“Temel tez, MEDENİYET TEZİ’dir” | Lütfi Bergen | Düşünce

0
422
Düşünce İşçisi Lütfi Bergen

MEDENİYETİN BÜYÜK KRİZİ

Lütfi BERGEN

Bir önceki makalemizde (İki Medeniyet Tezi) Sezai Karakoç’un Medeniyet Tezi’ni ileri sürdüğünü ifade etmiştik: “Temel tez, MEDENİYET TEZİ’dir. Kimse medeniyet tezinin karşısına başka bir tez çıkarmasın. İmanı ve İslamı kimse medeniyet tezinin karşısına çıkarmasın. Çünkü söylediğimiz Medeniyet, zaten iman ve İslam medeniyetidir” (KARAKOÇ, 1995: 72). Sezai Karakoç’un bu tezle Müslümanların Batı’nın teknolojik atılımlarını, gelişmelerini ve terakki fikrini kuşatan bir perspektiften hareket etmekte olduğundan bahsettik. Ancak yanlış anlamaya fırsat vermemek için Sezai Karakoç’un bizzat kendisinin “Temel tez, MEDENİYET TEZİ’dir” ifadesini izah gerekmektedir. Yazımızın konusu budur.

Sezai Karakoç’un medeniyet tezi, diriliş insanından başlamaktadır. “Dirilişçiler, putları, köleleştirme simgeleri olan putları kıran özgürlükçülerdir. İnsantapıcılığını, ırktapıcılığını, sınıftapıcılığını, maltapınıcılığını kıran özgür insandır, diriliş insanı” der (KARAKOÇ, 1985: 26).

Bu tanımlardan anlıyoruz ki, “Diriliş İnsanı” Müslüman dâva adamıdır. Bu mahviyetkâr bir adamdır. Bağlardan sıyrılmıştır, hürdür: Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir. Dirilişçi, eşyayla, parayla, malla, ünle, özgür olmayı düşünmez. Diriliş nesli, özgürlüğün neslidir. Şartların elleri kolları bağlayan zincirleri ne kadar sıkı ve kımıldatmaz olursa olsun, ne kadar ağır durumlarla çevrelenilinmiş olursa olsun, diriliş kuşağı, özgürlüğü solur. Özgürlük onun hayat tarzıdır. O, zindanda da özgürdür, sarayda da (KARAKOÇ, 1985: 26). Demek ki medeniyet için ilk saik, inanan İnsan’dır. Karakoç’a göre diriliş neslinin inandığı İman ve İslam, onun medeniyetinin merkezi, çekirdeği, tohumudur.

İslam Medeniyeti, iman çekirdeğinin, gökleri kaplayacak dallanma ve budaklanmaya varmış ağacıdır. Kim bu ağacın karşısına tohumu çıkarırsa gülünç olur. Çünkü bu ağaç, o tohumun serpilip, gelişmiş halidir. Sezai Karakoç, İman ve İslam adacının serpilip gelişmesi için bir ortama ihtiyaç vardır, düşüncesindedir: “Bilmiyorlar ki, namaz kılmak, oruç tutmak, iyilikleri işleyip kötülüklerden kaçınmak da, önce bir şuur kazanmak, bir ideal edinmek, bir ortam hazırlamak sonucunda kabildir. O zaman hakkıyla yaşanır din ve bu yaşayış sürekli olur” (KARAKOÇ, 1995: 72). Osmanlı’nın Batı karşısında geri çekilişi önce fakirlik ve sonra ruh bunalımı halini aldı. Karakoç’a göre medeniyetimizin krizi budur: “Osmanlı Devleti, 17. Yüzyıldan sonra savunma durumuna geçti. Avrupalılar, denizlere açıldılar, denizaşırı ülkeleri zaptettiler. Oraların zenginliğini Avrupa’ya taşıdılar. Avrupa, refah içinde, bilim ve sanat gücünü arttırdı. Nüfusu çoğaldı. Orduları büyüdü. Güven içinde yaşıyorlardı. Teknolojide de ilerleyerek müslümanları sıkıştırmaya başladılar (…) Osmanlı savunma giderleri arttı. Ülke fakirleşti. Nüfus gereğince artamadı. Yenilgiler içte bunalımlar doğurdu (…) Ülke paramparça olup emperyalistlerce yağmalandı. Bu çöküşün sürdüğü iki yüzyıl, önce yönetimde, daha sonra aydınlar arasında, en son da halk içinde medeniyetimiz hakkında şüphe ve tereddütlere sebep oldu. Bu, giderek bir ruh bunalımı şeklini aldı. Artık, kriz, medeniyetimiz için, büyük bir krizdi” (KARAKOÇ, 1995: 71).

