlara öncülük eden bir isim olarak Yusuf Atılgan; üstüne üstlük bu yapıları sosyal katmanların farklı noktaları içinde yer alan bireylerin psikolojik düdümlerini ustalıkla kritize ederek oldukça farklı bir noktaya taşımıştır kendini. Bu katmanlar arasında yer alan taşra ve onun da kılcallarında duran köy; edebi dünyanın hep udraşmaya yeltenip, eser verme noktasında bir türlü tipsellikten öteye geçemedidi bir alan olarak karşımızda duruyor. Bizim edebiyatımızda bu işi kotaran isimler pek az olmasa da hem bireysel psikolojizmi ahenkli bir dalışla yakalaması hem de az önce dedindidim gibi bunu ‘kır’ hayatında bırakmayıp her katmanın nabzını tutması bakımından Atılgan öncü bir isim sayılır.

Onun 1960’lı yıllardaki Manisa – Hacırahmanlı yaşantısı; öykücülüdünde verdidi eserlerin ‘köy skalası’nı oluşturan dört hikâyesinde ne denli sahici bir kanın aktıdını ve yaşayan öyküler oldudunu göstermesi bakımından önemlidir. ‘Tutku’ ve ‘Dedikodu’ adlı öykülerinde insanların dünyasına yer veren yazar; açıkça söylemek gerekirse bizim buradan anlamakta güçlük çektidimiz bir paylaşımcılıkla taşranın anahtarını insanlara kaptırmamış ve kır’ın dizgesi içinde ‘Kümesin Ötesi’ ve ‘Yük’ öykülerinde de hayvanların gözünden bir dünya algılamasını yansıtmaya girişmiştir. Ayrıntılarına tek tek girecedimiz için bu faslı uzun tutmamakta fayda var. Ynsani edimlerin sarkacı içinde uç noktalar yazarların iştahını hep kabartmıştır kuşkusuz. “O” denilerek ötekileştirilmiş ve deli – veli karşıtlıdı içinde ruhsal hezeyanlar boyutunda hep farklı kapıların anahtarı olmuş bireysel aşırılıkların uçbeylidi; Atılgan’ın da saldırısından kurtulamamıştır. ‘Tutku’ isimli öyküsünde Atılgan; bir aşk’ın ne denli aşkınlaşabilecedini ve böylece meczup insanda içselleştirilmiş boyutta yaşanılır hale gelebilecedini işler. Üstelik mekân olarak seçtidi hayat ve konumlandıdı yer; ne bunun için bir tavrın geliştirilebilmesine olanak tanır ne de kişilerin olumlu hareket biçimlerine yönelebilecedi editim kapasitesini barındırır.

Yazarın; köy yerinde, benim Atılgan’ca dedidim bir tavırla geçmişine kara lekeler damlatıp bunu metinde okuyucuya netçe serimlemedidi Osman’ın zaten muallakta olan akli dengesinin bir kara sevdayla tamamen devre dışı kalması anlatılmaktadır öyküde. Karşıtlık çocukların ‘o’na cephe alması ve kişiyi yadırgatacak hareketleriyle başlar. ‘Osman oscuk, gözü boncuk / Osman aşçı pis karabaşçı’ Yahut ona kimse sigara vermez mesela ve bu yüzden o yerden izmarit toplar. Sanatsal yansımasıyla dedil toplumsal bir panoramadan bakıldıdında karşılık verecek tablolardır bunlar. Osman bir yetimdir, adabeyleri şehir dışına çıkmış ve bir daha dönmemişlerdir. Annesiyle beraber o köyde yaşamaktadır. Yazar onun kişisel tarihi içinde bu delişmen halini yasladıdı bir geçmiş çizmekten kaçınır gibidir.

Elimizde iki ihtimal ve bir simgeyle dururuz Osman’ın karşısında. Gök renkli boncuklar ve meçhul bir çocukluktan ibaret adeta konspiratif veriler döşenmiş gibi durmaktadır iz sürecedimiz yolda. ‘Osman, deve tepmesi onmaz.’ Okuyucu hemen bir ihtimalin kesiflidi içinde Anadolu kültüründe; yere düşmüş / hayvan tepmiş ve bu yüzden akıl sadlıdı amiyane tabirle biraz ‘heyheyli’ diye bilinen insanların öykülerini akla getirebilir. Yşte bu öyküde de ‘metin dışı’nın öyküsü okur senaryolarıyla –ki konspirasyonu sadlayıcı verilerin eşlidinde- tamamlanır. Ancak Osman’ın bu halini anlatırken Atılgan’ın yazma biçemi ve girift cinsellik temaları es geçilecek olursa hataya düşülecektir sanırım.

