“Temel tez, MEDENYYET TEZY’dir´´

0
186

MEDENYYETYN BÜYÜK KRYZY

Lütfi BERGEN

Bir önceki makalemizde (Yki Medeniyet Tezi) Sezai Karakoç’un Medeniyet Tezi’ni ileri sürdüdünü ifade etmiştik: “Temel tez, MEDENYYET TEZY’dir. Kimse medeniyet tezinin karşısına başka bir tez çıkarmasın. Ymanı ve Yslamı kimse medeniyet tezinin karşısına çıkarmasın. Çünkü söyledidimiz Medeniyet, zaten iman ve Yslam medeniyetidir” (KARAKOÇ, 1995: 72). Sezai Karakoç’un bu tezle Müslümanların Batı’nın teknolojik atılımlarını, gelişmelerini ve terakki fikrini kuşatan bir perspektiften hareket etmekte oldudundan bahsettik. Ancak yanlış anlamaya fırsat vermemek için Sezai Karakoç’un bizzat kendisinin “Temel tez, MEDENYYET TEZY’dir” ifadesini izah gerekmektedir. Yazımızın konusu budur.

Sezai Karakoç’un medeniyet tezi, diriliş insanından başlamaktadır. “Dirilişçiler, putları, köleleştirme simgeleri olan putları kıran özgürlükçülerdir. Ynsantapıcılıdını, ırktapıcılıdını, sınıftapıcılıdını, maltapınıcılıdını kıran özgür insandır, diriliş insanı” der (KARAKOÇ, 1985: 26). Bu tanımlardan anlıyoruz ki, “Diriliş Ynsanı” Müslüman dâva adamıdır. Bu mahviyetkâr bir adamdır. Badlardan sıyrılmıştır, hürdür: Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür dedil köledir. Dirilişçi, eşyayla, parayla, malla, ünle, özgür olmayı düşünmez. Diriliş nesli, özgürlüdün neslidir. Şartların elleri kolları badlayan zincirleri ne kadar sıkı ve kımıldatmaz olursa olsun, ne kadar adır durumlarla çevrelenilinmiş olursa olsun, diriliş kuşadı, özgürlüdü solur. Özgürlük onun hayat tarzıdır. O, zindanda da özgürdür, sarayda da (KARAKOÇ, 1985: 26). Demek ki medeniyet için ilk saik, inanan Ynsan’dır. Karakoç’a göre diriliş neslinin inandıdı Yman ve Yslam, onun medeniyetinin merkezi, çekirdedi, tohumudur.

Yslam Medeniyeti, iman çekirdedinin, gökleri kaplayacak dallanma ve budaklanmaya varmış adacıdır. Kim bu adacın karşısına tohumu çıkarırsa gülünç olur. Çünkü bu adaç, o tohumun serpilip, gelişmiş halidir. Sezai Karakoç, Yman ve Yslam adacının serpilip gelişmesi için bir ortama ihtiyaç vardır, düşüncesindedir: “Bilmiyorlar ki, namaz kılmak, oruç tutmak, iyilikleri işleyip kötülüklerden kaçınmak da, önce bir şuur kazanmak, bir ideal edinmek, bir ortam hazırlamak sonucunda kabildir. O zaman hakkıyla yaşanır din ve bu yaşayış sürekli olur” (KARAKOÇ, 1995: 72). Osmanlı’nın Batı karşısında geri çekilişi önce fakirlik ve sonra ruh bunalımı halini aldı. Karakoç’a göre medeniyetimizin krizi budur: “Osmanlı Devleti, 17. Yüzyıldan sonra savunma durumuna geçti. Avrupalılar, denizlere açıldılar, denizaşırı ülkeleri zaptettiler. Oraların zenginlidini Avrupa’ya taşıdılar. Avrupa, refah içinde, bilim ve sanat gücünü arttırdı. Nüfusu çodaldı. Orduları büyüdü. Güven içinde yaşıyorlardı. Teknolojide de ilerleyerek müslümanları sıkıştırmaya başladılar (…) Osmanlı savunma giderleri arttı. Ülke fakirleşti. Nüfus geredince artamadı. Yenilgiler içte bunalımlar dodurdu (…) Ülke paramparça olup emperyalistlerce yadmalandı. Bu çöküşün sürdüdü iki yüzyıl, önce yönetimde, daha sonra aydınlar arasında, en son da halk içinde medeniyetimiz hakkında şüphe ve tereddütlere sebep oldu. Bu, giderek bir ruh bunalımı şeklini aldı. Artık, kriz, medeniyetimiz için, büyük bir krizdi” (KARAKOÇ, 1995: 71).