Sezai Karakoç, medeniyetin ancak bir ortamda gelişebileceğini ifade etmiştir. Bu ortam Kent’tir. Sezai Karakoç’ta kent, medeniyet için başat bir kavramdır. O’na göre uygarlıkların mutlaka siteleri vardır. Kentler ve siteler uygarlıksız varolamaz. “Kent, site, medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir (…) Kent ve uygarlık adetâ özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki, medine ve medeniyet, aynı kökten gelir. Arapçadaki eşsiz dil ve anlam uyarlığı, şehir ve medeniyet arasındaki ilişkiyi, aynı realitenin başkalaşmaları, değişimleri, fazları arasındaki ilişki biçiminde vurgulamıştır” (KARAKOÇ, 1985: 53). Sezai Karakoç’un uygarlık- kent ilintisi hakkında önemli sözleri vardır. Ancak O, inanmış adamın işlerini (kent/ uygarlık) Kitap/ vahiy ile ilintilendirmekle kifayet etmez. O’na göre İslam, has ismiyle de, cins ismiyle de Kitap medeniyetidir.

Sezai Karakoç, “Şeytan’ın kitabı yoktur” der.

İlk İnsan ve ilk peygamber, eşyanın isimleri bilgisiyle Şeytanı yenmiştir. Bu nedenle inanmış adamın işi, vakti Kitapla konuşturmaktır. “Kitaba başkaldıran kitapları susturarak, vakti Kitabın rahlesinde sabırla bir çocuk gibi yetiştirerek, insan ruhuna Kitabın ruhunu geçirerek inanmış adam, Kitabı konuşturmuş olacaktır. Kitap, vakit ve insan arasındaki ilgi kurulunca, ondan fışkıracak düzen yeni bir dirilişin ve canlanışın düzeni olacaktır” (KARAKOÇ, 1989: 185). Kitapla zaman, zamanla insan birbirinden uzaklaşmış ve kendi başlarına yaşar olmuşsa, dağılma ve çözülmenin bütün şartları doğmuş olacaktır, fikrindedir (KARAKOÇ, 1989: 185). Karakoç’a göre “Kitap konuşur da vakit konuşmazsa (…) vakit onları kullanıyor ve insan vakti kullanamıyor demektir. Çünkü kitabın konuşması, vakte tesir etmemekte, karanlık bir boşluğun içinde eriyip gitmektedir. İnsan, bıçaklar arasına düşmüş et, vakit, keskin bıçakların orkestramsı bir giyotinidir. Kitap konuşuyor, fakat bu konuşma, vakit ve insan tarafından dinlenmiyorsa (…) kitapla vaktin arasındaki ilgi kopuksa insan, bedeninin ağırlığıyla kımıldayacaktır (…) vakit insan düşüncesinin dışında kendi başına gelişiyorsa, insan, Rahmanın nefesini taşımayan bereketsiz bir rüzgarın önünde sürüklenecektir” (KARAKOÇ, 1989: 184). Karakoç’un vakte yönelik vurgusunun Akif ile ilgisi vardır. Akif de “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” mısralarında aynı şeyi ifade etmişti. Bir fikir adamı olarak Karakoç İslam düşünürlerinin tartışmalarını yeniden üretmektedir. Sezai Karakoç’un İnanmış adam, Kent (toprak) ve Zaman vurgusu da Malik Bin Nebi tarafından ifadelendirilmişti. Malik Bin Nebi’ye göre “Bütün medeniyetler orjinal sentezlerini, dinî bir fikrin beşiğinde insan, toprak ve zamandan meydana getirmişlerdir (…) Psikolojik açıdan, eskiden Müthiş İvan İmparatorluğunun katedrallerini diken, bugün Kuruşçev’in ülkesinde fabrikaları ve barajları yaptıran inançtır” (NEBİ, 1983: 45).

Malik Bin Nebi’ye göre, dini düşünce ister doğrudan doğruya olsun, isterse dine karşı olsun, bir medeniyetin sentezinde ve onun iradesinin oluşumunda rol oynar. Nebi, Modern Avrupa düşüncesinin Fransız akılcılığı ile İtalyan estetizminin atmosferinde geliştiğini Din’i merkezden uzaklaştırma şeklinde oluştuğunu ama dışardan bir zorlama halinde tekrar kendi Hıristiyan kaynadığını bulduğunu düşünmektedir. Malik Bin Nebi’ye göre Müslüman rönesansının (yeniden uyanış) dini hareketi ise merkeze doğrudur (NEBİ, 1983: 46). Sezai Karakoç’un da medeniyetin dinin yayılışı ile ilgisinden bahsettiğini görüyoruz:

Din, yayılışı, medeniyetin, medeniyet yayılışı da dinin yayılmasına sebebiyet verecek şekilde karşılıklı olarak birbirini etkileyen birer faktör olarak gözüküyor(KARAKOÇ, 1995: 139).

