Sosyal Medya Kullanımı ve Sorumluluklarımız | İlker Yıldız | Düşünce

0
831

İlker Yıldız

Sosyal Medya Kullanımı ve Sorumluluklarımız

    Bu yazıyı yazmaya karar vermemde son günlerde sosyal medyada karşılaştığım bir haber etkili oldu. Bu, Danimarka’nın Google, Apple, IBM ve Microsoft gibi dev teknoloji şirketlerinden sorumlu olacak dijital işlerden sorumlu büyükelçi atayacağı ile ilgili haberdi. Çeşitli gazetelerin internet sitelerinde geçen bu haberde benim dikkatimi çeken en önemli kısım Danimarka Dışişleri Bakanı Anders Samuelsen’in “günlük yaşamımıza etki eden” cümlesidir. Evet, sosyal medya günlük yaşamımıza o kadar çok etki eder hale geldi ki daha üç beş yıl öncesine kadar günlük yaşamımızı en çok etkileyen televizyon iken, onun etkisini dahi geride bırakmayı başardı. Günlük yaşamımızda çok fazla etkili olmaya başlayan sosyal medyanın, televizyona göre daha çok bağımlılık yaptığını söyleyebiliriz. Çünkü televizyon ile irtibatımız bir mekân ile sınırlıdır. Mesela ev içerisinde televizyon hangi odada yer alıyorsa, o odayı terk ettiğimizde televizyonun bizim üzerimizdeki etkisi de o ölçüde ortadan kalkmaktadır. Böylece televizyon ile olan tek yönlü irtibatımız, uzaktan kumanda mesafesinde bir mekân ve zaman bağımlılığı olarak kalmaktadır.

Oysa son yıllarda özellikle akıllı telefonların yaygınlaşması ile birlikte, insanın kendisi ile baş başa kalacağı bir zamanı dahi ortadan kalktı. Maalesef akıllı telefonlar vücudumuzun bir uzvu gibi olmaya başladı. Maalesef diyorum çünkü kendi uzuvlarımızdan daha çok akıllı telefonları kullanır olduk. Bu da kendisinden uzaklaşan ve çevresiyle sosyal etkileşimi azalan bir insan olmamıza sebebiyet vermeye başladı. Dikkat ederseniz şu ana kadar kullandığım bütün cümleler adeta teknolojiye esir olmuş, robotlaşmış olumsuz bir insan tanımlamasını ifade etmektedir. Günümüzde bu teknik/teknolojiyle kaçınılmaz olarak insanın ilgilenmek zorunda olduğu bir gerçektir. Benim kastettiğim teknolojiyi nasıl, niçin, nerede ve ne zaman kullanacağımız ile ilgilidir.

Microsoft’un kurucusu olan Bill Gates’in kendi çocuklarına on dört yaşına gelene kadar cep telefonunu yasakladığı ve teknoloji kullanımını sınırladığı bilinmektedir. Oysa tüketici olan bizler, bu teknolojileri üretenler kadar kendimize sınırlamalar koymuyoruz. Yeni çıkan bir akıllı telefonun özelliklerini, neredeyse bir günde üreticisinden çok daha iyi tanıyan tüketici olma konumuna geldik. Bu iyi midir? Tabii ki aldığımız bir ürünün özelliklerini bilmemiz iyidir. Ta ki o ürün size egemen olana kadar. Eğer metayı merkeze alırsak, zamanla insani yetilerimizi de kaybetmeye başlarız. Bir akıllı telefonun; kaç inç, kaç çekirdekli, kaç GHz işlemciye sahip, kamera özellikleri, Ram boyutu, dâhili hafıza boyutu, şebeke uyumu, radyo özellikleri vs. artık aile bireylerimizin sorunlarından daha önemli hale gelmeye başladığında asıl problem ortaya çıkmaktadır. Bu insanı farkında olmadan ruhsuzlaştırmakta ve mekanikleştirmektedir. Bunun farkında olmadıkça bu bağımlılıktan kurtulmamız da mümkün olmayacaktır.