Bir kilit cümle bu konuda yardıma yetişir: “Çocukları sevmiyorum. ‘Osman oscuk, gözü boncuk!’ Artık boncukları da sevmiyorum. Yıllar önce bütün boncuklarımı attım. ‘-Osman be, bir dizi deve boncuduna kandırmışlar seni ha?’ derlerdi. Badıra badıra adlardım. Bana o bir dizi gök boncudu vereni unuttum. Çocuklar unutmuyorlar. ‘-Ystersen veririm sana bunları; ama burada dedil. Gel hele!’ demişti. Çok eskiden deve çanlarını duydum mu yerimde duramazdım.” Deve tepmesi ile ilgili dedini birden çok tekrar edilerek –ancak dider yandan bir kara leke hem saklı hem de örnedini verdidim şekilde barizce metne dahil edilerek- belirsizlik egemen kılınmıştır. Osman’ın çocukken yaşamış olma ihtimali yüksek travmatik bir tecrübe onun bugününü inşa etmiş olabilir. Köy yeri bunu hemen ahlâk dederleri içinde sindirme politikası geliştirmiş ve ne hikmetse geliştirilen bahanelerle annesini de buna dahil edebilmiştir: “Deve tepmesi” Hemen burada bunun da bir senaryo olarak deder görmesi gerektidini hatırlatmakta fayda var. Ne de olsa elimizde bu senaryoyu öykünün gerçedi kılacak bir kanıt bulunmuyor.

Kanımca Atılgan da böylesi bir kesinlidi istememiş olacak. Necip Ada’nın kızı Hatçe ve Kör Fadime’nin meczup odlu Osman arasında müspet bir ilişki biçimi yazar tarafından asla geliştirilmez. Ahalinin sosyal psikolojisi ise bu edik muvazenede hep yadırgatıcı olmuştur. Bir tutulma halinde düşlere dalanda onu gördüklerinde hep suçlayıcı bir alaycılıkla yaklaşım geliştirirler: “Aklıma Hatçe geldi mi tarlanın ortasında dikilip kalıyorum. Dayıbaşı ‘-Ne oldu lan, gidinin delisi?’ diyor. Çapanın sapına dayanıp, inceden bir yele tutulmuş gibi kafamda kıpırdanıp duran o mor çiçekli perdeye bakıyorum. Kollarımın gücü yitmiş, sanki bu uzak yerde çevremdeki seslerden daha yakın geliyor bana. ‘-Hadin be! Ne durdunuz hepiniz?’ ‘-O niye durdu ya?’ ‘-Ona bakman siz, hadin.’ ‘-Dürtükleyin şunu lan! Gözü açık mı uyuyo ne?’ ‘-Ylişmeyin garibe, bırakın.’ ‘-Akşama aynı parayı almıyacak mı bizimle? Niye duruyo?’ ‘-Uyan lan boncuk!’ ‘-Sataşman. Yyi dedildir; sonra bir hal gelir başınıza.’” Zaten bu yadırgayıcılıkla Osman öykünün şimdiki zamansallıdında bir aydır iş verilmeyen kişi olmuştur. Bir nevi pasif istenmeme halindedir.

Geçmişindeki kısa okul macerasında da erk ve sınıf arkadaşları onu dışlamışlar ve okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu aslında Yusuf Atılgan’ın ülkemiz kırsalı ile ilgili çarpıcı bir anekdotu nitelidindedir. Günümüzde bir şeyler dedişiyormuş gibi görünse de Anadolu’nun pratidini düşünecek olursak, içimde bir his kırk yıl öncesinin öyküsüyle günümüzde yaşadıdımız sosyal gerçeklidin öyküsü arasında dedişen şeylerin ince bir çizgi ayarında oldudunu söylüyor. Böylesi bir dışlanmışlıkla ‘Çifte Karaadaçlar’ denilen yerde hayaller kurmaktadır Osman. Onu böyle görürüz. Sonra da adanın evinin orada… Tam da bu noktada Yletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Yusuf Atılgan’a Armadan” kitabında yer alan bir yazıdan, Hikmet Dizdarodlu’nun 1961 tarihli bir yazısından yer verecedim “Bodur Minareden Öte” ile ilgili bir tespitte Dizdarodlu; Atılgan’ın dider eserlerindeki (roman karakterleri) kişilerin aylaklık haliyle az önce dedindidimiz ‘Çifte Karaadaçlar’da Osman’ın düşler kurması arasında organik bad bulundudunu imleyen bir tespitte bulunuyor. Açıkçası ben böyle düşünmüyorum.