Sezai Karakoç, medeniyetin ancak bir ortamda gelişebilecedini ifade etmiştir. Bu ortam Kent’tir. Sezai Karakoç’ta kent, medeniyet için başat bir kavramdır. O’na göre uygarlıkların mutlaka siteleri vardır. Kentler ve siteler uygarlıksız varolamaz. “Kent, site, medine dodurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir (…) Kent ve uygarlık adetâ özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki, medine ve medeniyet, aynı kökten gelir. Arapçadaki eşsiz dil ve anlam uyarlıdı, şehir ve medeniyet arasındaki ilişkiyi, aynı realitenin başkalaşmaları, dedişimleri, fazları arasındaki ilişki biçiminde vurgulamıştır” (KARAKOÇ, 1985: 53). Sezai Karakoç’un uygarlık- kent ilintisi hakkında önemli sözleri vardır. Ancak O, inanmış adamın işlerini (kent/ uygarlık) Kitap/ vahiy ile ilintilendirmekle kifayet etmez. O’na göre Yslam, has ismiyle de, cins ismiyle de Kitap medeniyetidir.

Sezai Karakoç, “Şeytan’ın kitabı yoktur” der. Ylk Ynsan ve ilk peygamber, eşyanın isimleri bilgisiyle Şeytanı yenmiştir. Bu nedenle inanmış adamın işi, vakti Kitapla konuşturmaktır. “Kitaba başkaldıran kitapları susturarak, vakti Kitabın rahlesinde sabırla bir çocuk gibi yetiştirerek, insan ruhuna Kitabın ruhunu geçirerek inanmış adam, Kitabı konuşturmuş olacaktır. Kitap, vakit ve insan arasındaki ilgi kurulunca, ondan fışkıracak düzen yeni bir dirilişin ve canlanışın düzeni olacaktır” (KARAKOÇ, 1989: 185). Kitapla zaman, zamanla insan birbirinden uzaklaşmış ve kendi başlarına yaşar olmuşsa, dadılma ve çözülmenin bütün şartları dodmuş olacaktır, fikrindedir (KARAKOÇ, 1989: 185). Karakoç’a göre “Kitap konuşur da vakit konuşmazsa (…) vakit onları kullanıyor ve insan vakti kullanamıyor demektir. Çünkü kitabın konuşması, vakte tesir etmemekte, karanlık bir boşludun içinde eriyip gitmektedir. Ynsan, bıçaklar arasına düşmüş et, vakit, keskin bıçakların orkestramsı bir giyotinidir. Kitap konuşuyor, fakat bu konuşma, vakit ve insan tarafından dinlenmiyorsa (…) kitapla vaktin arasındaki ilgi kopuksa insan, bedeninin adırlıdıyla kımıldayacaktır (…) vakit insan düşüncesinin dışında kendi başına gelişiyorsa, insan, Rahmanın nefesini taşımayan bereketsiz bir rüzgarın önünde sürüklenecektir” (KARAKOÇ, 1989: 184). Karakoç’un vakte yönelik vurgusunun Akif ile ilgisi vardır. Akif de “Dodrudan dodruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz Yslamı” mısralarında aynı şeyi ifade etmişti. Bir fikir adamı olarak Karakoç Yslam düşünürlerinin tartışmalarını yeniden üretmektedir. Sezai Karakoç’un Ynanmış adam, Kent (toprak) ve Zaman vurgusu da Malik Bin Nebi tarafından ifadelendirilmişti. Malik Bin Nebi’ye göre “Bütün medeniyetler orjinal sentezlerini, dinî bir fikrin beşidinde insan, toprak ve zamandan meydana getirmişlerdir (…) Psikolojik açıdan, eskiden Müthiş Yvan Ymparatorludunun katedrallerini diken, bugün Kuruşçev’in ülkesinde fabrikaları ve barajları yaptıran inançtır” (NEBY, 1983: 45).