XVIII. yüzyılda buharla çalışan makinelerin icat edilmesiyle birlikte,  bizim Sanayi Devrimi veya Endüstri Devrimi dediğimiz makine merkezli bir dönem başlamıştı. Fabrikaların kurulması ve makineler yardımıyla seri üretime geçilmesiyle birlikte toplumların da yaşam şekillerinde büyük değişiklikler olmuştu. Bu XVIII. yüzyıl değişim dönemi, aynı zamanda Batı’da XV. yüzyıldan itibaren adım adım kendisini hissettiren kapitalizmin de en çok ivme kazandığı dönemdi. Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkmasında en önemli etkiye sahip olan ise burjuva sınıfıydı. Bu sınıf yaklaşık olarak son üç dört yüzyıllık süreçte çok etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu sınıfın en önemli özellikleri: sermayeyi ele geçirme adına hırslı olmaları, gelenekle ve dinle olan bağlarını koparmaları, sömürgeciliği meşru görmeleri, hür sermayecilik ve köksüzlüktür. Ortaçağ Avrupa medeniyetinin ortadan kalkmasını ve “Yeni Çağ Din Dışı Avrupa Medeniyeti”nin kurulmasını sağlayan da yine bu burjuva sınıfı olmuştur. Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’ya göre; “Yeni Çağ Din Dışı Avrupa Medeniyeti”nin en bariz vasfı, tarihte ilk defa dine dayanmadığını iddia eden bir medeniyet olmasıdır. Dünya tarihinde bütün diğer medeniyetler ve kültürler kendilerini din kaynaklı görmelerine karşın, bu “Yeni Çağ Avrupa Medeniyeti” kendisini dindışı olarak kabul etmektedir. Kendisini dindışı olarak vasıflandırmasındaki temel etken ise sömürüyü meşrulaştırmasında yatmaktadır. Fransız ihtilalından sonra retorikleşen “ Liberté, égalité, fraternité; “ÖzgürlükEşitlikKardeşlik” sloganları ise daha sonraları tamamen din dışı bir hal almıştır. Bu da zamanla özgürleştiğini zanneden “birey”in yalnız kalmasına ve daha kolay yutulur lokma olmasına zemin hazırlamıştır. “Yeni Çağ Avrupa Din Dışı Medeniyeti”nin dünya halklarına vaat ettiği “ÖzgürlükEşitlikKardeşlik“in bir slogandan öteye gidemediğinin en önemli göstergesi sömürgeciliktir.

Ahmet Emin Dağ’ın, “Afrika’da Müslüman Azınlıklar” adlı kitabında aşağıda yer alan alıntı da bahsettiği gibi, “Yeni Çağ Avrupa Medeniyeti”nin dini bütün kurumlarından dışlamasındaki asıl sebep sömürüyü meşru hale getirmekti. Çünkü ne olursa olsun hiçbir dinin sömürüye ve kapitalizme müsaade etmeyeceğini bilmektedirler. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere çoğu Avrupa ülkesinin “ÖzgürlükEşitlikKardeşlik“ten ne anladığını, bu ülkelerin Afrika’daki uygulamaları açıkça göstermiştir.

    “Afrika’da Sömürge sisteminin yıkılmaya yüz tuttuğu sıralarda kıtanın siyasi haritası, adalar sayılmadığı takdirde 52 toprak parçasından müteşekkildi. İngiltere 20, Fransa 18, Portekiz 5, İspanya 4, İtalya 3 ve Belçika 2 bölgeyi işgal altında bulunduruyordu. İşte, parçalanan bu topraklar -büyük ölçüde- bugün sayıları 55’e varan Afrika ülkelerinin devlet sınırlarını oluşturmuştur. Yani Avrupa’nın sömürgeci ülkelerinin kendi sömürge sınırları, bugün hala yaşamaya devam etmektedir. Bu yeni ülkeler arasında sınır anlaşmazlıklarına, yer altı zenginliklerinin paylaşımına veya etnik ve dini sebeplere bağlı onlarca savaş yaşanmıştır. Müslümanlar da bu bölünmelere göre farklı ülkelerin vatandaşları haline getirilmiştir.”

Günümüze doğru yaklaştıkça, bugünkü bilgisayarların atası olarak kabul edilen tüplü hesap makinesi XX. yüzyılda icat edildikten sonra yeni bir çağa girilmiştir: Dijital Çağ. Bu çağ ile birlikte; kredi kartları, banka ATM’leri, televizyonlar, bilgisayarlar, bilgisayar oyunları, videolar, cep telefonları ve daha birçok dijital alet hayatımıza girmiştir. Bu teknolojik araçlar çoğu işimizi kolaylaştırmakla birlikte, kontrolsüz kullanımları nedeniyle günlük yaşamımızı olumsuz yönde işgal etmişlerdir. Bu teknolojik işgal sonucunda bozulan toplumsal ahenk, günümüzde hız ve haz merkezli yaşam halini almıştır. Bunca koşturmaca içerisinde kendine yabancılaşan insan, aynı zamanda toplumuna da yabancılaşmıştır. Bunun en belirgin yansımaları; Søren Kierkegaard, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi Varoluşçu (egzistansiyalizm) felsefenin önde gelen düşünürlerinin, umudun en büyük insanlık suçu olduğunu söylemelerinde gizlidir. Oysa bütün dinlerin vaaz ettiği ise umutsuz bir insan olamayacağıdır. İşte bu kadar kendine ve dine yabancılaşan insan dünya tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıya kalmıştır.