Bunun dışında Sezai Karakoç’un medeniyet filozoflarını incelediğini gösteren imaları bulunmaktadır. Bu çerçevede Karakoç’un Sorokin’den etkilendiği ifade edilebilecektir. Sorokin’e göre, kültürel sistemler ölmemekte, sadece biçim değiştirmektedir. Sistemlerin çoğundaki toplu değişim, kısmen eskisinin bir tekrarı, kısmen de yepyeni olmaktadır. Yeni ödeler, aynı çevrimlerin tekrarlanıp durmasını engellemektedir (OKUMUŞ, 1995: 61). Sorokin için uygarlıklar gerçek bütünler olsaydı, çözülmeleri oradan buradan olmazdı. Örneğin Rusya uygarlığının nedeni ve niçini Avrupa’nın tarihine bakmadan anlaşılamaz. İskandinav, Balkan, Polonya- Alman tarihi ve Hansa birlikleri Avrupa’sının tarihi olmadan Tatar istilasından önceki Rusya tarihi anlaşılamaz.

Büyük Petro’dan sonraki Rusya tarihindeki hiçbir şeyi, ilk önce Batı Avrupa’ya bakmadan anlamak mümkün değildir. Bu, Bizans, Arap, Moğol, Türkiye ve Asya’nın sosyal ve kültürel dünyaları söz konusu olduğunda daha da böyledir. Sorokin, Toynbee’nin kıstasına eleştiri getirmiştir. Toynbee’nin, uygarlıklar arasında bir Rus uygarlıdından bahsettidi halde onun kıstasına göre bir Rus uygarlığının olamayacağını ifade eder. Bağımsız bir uygarlık olamaz, der. Bunun yerine, Avrupa’nın bütününü ve Asya’nın dörtte üçünü kaplayan çok büyük bir Avrupa- Asya uygarlığı vardır, denilmelidir (SOROKYN, 1964: 12- 21). Sorokin uygarlıkların ölümü ve çevrimsel çöküşü teorisine katılmaz. O’na göre belirli sosyo-kültürel sistemler binlerce ve hatta daha uzun zaman yaşamaktadırlar. Bunlar bazen coşkun bir canlılık göstermekte ve yayılmakta, bazen etkilerinin azaldığı kansızlık devrelerinden geçmektedirler. Fakat inişli ve çıkışlı canlılık devrelerinden geçen bir organizma gibi onlar da hayatta kalmaktadırlar. Hatta büyük kültür sistemlerinin herhangi birisinin şurada veya burada gerçeklenişine bakılacak olursak; onun tipik ve jenerik şekillerinin ölümsüzlük kuvvetinde oldukları görülür. Nitekim Karakoç da bir yazısında tarih filozoflarının bir medeniyeti organizma gibi düşündüklerini ve medeniyetin doğan/ büyüyen/ gelişen/ duraklayan/ batan bir organizmaya benzettiklerini söyler. Daha sonra bazı düşünürlerin ise, medeniyeti biçim değiştirerek yaşayan düşünce, duygu, zevk ve tecrübelerle özdeşleştirdiklerini ifade eder. “Bu ikincilere göre, medeniyet ölmez, olsa olsa şekil değiştirir” (KARAKOÇ, 1995: 140- 141).

İslam Medeniyetini bu perspektiften okuyan Sezai Karakoç, onun cevheri itibariyle mutlak’a dayandığını ifade eder. “Vahiyle gelen özü, her zaman değişmeden yaşayacak, sönmeyen bir ateş gibi, ister küllerden arınmış veya ister külle kaplanmış olsun, tesirini kıyamete değin sürdürecektir” (KARAKOÇ, 1995: 142). Bu cümleleriyle Sezai Karakoç medeniyeti Adem’den gelip Kıyamete dek süren tek bir olgu sayar. Nitekim başka bir yazısında medeniyetle tarihi telif eder:

Kitabın yolunda yürüyen bir insanın, Kitabın hakikatlarını insanlığın malı eden ve vakit içinde gerçekleştiren bir tarihin medeniyetidir” (KARAKOÇ, 1989: 185).

