Tahsin Yücel’in ilk öyküleri üzerine yazdık | Şerif Mehmet Uğurlu | Bir Hikayeden

0
265
Tahsin Yücel'in ilk öyküleri üzerine yazdık | Şerif Mehmet Uğurlu | Bir Hikayeden

ŞERİF MEHMET UĞURLU          

TAHSİN YÜCEL’İN İLK ADIMLARI

 “HANEY YAŞAMALI” ADLI ESERİ ÜZERİNE – 1*

 

Bazı yazarlara, üstelik akademik bir kariyerle yaşamlarını şekillendirenlere karşı okurun tepkileri farklı olabiliyor. Onları ya çok seviyor ya da hiç sevmiyoruz. Bir ortası pek bulunmuyor. Yerli edebiyatta benim bu tespite örnek olarak verebileceğim kişilerin başında Tahsin Yücel geliyor. Onu bu örneğe yerleştiren bazı hususiyetleri burada çok fazla deşmek istemiyorum ancak bilinmeli ki; yazdığı metinler üstüne de düşünen yazarlar, şairler daha köşeli, daha kuralcı oluyorlar. Akademinin kurumlu gölgesi,  onlar ne yaparsa yapsınlar maalesef siniyor üzerlerine. Günümüz okurlarının, Yücel ile ilgili düşünceleri görüldüğü kadarıyla onun dil’e dair yeni biçim arayışlarına odaklanıyor. Uzunca yıldır gerek anlatı,  gerek roman ve incelemelerinde bazı sözcükleri ve sözcük öbeklerini günün tavrı ve modasını göz ardı ederek kendi bildiğince kullanıp sürdürmesi bir istikrarın mı yoksa kendi ruhunu bulduğu çağın bitik ısrarının mı göstergesidir bunu zaman gösterecek kuşkusuz. Yaşayan bir yazar olarak henüz defterinin dürülmesine vakit var!. Üstelik hatırı sayılır çevirileriyle günümüz okurunun klasik dünya edebiyatıyla tanışmasında sorumluluk da yüklenmiş bir isim kuşkusuz Tahsin Yücel… Kendine özgü yaklaşımının altında yatan risk aslında burada beliriyor. Çünkü çevirmenin tavrı; okuru metinden ve hatta edebiyattan soğutma gibi bir tehlikeyi de barındıran son derece kritik bir tavırdır. Burada değinmeye çalıştığım sorumluluk bundan kaynaklanmakta. 20.Yüzyılın son çeyrek asrında; Türk okurunun edebiyata olan ilgisinin şekillenmesinde vebali olan bir isimdir o… Ve üzerine daha çok şey söylenecektir kuşkusuz. Dediğim gibi henüz vakit var!

Benim Yücel ile ilk buluşmam onun “Mutfak Çıkmazı” adlı romanı ile olmuştu. Beğenmiştim doğrusu. Kurduğu romanın çekip çıkardığı töz öyküsünü iyi yakalamıştı. Divitoğlu İlyas’ın alışagelmediğimiz tutkusunu sonra da bu tutkunun sınırlarında çıldırışını anlatan bu romanı salık verebilirim. 1960’da genç bir yazarken elinden çıkmış bu romandan şimdi daha geriye giderek ona 1956’da ‘Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandıran ve edebiyat dünyamızdaki ilk sıçramasını gerçekleştirdiği “Haney Yaşamalı” isimli öykülerine götürmek istiyorum sizleri. Kitabı; birincil baskısından değil ama 1991 yılından Can Yayınları’ndan çıkmış ve yazarın diğer öykü kitabı olan “Düşlerin Ölümü” ile harmanlayıp sunduğu baskısından okuma şansı yakaladım. 1981’de yazdığı önsözde buna dem vururken açıkçası bunu neden tercih ettiğini tam olarak ifade etmemiş. Zaten bunu çok fazla önemsedim diyemem. Ancak yine de bu yazıyı kendisinin de belirttiği şekliyle sadece “Haney Yaşamalı”yı oluşturan dokuz öyküye ayırmak istedim. Aksi bir okuma bütünlüğe zarar verebilir diye düşündüm. Kitabın ilk versiyonu elimde olmadığı için burada bu kitabın dokuz öyküden oluşan bir bütün olduğunu yazarının ağzından aktarıyorum, bunu baştan belirtmem bir mecburiyet…  Kitap; zamanında az önce de söylediğimiz gibi Türk Edebiyatının en önemli öykü ödülünün sahibi olmuş. Bundan üç yıl sonra çıkacak eseri “Düşlerin Ölümü” ise yine başka büyük bir ödül olan ‘TDK Öykü Ödülü’nü 1959’da kucaklamış. Bu da gösteriyor ki Yücel; hiç de ıskalanan, çoğu genç ismin karşılaştığı musibetlere râm olmak zorunda kalan bir isim değil. Aksine zamanının himaye gören altın çocuğu bile denebilir.  Bazı kalemlerin bu durumu onun Varlık mahfiline ve Yaşar Nabi’ye olan yakınlığına yorduğunu ve bu ilk döneminde bu büyük ödüllerle tez elden kucaklaşmasını buna bağladığını görüyoruz. Sonradan nedamet de duyuyoruz ancak bunda haksızlık yapmış olmanın hüznü kadar öngörülerin tersine hem yazar olarak hem de münevver olarak Tahsin Yücel gerçeğini ıskalamış olmamak adına dostlar alışverişte görsüncü bir günah çıkarmanın yattığını düşünmekteyim.