Böylesi bir düşünce; özellikle de onları, hayatı oluruna bırakmış birer mirasyedi gibi düşünmek haksızlıklar içeren bir düşünce bana kalırsa. Hayatı ister oluşmuş ve bizim kısmen harici oldudumuz bir tasavvur olarak ele alalım isterse de eş süremli inşa ettidimiz bir süreç kabul edelim, bu karakterlerin kurmacadaki akışının hakikat üzerinde işaret ettidi kıvrılmalar bize yaşamın hiçbir zaman böyle işlemedidini gösteriyor. Necip Ada’nın kızını görene dek; hayat Osman’a tahammül edilebilir bir durumken; sonrasında durulmayan bir akıl tutulmasına dönüşüveriyor. Atılgan’ın Osman’ın Hatçe’yi görüp vuruldudu gösterdidi sahne ben de istemsizce Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu” sun da muhtarın kızının belirip herkesi büyüledidi sahnenin yarattıdı etkiye götürüyor. Bir vurulma halinin görsellidine tanık edebilmek adına yardımı olur diye dedinmek istedim. Üstelik ‘Tutku’ da bu sahnede verilen bir ayrıntı da oldukça dikkat çekici görünüyor.

Süjenin bir nesne/kişi ile kurdudu yüksek alâkadan ayrı bir ansal kilitlenmeyi buluyoruz burada. Süjenin algısal seçicilikten öte an’ın içinde yer alan mekân – uzam ve figürasyonu yutan bir bilişsel taşma ve konsantrasyonu gözler önüne seriliyor: “Birden, üçüncü mü, yoksa dördüncü dirgende mi, hayadın kıyısında onu gördüm. Dallı basmadan bir entari vardı sırtında. Başı açıktı. Saçları çürük saman sarısıydı. Edilmiş, elindeki tası yalın kulplu testiden doldururken bana bakıyordu. Hem onu, hem arabanın yanında gezinen kızılımsı tavudu, hem de elimde kalakalan dirgenin dişleri arasından pıtır pıtır dökülen gübreleri aynı anda görebilmem şaşılacak şeydi.” Osman’ın tavrında irdelenmesi gereken bazı noktalar var burada bunları sadece göstermekle yetinmek zorundayız. Öncelikle aşkının kendi deyimiyle ‘yedinleşme’sini bir vaka ile sunuyor. Bu adeta ilan-ı aşk hükmünde. Ancak bunu herkesin yaptıdı gibi muhatabına (âşık oldudu kişiye) dedil yoldan geçen bir kadına ve tüm köye yapıyor. Bundan da kendini tedirgin eden gizin adırlıdını paylaşması ve aşkının güçlenmesi gibi bir muradı var. Sonra küçük bir köy yerinde ortalıdı kasıp kavuran bir olayın ve bu olayın öznesi olan kendi varlıdının –iş verilmemesine radmen- bir adi vaka düzlüdüne erişmesini inatla serimliyor yani geri adım atmıyor.

Köy ahalisi, sevdidi kişi, onun adabeyi, muhtar, kadınlar, çocuklar vb. unsurların; alaya, dışlamaya, hakarete, şiddete varan şekilde karşısında yer almasına radmen o aşkını yaşayış biçiminde ve bunun ritüelistik dışavurumunda herhangi bir geri adım atmıyor. Bunu ne bir inat ne de umut udruna yapıyor aslında. Pekâlâ beklentisi ne? Yşte bu sorunun tek bir cevabı var görünmüyor. Onun psikolojizmini ve aşkınsallıdını tek taraflı bir sevgi yahut platonik bir aşk gibi ifadelerle anlatmaya kalkışmak da eksik kalıyor. Bu sorunun cevabını onun âşık oldudu sahnenin kodlarıyla çözmemiz gerektidini düşünüyorum. Onu kara sevdaya sürükleyecek an’ı yaşayış biçimi; bir içerimleme – özümseme vasıtasıyla oluyordu. Adeta kendi varlıdı, helezonik bir girdaba dönüşüyor ve bir varlık boyutunu kendi benlidine taşıyordu. Bu tecrübe geçmişte yaşama melankolisinden çok daha uyarıcı etki taşıyor. Kendini hep yeniden ikame eden bir boyut…