Bugün birçoğumuz tüketimlerimizin kendi tercihlerimizin sonucu olduğunu zannediyoruz. Oysa gerçek hiç de böyle değil! Kapitalizm kendi belirlediği üretimleri bize dayatmaya devam ediyor. Bizler ise seçeneksiz kaldığımızın farkına varamayacak kadar kendimizde değiliz. Seçeneksiz kaldığının ve bir dayatmaya maruz kaldığının bilincinde olamayan insan, ihtiyacı olanı değil “Kültür Endüstrisi”nin ürettiğini tüketmek zorunda bırakılmıştır. Kendi talebi dışında üretilen birçok şeyi tüketen insan, aslında simülasyonunu tüketmektedir. Ancak aklı ve duyguları köreltildiği için bunun farkına varamamaktadır.

Bizler için dışarıda birçok çeldirici unsur mevcut ve en önemli zamanımız olan boş zamanımızı bu dış çeldirici unsurların cazibesine kapılarak heba ediyoruz. Boş zamanı öldürülecek bir zaman olarak görmeye zorlanan insan, bu süreyi boş işlerle (gerekli olandan fazlasını tüketmekle) uğraşmaya ayırmakta beis görmemektedir. Oysa Ali Şeriati’nin söylediği gibi insan için en tehlikeli zaman boş zamandır. Bu boş zaman boşa geçirilecek zaman değildir; iş, uyku, yemek ve zorunlu olarak yapılması gereken işlerimizde geçirilen zamanın dışında kalandır. Yani en değerli olan, kendimize kalan zamandır. Zaman ancak bireysel hale geldiğinde bize ait olur ve bunu “süre” olarak ifade ederiz. Şahsiyet ancak bu süre içerisinde inşa edilir ve bu süre içerisinde ilmek ilmek örülür.

Pekâlâ, yukarıda ifade etmeye çalıştığım ve özellikle XV. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve XIX. yüzyılda zirveye ulaşan kapitalizmin (hür sermayecilik) günümüzdeki devamı nedir? Bunun cevabı “Tüketim Toplumu” ve her şeyin nicelikle ölçülmesidir. Günümüz tüketim çılgınlığı içinde sosyal medyanın fonksiyonu da önemli bir yer teşkil etmektedir. Birincisi her şeyi hız ve hazza göre yaşamak ve her alanda niteliksel kayıptır. Sosyal medya araçlarının birçoğunu kullanan insanın; kendini tanıyacağı, sorgulayacağı ve çözümler arayacağı zaman aralığı artık “like” karşılığında harcanmaktadır. Akıllı telefonlarımız artık hep elimizin altında olduğu için, sosyal medyadaki birçok paylaşımımıza gelecek beğenileri ve yorumları her zaman anında takip edebiliyoruz. Bunun olumsuz yanı ise aklımızın asli meseleler ile meşgul olması gerekirken, her daim akıllı telefonumuzda olmasıdır. “Acaba kaç kişi beğendi, ne yorumlar yazıldı” gibi. Paylaşımlarımızı çoğu şeyden daha fazla önemsemeye başladık. Çoğu kişinin paylaşımlarının da nitelikten uzak olduğunu düşündüğümüzde işin vahameti daha da üzücü hal almaktadır. Beğeni gelmediyse “neden bu beğenmedi, neden kayıtsız kaldılar, niye böyle yazdı” gibi duygu ve düşünce dünyamızı da sanal dünyaya kaptırır olduk. Kendimizi sosyal medya paylaşımlarıyla “var kılmaya” çalışıyor ve hakikat ile olan bağımızı da farkında olmadan kopartıyoruz. Benmerkezcilik ve bencilleşme alıyor başını gidiyor. Böylece nitelikli konuşmanın yani muhabbetin eksikliği de hissedilmemeye başlıyor. Çünkü ekrana yazılacak 140 karakter yeterli gelmekte ve paylaşılacak bir fotoğrafa yapılacak “like”lar her şeyden daha önemli görülmektedir. Böylece kendini sanal olsa da iyi hissettirecek bir ortamın olması kişiyi tatmin etmektedir. Özne olamayan bu kişiler sosyal çevresinde elde edemediği beğenilme, takdir edilme ve değer görme isteğini sosyal medya paylaşımlarıyla elde etme yoluna gitmektedirler. Bu aslında kısır bir döngüdür. İnsan sanal âlemde ne kadar çok vakit geçirirse o kadar kendine kapanmakta ve sanal bir ortam olduğu için de o kadar kendinden uzaklaşmaktadır. Bu kişiler aslında kendilerini 140 karakter veya bir resme hapsettiklerinin farkında değildirler.