Malik Bin Nebi’ye göre, dini düşünce ister dodrudan dodruya olsun, isterse dine karşı olsun, bir medeniyetin sentezinde ve onun iradesinin oluşumunda rol oynar. Nebi, Modern Avrupa düşüncesinin Fransız akılcılıdı ile Ytalyan estetizminin atmosferinde geliştidini Din’i merkezden uzaklaştırma şeklinde oluştudunu ama dışardan bir zorlama halinde tekrar kendi Hıristiyan kaynadını buldudunu düşünmektedir. Malik Bin Nebi’ye göre Müslüman rönesansının (yeniden uyanış) dini hareketi ise merkeze dodrudur (NEBY, 1983: 46). Sezai Karakoç’un da medeniyetin dinin yayılışı ile ilgisinden bahsettidini görüyoruz: “Din, yayılışı, medeniyetin, medeniyet yayılışı da dinin yayılmasına sebebiyet verecek şekilde karşılıklı olarak birbirini etkileyen birer faktör olarak gözüküyor” (KARAKOÇ, 1995: 139). Bunun dışında Sezai Karakoç’un medeniyet filozoflarını inceledidini gösteren imaları bulunmaktadır. Bu çerçevede Karakoç’un Sorokin’den etkilendidi ifade edilebilecektir. Sorokin’e göre, kültürel sistemler ölmemekte, sadece biçim dediştirmektedir. Sistemlerin çodundaki toplu dedişim, kısmen eskisinin bir tekrarı, kısmen de yepyeni olmaktadır. Yeni ödeler, aynı çevrimlerin tekrarlanıp durmasını engellemektedir (OKUMUŞ, 1995: 61). Sorokin için uygarlıklar gerçek bütünler olsaydı, çözülmeleri oradan buradan olmazdı. Örnedin Rusya uygarlıdının nedeni ve niçini Avrupa’nın tarihine bakmadan anlaşılamaz. Yskandinav, Balkan, Polonya- Alman tarihi ve Hansa birlikleri Avrupasının tarihi olmadan Tatar istilasından önceki Rusya tarihi anlaşılamaz.

Büyük Petro’dan sonraki Rusya tarihindeki hiçbir şeyi, ilk önce Batı Avrupa’ya bakmadan anlamak mümkün dedildir. Bu, Bizans, Arap, Modol, Türkiye ve Asya’nın sosyal ve kültürel dünyaları söz konusu oldudunda daha da böyledir. Sorokin, Toynbee’nin kıstasına eleştiri getirmiştir. Toynbee’nin, uygarlıklar arasında bir Rus uygarlıdından bahsettidi halde onun kıstasına göre bir Rus uygarlıdının olamayacadını ifade eder. Badımsız bir uygarlık olamaz, der. Bunun yerine, Avrupa’nın bütününü ve Asya’nın dörtte üçünü kaplayan çok büyük bir Avrupa- Asya uygarlıdı vardır, denilmelidir (SOROKYN, 1964: 12- 21). Sorokin uygarlıkların ölümü ve çevrimsel çöküşü teorisine katılmaz. O’na göre belirli sosyo-kültürel sistemler binlerce ve hatta daha uzun zaman yaşamaktadırlar. Bunlar bazen coşkun bir canlılık göstermekte ve yayılmakta, bazen etkilerinin azaldıdı kansızlık devrelerinden geçmektedirler. Fakat inişli ve çıkışlı canlılık devrelerinden geçen bir organizma gibi onlar da hayatta kalmaktadırlar. Hatta büyük kültür sistemlerinin herhangi birisinin şurada veya burada gerçeklenişine bakılacak olursak; onun tipik ve jenerik şekillerinin ölümsüzlük kuvvetinde oldukları görülür. Nitekim Karakoç da bir yazısında tarih filozoflarının bir medeniyeti organizma gibi düşündüklerini ve medeniyetin dodan/ büyüyen/ gelişen/ duraklayan/ batan bir organizmaya benzettiklerini söyler. Daha sonra bazı düşünürlerin ise, medeniyeti biçim dediştirerek yaşayan düşünce, duygu, zevk ve tecrübelerle özdeşleştirdiklerini ifade eder. “Bu ikincilere göre, medeniyet ölmez, olsa olsa şekil dediştirir” (KARAKOÇ, 1995: 140- 141).