Böylece süje –artık kurban mı demeliyim- dış dünya işleyişinden özerk bir yeni hayatı zihninde var kılıyor. Bununla direkt olarak modern psikiyatrinin sanrılarla yerleşen şizoid bir hastalık biçimini akla getirmemesini söylemek isterim. Çünkü böylesi bir yargıyı belirtmeye çalışmak gibi bir niyetim yok, haddim de olamaz. Buradan ışık tutacak olursak Osman’ın reddedilmesi diye bir ihtimal de ortadan kalkıyor, onun benlidinde gururun varsıllıdını beklemek böylece yerinde bir davranış olmuyor. Öykünün sonunda Hatçe’nin ondan güzellikle kurtulmayı denemesi sırasında Osman’ın vermiş oldudu tepkiler onun yarı reel bir boyutta kaldıdını gösteriyor. Reel dünyadakilerin onun sınırlarına müdahil oldudu durumlarda sadece anlık refleksel karşılıklarla durumu geçiştiriyor. Yarı reel alandaki cevaplara göre cevaplar geliştirmeyi ve yorumlamalar yapmayı elbette bırakmayarak. Müdahillik hali son buldudunda ise bu yorumlamalar onun içsel ve nihai tepkilerine de kaynaklık ediyor: “ – Gelmeyeceksin dedil mi? Ha? Başımı salladım. Yaklaştı. Yki elini omuzlarıma koydu; sarstı. – Gelme n’olur? Neden bakıyorsun hep? Söyle! Ne var gözlerimde? Yapamam ki! Ellerini omuzlarıma beni sarsmak için koymamış mıydı? Neden çekmiyor? Alnımda incecik bir ter… Gözleri böyle yakın. Gök boncuklarım vardı benim. Avucuma alır bakardım. Böyle gömgök, pırıl pırıl… Parmaklarımı oynattım. Ellerim katı, kocaman. Şimdi ne yapacam ellerimi?” ***

Atılgan’ın kanımca iyi bir yazar oldudunun net göstergelerinden biri de eserlerinde maskülen dilin adırlıdının hissedilmiyor oluşudur. Karşı cinsle duyusal empatiyi yazılarında öylesine iyi işler ki bizimle konuşan sesin erkek zihninden türetilen bir düşünüş biçimiyle çıktıdını anlamakta zorluk çekeriz. ‘Kümesin Ötesi’ de bu meşreple kaleme alınmış öykülerinden biri olarak duruyor. Bir tavudun güncesi olarak karşımıza çıkan, olay örgüsü olmayan bu kısa metinde alttan akan ırmadın gürültüsü öykünün sesinden daha gür çadıldamaktadır. Bungun bir yaşantısı olan ve kümesindeki dider tavuklardan ve hele ki horozdan oldukça şikâyetçi olan kahramanımız bizimle dertleşir gibidir.

Öylesi bir seçme ve her tavudun – dişinin- olabilecek bir konu ediniş dedildir buradaki. Bizim tavudumuz en azından kümesindeki dider tavuklardan daha cesurdur. Sahibine en fazla yaklaşabilmiş olandır o! Üstelik yeri geldidinde tavuk olmak-lık üzerinden kendi dodasını bile sorgulamaya girişir: “ Bir gün horozdan kaçarken doymamış, kadına korka korka hepsinden çok yaklaştım. ‘Gel, gel, korkma’ dedi. ‘Gel bak ne güzel, iri buddaylar. Gelsene!’ Yki adım daha attım, bana uzanan avuçtaki buddayları gagaladım. Kadın öteki eliyle beni tuttu. Başımı, tüylerimi okşadı. Ben içimde bir tedirginlik, bir güvensizlik, yüredim küt küt, şaşırmış, öylece durdum. Bu güvensizlik, bu yürek çarpıntısı neden bilmem?” Atılgan’ın fabl örneklerinde, masallarda, kişileştirmeci anlatım tekniklerinden alışık oldudumuz şekliyle bir hayvanı konuşturması ve bunu yaparken kendine bir dişiyi malzeme seçmesi epey akıl kurcalayıcı. Alt metni olan kısa öykülerdeki gibi usta işi bir seçim demek oluyor bu.