140 karaktere hangi düşünce gerçek manasıyla sığdırılabilir ki? 140 karaktere sığdırılmaya çalışılan enerjisi olmayan kelimeler ve ruhundan koparılan dildir. Düşüncenin temelini dil oluşturur ve bu dili daraltmak ise düşünceyi kısırlaştırmaktır. Bu sebeple de kelimelerin gücünün ve sayısının azaltılması, dilin kuvvetinin yitirilmesine sebebiyet vermektedir. Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’nın ifade ettiği gibi dilimizi kaybediyor ve dilimizi kaybettikçe de düşüncelerimiz kısırlaşıyor. Aristo dahi 2500 yıl önce insanın en önemli özelliğinin dil olduğunu söylememiş miydi? Hani insan topluluğu sürekli olarak ilerliyordu! Burada lineer tarih anlayışını çürüten bir gerçekle de karşılaşıyoruz. Tarihsel olarak tekniğin gelişiminden söz edebiliyorken, benzer şekilde bir gelişimin insanın dil ve düşünce dünyasında görememekteyiz. Oysa lineer tarih anlayışına göre tarihin her aşaması bir önceki aşamasından daha üstün ve ileri olmalıydı. Ancak söz konusu lineer tarih anlayışına günümüz çerçevesinde bakacak olursak; lineer tarih anlayışı teknoloji konusunda kabul edilebilirken, asıl olan insan söz konusu olduğunda ise dil ve düşünce meselesinde olduğu gibi geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü teknoloji insanı konformizme sürüklemekte, bu da dil ve dilin doğal bir sonucu olan düşüncenin gerilemesine sebep olmaktadır.

Konformizm her varlık adına tehlikeli olduğu gibi insan için de durum aynıdır. Tehlikesi, insanın çaba gerektiren bütün alanlarını önemsizleştirmesi ve sadece ekonomik temelli ihtiyaçları insanın merkezine yerleştirmesidir. Bu da insan olma vasfının en önemli ayırıcı özellikleri; dil ve düşüncenin arka plana atılması demektir. Beşer ile insan arasındaki farkın en temel göstergesi olan kendini ifade etmek ve anlamlandırmak gittikçe olanaksız hale gelmektedir. Dilin ve düşüncenin kısırlaştırıldığı, insanın insani olan ile irtibatının koptuğu, niteliksiz paylaşımların yapıldığı sanal dünyada yeni bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Bunu çocuklarımızda, gençlerimizde ve hatta büyüklerimizde dahi görebilmekteyiz: AVM ve tüketim merkezli bir insan prototipi gibi tek tipleşmeye doğru giden kitle insanı ya da özne olmayı başaramayan nesne insan!

Bu olumsuz gidişata dur diyebilmek için herkesin kendi çapında katkıda bulunması gerekmektedir. Kimileri belki de benim gibi çözümü kolaya kaçarak akıllı bir telefon almamakta buluyor olabilir. Ama bu da bir yere kadar? Elbet bir gün akıllı olmayan (!) telefonlar piyasada kalmayacak ve benim gibiler mecburen kapitalizmin dayatmalarına asgari ölçüde de olsa boyun eğecektir. Ama bu tüketim asgari ölçüde olduğu müddetçe, kapitalizm de istediği miktarda metayı üretemeyecektir. Böylece kapitalizm tüketen insan ve kitle toplumundan mahrum kalacaktır. Kendi ürettiğinin karşısında kapitalizm çözümsüz kalacak ve bu boykotun sonunda büyük bir yara alacaktır.