Böylece Karakoç tarihsel bir İslam Medeniyeti kavramına erişir. Bu noktada İslam Medeniyeti çökmemiş midir? Karakoç göre bu soru bir saplantıdır. İslam medeniyetinin dirilemez biçimde öldüğü saplantısına inananlara artık kendi medeniyetimizi unutmamız ve Avrupa medeniyetine adapte olmamız gerektiğini savunurlar, der. “Önce, şunu söylemek gerekiyor: İslam alemi, Osmanlı devleti gerilemedi, yavaş yavaş ilerledi. Ama Avrupa, teknik alanda dev adımlar attı. Bu sebeple ona nisbetle geri kalmış göründü. Yoksa, 17. Yüzyıl, 16. Yüzyıla, 18. Yüzyıl da 17. Yüzyıla göre Osmanlıların her alanda ilerleme yüzyıllarıdır. Yükselme, duraklama, ve gerileme diye Osmanlı tarihini üçe bölme, yanlış bir yorumun verimidir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan 19. Milâdî yüzyıl başına kadar, baştan hızlı, sonra daha yavaş bir ilerleme içindedir. Duraklama ve gerileme diye bir dönem yoktur. Yükselme, ilerleyip olgunlaşma ve sonra da çökme diye değişimleri yorumlamak ve isimlendirmek belki daha doğru olacaktır. İlerlemek sadece toprak kazanmak ve gerilemek de, toprak yitirmekle açıklanamaz ve sınırlandırılamaz. Medeniyet, toplu olarak ilerlemiş, incelmiş, gelişmiştir Osmanlı Devleti’nde. Hatta 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıldaki Osmanlı toplumuna baktığımızda, son derece medenî bir toplumla karşılaşırız” (KARAKOÇ, 1995: 76).

Karakoç, Osmanlı Devletinin çöküşünü de “medeniyetin çöküşü” kapsamında ele almamaktadır. “Osmanlı Devleti’nin çöküşü, bizim için öylesine şok oldu ki, medeniyetimiz ve toplumumuz sona erdi sandık. Batı böyle ilan etti ve aydınlarımıza bunu inandırdı. Hâlâ aydınlarımız bu şokun etkisinden uyanamamışlardır. Oysa ölen medeniyet değildi. Toplumumuz da, büyük kayıplara rağmen yerinde duruyordu. Fakirleşmiştik, bu yüzden medeniyetimizin gereklerini belki görünür planda yerine getiremiyorduk (…) Batı her başımızı doğrulttuğumuz, her kendimize gelme girişimimizi sezdiğinde, yeni teknik şokla geldi ve biz yine kendimizi kaybettik. Dıştan gelen kriz, zamanla içe işledi, ruhumuzu kapladı ve büyük kriz oldu (…)

Bütün bunlara RAĞMEN, ÜMİTSİZLİĞE gerek yok (…) Kültürümüzün ve medeniyetimizin yeniden DOĞUŞUNA ÇALIŞACAĞIZ. Ve onun dirilişini GÖRECEĞİZ. Batılıların bütün planları sonuçta kendi aleyhlerine dönecektir (…) İSLAM medeniyeti yeniden en büyük parlaklıkla parlayacaktır” (KARAKOÇ, 1995: 76).

Sezai Karakoç’un medeniyet tezi, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü mesele etmiyor. O’na göre inanç adamı varsa, inanan bir toplum varsa medeniyet de vardır ve yaşamaktadır. Sadece görünür değildir. Çünkü Karakoç’a göre medeniyet inanç ile başlamaktadır. İslam da mutlak bir inançtır. Her şeye rağmen Karakoç’un medeniyet tezini anlamak bakımından onun şehre bakışını da incelemek gereği vardır. Çünkü “Kent, site, medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamıştır” der. Karakoç’un medeniyet ile uygarlık (civilisation) kavramını aynı anlamda kullanması nedeniyle yeryüzünün tüm beledî politik gelişmişlik düzeylerini medeniyet kavramıyla tanımladığı görülmektedir. Keza kent ile şehir arasında aslında ayrım yapan yazıları bulunsa da bu ayrımı keskinleştirmemiştir. Karakoç’un düşünsel birikiminde kentin Müslüman şehirle uyuştuğu görülür. Bu mevzuları ayrı bir yazıda değerlendirmek gerekir. Medeniyetimizin büyük krizi bu ayrımın yapılmaması ile katmerleşerek devam etmektedir.

– KARAKOÇ Sezai, Diriliş Muştusu, Diriliş Yayınları, 1985

– KARAKOÇ Sezai, Günlük Yazılar II- Sütun, Diriliş Yayınları, 1989

– KARAKOÇ Sezai, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I, Diriliş Yayınları, 1995

– NEBİ Malik Bin, Çağdaş Temel Konular, Bir Yayıncılık, 1983

– OKUMUŞ Ejder, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, İnsan yayınları, 1995

– SOROKİN Pitirim Alexandrovich, Sosyal Değişim Üzerine Denemeler, Sevinç Matbaası, 1964

[Poetik Haber]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here