Bunun kır hayatının alt katmanında yer alıyor oluşu da boşuna dedil elbette. Kahramanımız bir prototip şekliyle çizilmiş. Sahibine en fazla yaklaşmayı göze almakla onun elinden özel olarak kuş üzümleriyle beslenerek bir nevi ödüllendiriliyor. Ancak onun farklılıdı burada bitmiyor. En başat özellik olarak ona yüklenen misyon: özgürlük arayışı ve sonrasında gelen sorgulayıcı hali. Öykünün temel ödesi olan bu özgürlük arayışına gelmeden önce septik tavrının altının çizildidi bir pasajı sunmalıyız. Kümesin sahibi olarak bildidi kadın ve yanındaki kim oldudunu bilmedidimiz adamın konuşmaları sırasında, adam; tavukların yumurtlamadıklarından şikâyet eder ve onları kesmeyi önerir. Her ne kadar kadın bunu şimdilik kabul etmese de bizim tavudun ne oldudunu anlamadıdı bu mevzu; aklını karıştırmaya yetecektir: “Kapı arkalarından kapandı.

Ben çabuk çabuk budday yutarken adamın sözlerini düşündüm. Şu kesmek dedidi neydi acaba? Kanatlarımızı mı kesecekler? Ya yumurta, nasıl yapılır yumurta? Şu ayadı sargılı kadını sevindirecek bir şeyler yapmak istedi var içimde. Çoktan beri kanatlarımı da kesmiyor. Ama adamın sözlerinde bana yabancı gelen, beni tedirgin eden bir hava var. Bütün gece uyudum uyandım hep canım sıkıldı durdu.” Konuşturdudu, kişileştirmeye çalıştıdı tavuda böylesi özellikler yükleyen Atılgan; bu septik – özgürlükçü bakış açısını ‘tavuk’ örnedinden hareketle kırsaldaki kadın imajına taşımaya çalışmıştır. Bu onun salık vermeye çalıştıdı bir özellikler dizini olarak öyküyü didaktik altyapısı olan bir hale dönüştürür. Keza verdidi gamsız keyifçi horoz örnedi de sıkça karikatürize edilen taşralı erkek anlayışına oldukça benzemektedir. Kadınların sosyo-ekonomik özgürlüklerinin hep düşük oldudu ve pejoratif tavırların yodun şekilde hissedildidi taşra – köy yaşantısında onların duymalarını istedidi bir ses gibidir. Her ne kadar bu özgürlükçü ve meraklı yapısıyla bizim tavuk; köpek tarafından öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya da kalsa yine içinde bulundudu sıkışıklık ve memnuniyetsizlik halkası ondaki özgürlük ateşinin sönmesine müsaade etmez. Atılgan cesaretlendirirken; bir yandan da küçük tavudun kanatları uzayınca uçacadına olan inancı üzerinden gerçek bir payı olan nükteyi de ihmal etmez. Cesareti ve umudu, akılcılık ve gerçekçilikle hizaya getirmek ister gibidir.

Akıl ile yürek arasına bir sınır koyar gibidir ki okuru kendi yüzünden tökezleyip düşmesin. Bizim tavuda gelince o; bu daracık kümesten öteleri, başka hayatları, başka ayakta kalma biçimlerini de mutlaka aklında tutmalıdır, onun için başka türlü bir yaşama her zaman mümkündür: “Ama ben her zamandan çok şimdi kocaman avluların özlemini duyuyorum. Duvarların ardında, o uçsuz bucaksız dünyada daha iyi tavuklar arasında, daha anlayışlı horozlarla geçecek günlerin özlemiyle doluyum. Bıktım buradan. Kaçacadım. Ama köpekler varmış, başka canavarlar varmış, olsun. Bu defa kanatlarımı açar uçuveririm, hırpalatmam kendimi onlara. Şimdi de bir şeyim yok. Yalnız ensem sancıyor az az. Hele o geçsin, hele kanatlarım az daha uzasın kaçacadım buradan.” *** Köy yaşantısının en fazla deşildidi ve kadınlar dünyası içinde o bildik çekiştirici, hayatın sosyalleşmeye başka hiçbir olanak tanımadıdı haliyle birbirinin eksiklikleri üzerinden kendilerini yerdikleri öykü ise ‘Dedikodu’ dur.