Evet, bahsettiğimiz gibi teknoloji ve bununla birlikte gelişen sosyal medyanın zararları tahmin ettiğimizden de çok fazla. Ama asıl mesele bizim bu olumsuzluklara karşı ne yaptığımızdır. Teknolojinin iyi kullanılamamasından dolayı ortaya çıkan tek tipleşme ve insani olandan uzaklaşmanın, bizatihi teknolojinin kendi araçlarını nitellikli şekilde kullanmakla birlikte ortadan kaldırılabileceğine inanıyorum. Bu, bir paradoksmuş gibi görünse de Rene Guenon’un bahsettiği gibi; teknolojinin insan üzerindeki olumsuzluklarının ortadan kaldırılmasının yolu, aynı zamanda teknolojinin kendi içerisinde saklıdır.

Asıl mesele belki de şu olmalı: teknoloji mi bize hâkim, biz mi teknolojiye? Veyahut biz mi teknolojiyi kullanıyoruz, yoksa teknoloji mi bizi kullanıyor? İşte buna verebileceğimiz cevap kendi irademizin ne kadar sağlam olduğunu da ortaya koyacaktır. Günümüzde teknolojinin bize sunduğu imkânları göz ardı edemeyiz; buzdolabından, çamaşır makinesine, ütüden çay makinesine, elektrik süpürgesinden elektrikli çırpma makinesine kadar birçok ev işlerinin işini kolaylaştıran teknolojinin nimetlerinden her gün yararlanıyoruz ve yararlanmaya da devam edeceğiz. Ancak teknolojinin olumlu yanlarıyla birlikte olumsuz olan birçok yanını da aldığımızı unutmamalıyız. Örnek verecek olursak bunların en başında televizyon geliyordu. Geliyordu diyorum çünkü artık televizyonun zararlı etkilerinden çok daha zararlı etkiye sahip bilgisayar, akıllı telefon ve tabletler liderliği ele geçirmiş durumdalar. Beraberinde yeni hastalıklar da getirdiler ve yoğun tedavi gerektiren bağımlılıklarla birlikte yaşamımıza hızlı bir şekilde girdiler. Milyonlarca insan şu an teknolojinin esiri durumunda. Toplumun en temel unsuru olan aile mefhumu bu olumsuz tesirlerin sonucunda yozlaşmaya ve değer kaybetmeye başladı. Evlerimiz sıcak bir yuva atmosferinden uzaklaşıp ayrı ayrı yemek yenilen ve uyku uyunan bir otel havasına büründü. Anne ve baba olmak sadece çocuğuna temel ihtiyaçları karşılamak ve konfor yaşatmak haline geldi. Evlerimiz aile fertleri arasında duygusal bağı kuvvetlendirici olmaktan uzak, kaliteli zaman geçirmekten mahrum, muhabbet edilemeyen ve birlikte sıcak yemek dahi yenilemeyen bir hal almış durumda. Dolayısıyla da çocuklar aile terbiyesinden uzak ve sadece maddi ihtiyaçları giderilmekle yetinilen bir unsur haline geldiler. Bazı evlerin içerisinde yüz yüze iletişim kurulmadan, telefon ve mesajlarla yetinilen bir iletişim söz konusu olmaya başladı. Kaybedilen zaman ve bununla birlikte çocuklarımızdır. Hemen her çocukta tabletten, cep telefonundan ve internet üzerinden oynanan oyunlar sebebiyle; dikkat eksikliği, bedensel ve psikolojik rahatsızlıklar, bencillik ve tatminsizlik gibi birçok olumsuz özelliğin giderek arttığını üzülerek görmekteyiz. İkili ilişkilerde kullanılan cümleler dahi kısa ve anlamsız olmaya başladı. Bu şekilde insanlar arasında iletişim kurulması mümkün değil. Toplum olarak sözün gücünün ve enerjisinin önemini tekrardan hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu pratik alanda uygulamaya geçiremediğimiz müddetçe kendi medeniyet düşüncemizi inşa edemeyeceğimiz bir gerçektir.