***

“Haney Yaşamalı” içinde yer alan öyküler aslında öyküleme biçimini geri planda tutan bir yapı içindedirler. Klasik anlamda anlatıcının işlevini bu denli yüksek dozda hissetmemiz o dönemin diğer öykücüleriyle beraber okumalara tabi tutulmalıdır. Bu durum kitap içindeki bazı öykülerde –Sümüklüböcek bunun içinde yer alabilir- o yoğunlukta hissedilmemektedir. Geneli için söylenebilecek bir diğer özellik de yüksek düzeylerde absürd bir ironi içeren karakter çizimidir. Kendi içinde hep tezadını taşıyan bu karakterler; yeri geldiğinde kendilerinden beklenen davranışları ya sergilemiyor ya da olabildiğince yumuşatılarak eylem sergiler kılınıyorlar. Dönem koşullarında net sözlerin ya da büyük eylemler içeren karakterlerle doluşturulmuş aktarının yokluğu ilginçtir. Dönem sanatçıları, sol aydınlar; 1950’lerin Demokrat Parti ile gerilen siyasi panoramasında oldukça rahatsız bir haleti ruhiye içindeydiler. Yücel’in buna dair çok ayrıntıya girmemesi dikkate değerdir doğrusu.

Burada değineceğimiz ilk öykü olan “Büyük Sarhoşluk” içinde yukarıda bahsettiğimiz siyasi konjonktüre ilişkin küçük bir vurgu kendini ‘İsmet Paşa’ ile gösterir. Öykü aslında Yücel’in o dönem verimlerinde görülen çok hızlı ilerleyen karakter dönüşümlerinin bir başat örneğini içerir. Bir çöpçünün günün birinde sokağı her günkü gibi temizlerken bulduğu bir defterde gördüğü resimden etkilenerek içindeki ressamın peyda olmasını anlatır. Kısa öykü formunun olanakları içinde bu dönüşüm o kadar hızlı okuyucuya sunulur ki inandırıcılık es geçilir. Bu vecd içindeki tipoloji; “Mutfak Çıkmazı” içinde de bir benzerini görebildiğimiz ve Genç Yücel’in sıklıkla severek kullandığı bir işlemedir. Çöpçübaşı ne denli toleranslı biri olarak gösterilmişse de hikâyemizin kahramanının ona dair düşünceleri; belki de yazarın da devlet otoritesinin müşahhas örneği olan ‘memuriyet erki” için beslediği düşüncelerle paralellik göstermektedir:

         “Yorulmak ayıp değil, dedi. Herkes yorulur bu dünyada, insan olan herkes. Büyük adamlar bile, İsmet Paşa bile.”

         “Basamağa çökeceği sırada çöpçübaşı gözlerinin önüne geldi. İrkildi. Yeniden doğruldu. Hükümet adamına güven olmaz diye mırıldandı, sağı solu belli olmaz heriflerin. İçini çekti. Dokunsan ağlayacaktı.”