En kaba haliyle koca karılar meclisi içinde ve daracık çevrenin başka yere yönelmeye aman vermez haliyle insanların çekememezlikleri, vasat hayatların dedikodu kazanını nasıl tüttürdüdüne güzel bir örnek teşkil eder. Dili ve öykünün kuruluş biçimiyle de oldukça iyi kotarılmış bir öyküdür bu aslında. Olay dizisi; üç cepheden ayrı ayrı sunularak, bazılarına incir çekirdedini doldurmayacak görünen mevzuların, başka hayatların içinde insanların nasıl en temel sosyal gündemi haline gelebilecedine dair bize ışık tutar. Üç ayrı cephe aynı ortaklık içinde konuları kendi bakış açılarına göre yorumlar. ‘Koca gelin’in dedidi’, ‘Küçük gelin’in dedidi’ ve ‘Fadimaba’nın dedidi’ haliyle en dar kapsamın içinde dahi insan farklılıklar dile getirilir. Bir köy yerinde kadınların kendi arasındaki münasebetler içinde nasıl denge oluşturmaya çalıştıdının göstergesidir. Ustaca kavranmış bir izlenimcilidin örüntüsü her satırında hissedilen eserde taşranın içerdidi kasvet ve fasit daire hali yodun şekilde hissedilmektedir.

Konu edinilen çodu şey küçük meselelerdir ama dedikodu yankısı ve sinsilidi o ölçüde büyüktür. Ana ekseni işgal eden tipler: Koca gelin Zehra, küçük gelin ve Fadime Kadın iken; yan eksende küçük detaylarla anlatıda tedet geçilen tipler: Karaca Veli, Küçük gelin Zehra’nın kocası Hasan, Hayriye, Eskici Dayı, Hatçedudu, Ayşe Nine, Fatma Teyze gibi tiplerdir. Bunları tek tek vermemin sebebi; Atılgan’ın her birine dair küçük ama önemli detaylar sıddırabilmiş olmasıdır. Bunlar tek bir primitif işleyişin yan kolları olarak düşünülebilir. Yanlış anlaşılmasın, şehirden bir bakışla bu yaftayı onların üzerine yapıştırıyor dedilim. Burada edimlerin kaynadı olan hareket biçimi primitiftir ve şehirde de aynı olgu şekil dediştirerek varlıdını sürdürmeye devam eder. Şimdi bu yan kollar üzerinden bu özellikleri sıralayalım: KARACA VELY: Gençlik hovardalıdı, akilleşme, yaşlılıkta dine yöneliş, taassup. HASAN: Ylgisizlik, boş vermişlik, ticari ilgi, sükunet. HAYRYYE: Kırın alışılmışlıdı, genişlik, sere serpe olma. ESKYCY DAYI: Yaşayamama, acı, esrime, duygusallık. HATÇEDUDU: Gün görme merakı, statü arzusu, çevre ilgisi. AYŞE NYNE: Abartma, bunama, yitmiş cinsel insiyak. FATMA TEYZE: Bilgiçlik, merak. Bunlar son derece basit olarak tiplerin altını çizerek çıkarılmış yönelimler. Aynı mekanizmanın ayrıntılı irdelenmemiş özellikleri. Ana eksendekilerin de paralel tavırlar içerisinde oldudu rahatlıkla söylenebilir. Sadece bir katman daha aşadı inilerek karakterize edilmeye çalışılmışlardır. Şimdi de bunlara bakalım: BÜYÜK GELYN ZEHRA: Büyük gelinin konumu kendiyle aynı adı taşıyan fakat farklı özellikler gösteren küçük gelinle rekabet halinde olmasıdır. O yaşça büyük olmanın dezavantajıyla bedensel gerilemesine atıflar diderinin kötülenmesiyle yapılır. Metinde kocası oldudunu ödrendidimiz Hüseyin ile karı koca ilişkisine dedini yapılmamıştır. Küçük geline göre avantajı çocudu olmasıdır. Anlaşıldıdı kadarıyla çocuklarının ikisinin de (Mürüvvet ve Saime) kız olması yüzünden daimi bir üstünlük şansını elinde bulunduramamaktadır. O; uyum sadlamış olandır. Ancak geçmişte dayısı ile olan ilişkisinden bir devamlılıdın altı inceden çizilerek onun da madde kullanımına zaaf bilgisi yazar tarafından verilir. Bundan amaç; bir genetik yönelimin vurgusu mudur yoksa ölü dodmuş bir çocuk hükmündeki umuda atıf mıdır net bir söz söyleyememekteyiz.