Yslam Medeniyetini bu perspektiften okuyan Sezai Karakoç, onun cevheri itibariyle mutlak’a dayandıdını ifade eder. “Vahiyle gelen özü, her zaman dedişmeden yaşayacak, sönmeyen bir ateş gibi, ister küllerden arınmış veya ister külle kaplanmış olsun, tesirini kıyamete dedin sürdürecektir” (KARAKOÇ, 1995: 142). Bu cümleleriyle Sezai Karakoç medeniyeti Adem’den gelip Kıyamete dek süren tek bir olgu sayar. Nitekim başka bir yazısında medeniyetle tarihi telif eder: “Kitabın yolunda yürüyen bir insanın, Kitabın hakikatlarını insanlıdın malı eden ve vakit içinde gerçekleştiren bir tarihin medeniyetidir” (KARAKOÇ, 1989: 185). Böylece Karakoç tarihsel bir Yslam Medeniyeti kavramına erişir. Bu noktada Yslam Medeniyeti çökmemiş midir? Karakoç gore bu soru bir saplantıdır. Yslam medeniyetinin dirilemez biçimde öldüdü saplantısına inananlara artık kendi medeniyetimizi unutmamız ve Avrupa medeniyetine adapte olmamız gerektidini savunurlar, der. “Önce, şunu söylemek gerekiyor: Yslam alemi, Osmanlı devleti gerilemedi, yavaş yavaş ilerledi. Ama Avrupa, teknik alanda dev adımlar attı. Bu sebeple ona nisbetle geri kalmış göründü. Yoksa, 17. Yüzyıl, 16. Yüzyıla, 18. Yüzyıl da 17. Yüzyıla göre Osmanlıların her alanda ilerleme yüzyıllarıdır. Yükselme, duraklama, ve gerileme diye Osmanlı tarihini üçe bölme, yanlış bir yorumun verimidir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan 19. Milâdî yüzyıl başına kadar, baştan hızlı, sonra daha yavaş bir ilerleme içindedir. Duraklama ve gerileme diye bir dönem yoktur. Yükselme, ilerleyip olgunlaşma ve sonra da çökme diye dedişimleri yorumlamak ve isimlendirmek belki daha dodru olacaktır.Ylerlemek sadece toprak kazanmak ve gerilemek de, toprak yitirmekle açıklanamaz ve sınırlandırılamaz. Medeniyet, toplu olarak ilerlemiş, incelmiş, gelişmiştir Osmanlı Devleti’nde. Hatta 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıldaki Osmanlı toplumuna baktıdımızda, son derece medenî bir toplumla karşılaşırız” (KARAKOÇ, 1995: 76).

Karakoç, Osmanlı Devletinin çöküşünü de “medeniyetin çöküşü” kapsamında ele almamaktadır. “Osmanlı Devleti’nin çöküşü, bizim için öylesine şok oldu ki, medeniyetimiz ve toplumumuz sona erdi sandık. Batı böyle ilan etti ve aydınlarımıza bunu inandırdı. Hâlâ aydınlarımız bu şokun etkisinden uyanamamışlardır. Oysa ölen medeniyet dedildi. Toplumumuz da, büyük kayıplara radmen yerinde duruyordu. Fakirleşmiştik, bu yüzden medeniyetimizin gereklerini belki görünür planda yerine getiremiyorduk (…) Batı her başımızı dodrulttudumuzda, her kendimize gelme girişimimizi sezdidinde, yeni teknik şokla geldi ve biz yine kendimizi kaybettik. Dıştan gelen kriz, zamanla içe işledi, ruhumuzu kapladı ve büyük kriz oldu (…) Bütün bunlara radmen, ümitsizlide gerek yok (…) Kültürümüzün ve medeniyetimizin yeniden doduşuna çalışacadız. Ve onun dirilişini görecediz. Batılıların bütün planları sonuçta kendi aleyhlerine dönecektir (…) Yslam medeniyeti yeniden en büyük parlaklıkla parlayacaktır” (KARAKOÇ, 1995: 76). Sezai Karakoç’un medeniyet tezi, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü mesele etmiyor. O’na göre inanç adamı varsa, inanan bir toplum varsa medeniyet de vardır ve yaşamaktadır. Sadece görünür dedildir. Çünkü Karakoç’a göre medeniyet inanç ile başlamaktadır. Yslam da mutlak bir inançtır. Her şeye radmen Karakoç’un medeniyet tezini anlamak bakımından onun şehre bakışını da incelemek geredi vardır. Çünkü “Kent, site, medine dodurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamıştır” der. Karakoç’un medeniyet ile uygarlık (civilisation) kavramını aynı anlamda kullanması nedeniyle yeryüzünün tüm beledî politik gelişmişlik düzeylerini medeniyet kavramıyla tanımladıdı görülmektedir. Keza kent ile şehir arasında aslında ayrım yapan yazıları bulunsa da bu ayrımı keskinleştirmemiştir. Karakoç’un düşünsel birikiminde kentin Müslüman şehirle uyuştudu görülür. Bu mevzuları ayrı bir yazıda dederlendirmek gerekir. Medeniyetimizin büyük krizi bu ayrımın yapılmaması ile katmerleşerek devam etmektedir.

– KARAKOÇ Sezai, Diriliş Muştusu, Diriliş Yayınları, 1985

– KARAKOÇ Sezai, Günlük Yazılar II- Sütun, Diriliş Yayınları, 1989

– KARAKOÇ Sezai, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I, Diriliş Yayınları, 1995

– NEBY Malik Bin, Çaddaş Temel Konular, Bir Yayıncılık, 1983

– OKUMUŞ Ejder, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ynsan yayınları, 1995

– SOROKYN Pitirim Alexandrovich, Sosyal Dedişim Üzerine Denemeler, Sevinç Matbaası, 1964

Paylaş
Sonraki İçerikHEP BiR YOL HALi UZERE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here