“Resim ile Elişi” adlı öykü ise Ahmet Elden olarak tanıtılan yalnız bir insanın pek de sağlıklı olmayan bir haleti ruhiye içerisindeki yalnızlığını konu alır.  A. Rodin’in “Düşünen Adam”ının bir poster olarak duvarda yer alması yazar tarafından bir benzeşme öğesi, pekiştirme argümanı olarak kullanılmıştır. Bu kadar somut bir gösterge olarak bu nesneye sıklıkla dönüş yapılması pek de hoş değil. Ancak öykünün sonunda yazar yaptığı bir hamleyle kendini bu konuda affettirmesini de biliyor. Buna döneceğiz. Ahmet Elden’in yalnızlığına ortaklık eden bir başka resimde onu cezbettiğini anladığımız bir çıplak kadın fotoğrafıdır.  Şazine isimli bir kadınla yaşadığı kırık gönül macerasıyla bu hale geldiği anlaşılan karakterin öykü içinde dinsel göndermelerle bir başka yönü de çizilir. Yine bir başka paşa olarak ‘Kemal Paşa’ imajı ve namaz kılarken bu imajı utanıp kapatan anne örneğinin aktarışı; düşünen adamdan mı yoksa anlatıcının kendisinden mi dinlenmektedir, işte burası bence net çizilmemiş. Bir başka dinsel gönderme ise İncil’deki tohum benzetmesi ve ‘İsa’dır. Bu ifade; öykünün başka bir yerinde geçen bahçe sahibi örneklemesiyle beraber düşünüldüğünde ‘olamamak’ fiilinin ‘sahip olamamak’ haliyle sarkacımsı ilişkisini hatırlatan bir psikolojik buhranı tanıtlar. Az önce bahsettiğimiz yazarın kendini affettirmesi meselesine gelince; öyküde cinsellik boyutu ne denli kalın harflerle çizilmiş olursa olsun; benim bir mastürbasyon sahnesi olarak gördüğüm final kısmı; gizil işlenmesi ve kapalı anlatı biçimindeki yer alışıyla oldukça dikkat çekici duruyor:

          “Şazine’nin alnı boncuk boncuk terlemiş, Şazine’nin gözleri yarı kapalı, dudakları aralık. Şazine… Şazine çok güzel… Şazine… Şazine… Şazine… Ahmet Elden titriyor, Şazine! Gözlerinden bir incecik damar çekiliyor, koptu kopacak! Bir karanlık çökmüş dört bir yana. Şazine, nerdesin? Ahmet Elden kımıldamadan duruyor. Bedeninin sıcaklığı boşaldı. Ahmet Elden üşüyor şimdi. Ahmet Elden çökmüş, gevşemiş. Ahmet Elden şimdi tıpkı düşünen adam: düşünmüyor: bütün düşünceler uçmuş beyninden. Bilincinde bir topal tümce dolaşıyor yalnız.”

“Eski Öykü”de; gittiği akraba evinde, aşık olduğu kız ve ailesi tarafından artık hoş karşılanmayan genç bir memurun hüsran dolu ziyareti anlatılır. Öykünün önemli addedilecek tarafı bu sebepsiz cephe alışın altında yatan sosyoekonomik faktörlerdir. Burjuva toplumunun ve serbest piyasanın harlandığı, girişimciliğin tavan yaptığı bir Türkiye’de artık ‘memur’ olmak cazibe taşımayan bir meslek biçimidir. Hikâyenin kahramanı –üstelik akrabaları ona borçlu olduğu halde- gittiği ortamda hoş karşılanmamakta hatta küçük görülmektedir. Ailesi Hacer’i kahramanımıza değil yeni düzeni temsil eden ve öyküde sadece adıyla tanıdığımız Haldun’a vereceklerdir. Bir dönüşüm yaşanmaktadır ve bu büyük dönüşümün küçük ölçekteki yansıması bir aile tablosu içinde verilmekte hatta mikro boyutta ise öyküde geçen eve yeni alınan radyo örneğinde canlandırılmaktadır. Öyküde maaş üzerinden yapılan kıyaslama aslında emekliliği olan küçük devlet memurunun bir tarafa; yüksek maaşlı cazip özel sektör elemanının bir tarafa savrulduğunu okurlara aktarılmaktadır. Geri dönüşü olmayan bir gelir uçurumunun elli sene öncesinden kara muştusunu okur gibiyizdir. İlki kaybetmiş ve devri kapanmıştır o dönemin koşulları içinde. Yücel; öykü içinde temel olarak tam da buna odaklanır:

         “Teyzem bir kırıtmadır tutturdu, iyice kartlaşmış, üstelik kırıtmaya hiç alışmamış kadınların kırıtması biraz soğuk kaçıyordu, radyodaki şarkılar gibi içini tırmalıyordu insanın Hacer’e döndü:

“Haldun’un aylığı ne kadardı, Hacer?” diye sordu.

Hacer’e baktım. Gözlerim karardı.

“İki bin! Dedi Hacer.

Osman omuz silkti

“Emekliliği olmadıktan sonra…” dedi

Hacer güldü. Teyzemle eniştem de güldüler. Osman’la ben gülmedik, ben üşüdüm.”

***

NOT:

(*) Bu yazının ikinci ve son kısmında kitabın diğer altı öyküsü olan; “Sümüklü böcek”, “Bir Küçük Resim”, “Katuşa Masalı”, “Haney Yaşamalı”, “Dokuz Ay On Gün” ve “Kelepçe” adlı öyküler işlenecektir.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here