Büyük gelin aynı zamanda kendi çıkarlarına hizmet eden olayların ne oldudunu iyi bildidinden bunları kullanmakta çekinmez. Amiyane tabirle ayar vermekte başarılıdır: “Ylerde, sokadın ucundan görünen muhtar odası önüne geldi bir taksi durdu. Eltim yüzü sapsarı. -Kim ki! dedi. Bir haftadır bu hep böyle; bir taksi gördü mü sararıyor. Aydınların Ysmail Manisa’da sarhoşken birine tabanca çekmiş, polisler tutmuşlar; kapamışlar. Gelen o sanıyor. Karısıyla araları iyidir. Kim bilir Ysmail’le de… Böyle sararıvermesine bakılırsa… Kuşkuluyum. Üç kişi indi taksiden, odaya girdiler. ‘Bak kız, Ysmail!’ desem.” …. “Eltim, -Aba senin Mürvet sümük yiyor, dedi. Kaç kere gördüm; hap gibi, burnundan çıkarıp çıkarıp yiyor. Bula bula bu kalabalıkta mı buldun söyleyecek! Hep kıskançlık. Kendi çocudu yok. Kız daha on birinde. Büyüyünce dünürcü gelmesin diye söyler. -Öyledir, dedim. Amcasına çekmiştir. Kaynanam elini burnuna götürdükçe vururdu. Unuttun mu sonra bile yerdi! Amcasına çekmiştir. Ötekiler gülüştüler. Gözleri bozardı; yüzü kıpkırmızı. Altında mı kalacaktım lafın?” KÜÇÜK GELYN ZEHRA: Küçük gelinin klinik özellikler gösteren karakteristidi daha sık vurgulanmıştır. O; hep çıtkırıldım olmakla suçlanan, şehirden gelmiş biridir. Ailesinin düşmüşlüdü ve şehirden kısmetinin çıkmaması üzerine bu köye gelin gitmiştir. Onun ellerinin apapaklıdı ve çamaşırı ılık suda yıkaması hep köy dışılıdın özellikleri olarak çevresindekilerce yerilip ayıplanır. Köy yerindeki etlerden alıp yiyememesi, yine köy düdünlerindeki yemeklerden tadamaması hep anlaşılmaz bulunurken yazar Atılgan; bunların hepsine bir cevap geçmişi üretir. Konu bu kadar basittir aslında her şeyin bir cevabı vardır. Soruların soru olarak gariplidi kadar cevapların cevap olarak basitlidi kontrasttır. Bunlar küçük gelinden dinlenmeden bir ön yargı beslenmiş gibidir. Bu tepkilerin verilme biçimi de dar kafalılıdın eleştirisi olacaktır. Her kazanılmış davranış biçiminin, fobilerin ve anksiyetelerin arka planında yaşanmış tecrübelerin izlerinin durdudu mesaj olarak yazarın anlatısında yer eder.

DAVRANIŞ Düdün yemedi / et yiyememe Cinsi münasebete yaklaşımı Aydınların Ysmail’e olan ilgisi Kocasıyla evlendiriliş şekli Mürüvvet ve Saime’ye olan tepkisi KÖKEN Babasının onu zorladıdı hadise Nişancıpaşa’da Orhan’la yaşadıdı tecrübe Kocasıyla evlendiriliş şekli Çocudunun olmayacak olması Tüm bu ince davranış modellerinin altında yatan olaylar ve bunun kişideki etkileri psikiyatrinin konusudur. Ancak bunun sosyal ilişkilerdeki sonuçları ve bireysel yaşantıdaki izleri burada konusu edilendir. Köy yerindeki hoyrat tavır, onun titizlik huyunu perçinlemiştir. Bu kişinin kendini güvende hissetmedidi bir ortamda geliştirdidi bir savunma mekanizmasıdır. Küçük gelin için iki ihtimal vardır. Ya sık sık tekrarladıdı gibi: ‘Yatsam, hiç kalkmasam!’ gibi bir son ya da yasak bir aşkın onu buradan tüm deder yargılarını da onların başlarına yıkarak çekip kurtarması. Yoksa koca karıların kâhince bir edayla çeşme örnedinden verdidi aidiyet küçük gelin için çıldırtıcıdır: “Yoksa herkes ölünceye dek bu köyde yaşamak zorunda mı? Arada birinin ayrıldıdı duyulunca, kadınların öyle bir güvenle ‘-Koca çeşmenin suyundan içmiş.

Döner dolaşır gene gelir’ demeleri vardır, insanı ürpertir. Belki de herkes, her gün dünküne benzer uzun bir güne uyanıyor. Yşte dışarıda hava adarmış. Kalkmalı; her günkü gibi ocadı yakmalı. Ötekiler dumanı görsünler de ‘-Küçük gelin daha yaşıyor’ desinler.” FADYMABA: Fadime adındaki bir yaşlı kadının hasta torununa yönelik dedikoduları işitmesi ve küçük geline öfke beslemesi üzerinden öyküde Gelinler faslında bildidimiz örgünün bu sefer de Fadimaba’dan dinlenişine gelmiştir sıra. Benim nefis bir tiyatro tiradı olabilecedini düşündüdüm bu bölümde yüredi yanan ihtiyar bir kadının; söz konusu gelinlerin kayınvalidesi olan müteveffa Hatçedudu’ya olan söylencesi/adıtı yer alır. Yan öykü olarak kocası Veli Efe ile akli sadlıdı bozuk olan torununa çare bulmak için denedidi muskacı hocalarla olan ilişkisinde yazar tarafından sızdırılan cehalet ve aldatılma çok kararınca bir dozdadır. Fadimaba’nın bundan bir ders çıkardıdı yoktur ama; onun aklı küçük gelinin söyledidini düşündüdü sözlerde yahut evine gelen kâdıtçı hocaların yatak muhabbetinde kalmıştır. Aslında anlatılan gayet senin benim ninem dedem olabilecek kişilerdir.

Burada sorun tümden bir editim meselesinin eksiklidinden kaynaklandıdı biçimiyledir. Onlar torunlarını hocalara okutup üfletirken bir yandan da Hacasan’ın doktoruna da (muhtemeldir ki bir psikiyatri hekimine) göstermişlerdir. Çocuktaki iyileşmeyi hangisine badlayacaklarını bilememeleri bile durumun bir kara cehalet safhasında olmadıdını gösterir. Kendi de söyler Fadime Kadın; deli doktoruna götürmek bir torba dolusu laf vermektir ‘adzıkaralar’ın diline. Lâkin bunu bilir; bilir de yine de eksik kalmaz küçük gelinin takıntılarını adzına sakız yapmaya. Bu asıl sorun öbedini teşkil eder: “Bir derdimiz bu çocuk. Adzı karalar duymasınlar, Manisa’da Hacasan’ın doktoruna gösterdik; hap verdi. Bunlardan mı, yoksa içtidi muskalı sulardan mı, hanidir düşmüyo. Üç yıldır buncâzıma içinde muska ezilmiş su içiririz. Kapkara olur su. Ne çok yazarlar bu kâdıtların içine! Neler bulup yazarlar, şaşarım. Bir iyileşse; sözümyabana, bir ‘Böyükanne’ dese! Ah Hatçedudu, şuramda bir köz var yakıyo! Bir kere ‘Böyükanne’ dese. Pişi tavaları dizecem ocaklara, lokmalar dökecem; çıdıracam bütün köylüyü, gelsinler, doyunca yesinler! Bir kerecik ‘Böyükanne’ deyiverse.” *** Yusuf Atılgan; edindidi yazınsal empresyonizmle birlikte yaban hayatın içinde güç ve hoyrat bireyselliklerin birbirleriyle kurdudu ilişki biçimini, cinsel dürtülerin, paylaşımların ve bunların halk adzında nasıl aktarıla geldidini oldukça gerçekçi tablolar içinde sunmasını bilmiş bir yazar. Ynsanın her ne koşulda olursa olsun kendi bireysel psikolojizminin ritminde sürüklendidini ve hepimizin onulmaz yaralar taşımasına radmen böylesi zaaf ve eksiklikler bizde yokmuş da sadece karşımızdakilerde varmış gibi davranmanın, empati eksiklidinin bir faydası olmadıdını bizlere anlatmasını bilmiştir.

Paylaş
Sonraki İçerikHEP BiR YOL HALi UZERE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here