Bütün bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması adına en önemli çaba yine bu teknolojiyi kullanan bizlerden gelmelidir. Sosyal medya ortamında toplumun niteliğini arttırıcı programlar ve paylaşımlar yapılarak bu olumsuzluklar ortadan kaldırılabilir. Yıllar önce TRT’de izlediğim Ramazan Ayı özel programından birine katılan Prof. Dr. Sadettin Ökten’e program sunucusu şu soruyu sormuştu: “Neden biz yeni Mimar Sinanlar yetiştiremiyoruz?” demişti. Prof. Dr. Sadettin Ökten‘in cevabı da şu olmuştu: Çünkü toplumumuzun yeni Mimar Sinanlar yetiştirecek ve dâhileri deha yapacak olan enerjisi yok demişti. İşte o zaman bir kez daha anladım ki toplumumuzun her alanda nitelikli hale gelmesinde enerjisinin yeni Mimar Sinanlar yetişmesini sağlamasında her ferdin üzerinde bir sorumluluk vardır. Bu da kendi kaynaklarımızı ve klasiklerimizi okumak, sonra diğer Batılı kaynakları okumak ve bunun üzerine mütalaa etmekten geçmektedir. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun “Sorunların Peşinde” adlı eserinde bahsettiği gibi; “Öncelikle kendi tarihimizi sahiplenmeliyiz. Bu da yerlileşmekle mümkün olabilir. İlgilendiğimiz şeyin kendi tarihimiz olduğunu unutmamalıyız. Yerlileşme, yerli bir mevkif, yani duruşa sahip olmakla gerçekleşir. Mevkif sahibi olmak, psikolojik ve ahlâki bir durumdur, dolayısıyla şahsiyeti şart koşar. İkincisi, maksadımız olmalı; bu da siyasi bir tavırdır ve mensubiyeti şart koşar. Son olarak, bir manzumemiz olmalı, bu da nazari bir çabayı gerektirir ve dolayısıyla ehliyeti şart koşar. Yani mevkif, maksad ve manzume ile bunların şart koştuğu şahsiyet, mensubiyet ve ehliyet. Bunlar birbirini zorunlu kılar. Gerisi de kendiliğinden gelir.”

Toplumsal enerjimizin nitelikli bir şekilde artışını sağlama gayreti içerisinde olan yaşayan önemli değerlerimiz; Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı, Prof. Dr. Sadettin Ökten, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Kemal Sayar, Prof. Dr. Ekrem Demirli, Doç. Dr. Fatih M. Şeker, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Prof. Dr. Besim Dellaloğlu gibi hocalarımızın sadece kitaplarını okumakla kalmayıp, katıldığı programları, ders videolarını, sosyal medya paylaşımlarında yer alan yazılarını da takip etmeye çalışıyorum. Böylece kendi niteliksel gelişimimi arttırmaya çalışıyorum. Çünkü bir toplumun enerjisini arttıracak olan, o toplumun tek tek fertlerinin niteliğidir. Kendimce Facebook başta olmak üzere sosyal medyayı nitelikli kullanmaya (kitap paylaşımı ve sporun her alanında ki Milli Takımlarımızdan haberleri) çalışarak, toplumumuzun enerjisinin nitelikli şekilde artışında katkıda bulunmaya özen gösteriyorum. Sosyal medyanın bütün olumsuzluklarını ortadan kaldıracak en önemli panzehirlerin başında her ferdin sosyal medyanın nitelikli hale gelmesinde göstereceği gayretlerdir. Çünkü bizim asıl halletmemiz gereken problem niceliksel değil nitelikseldir. Ancak bu özeni gösterdiğimiz müddetçe toplumsal bütünleşmemiz ve toplumsal enerjimizin artmasında katkıda bulunabiliriz. Her imkân nitelikli bir şekilde değerlendirildiği müddetçe aynı zamanda da bir fırsattır. Herkes kendine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.

Sosyal medya paylaşımlarında yukarıda bahsettiğim özeni gösteren ve nitelikli paylaşımlar yapan “facebook arkadaşlarım”ın bazı güzel paylaşımlarından örnekler vermek isterim.

 

  • Yeni çıkan kitapların tanıtımı, okunulan kitaplardan yapılan alıntılar ve kitap değerlendirmeleri
  • Dergilerde ve internet ortamında yayınlanan köşe yazıları, makaleler ve şiirler
  • Yayınlanmamış ham makale özeti, denemeler ve şiirler
  • Çeşitli felsefe, edebiyat, bilim ve sanat vb. videoları
  • Nitelikli eleştiri yazıları
  • Sanatsal etkinlikler ile ilgili bilgilendirme duyuruları
  • Sporu nitelikli hale getirme adına yapılacak duyuru, istatistikî bilgiler ve yazılar.

 

Yukarıdaki paylaşım örneklerinin dışında daha başka başarılı örneklerle de sosyal medyada karşılaşmaktayız. Bu tür güzel örnekler kendi gelişimim adına da çok faydalı olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Nitelikli paylaşımları gören diğer sosyal medya kullanıcılarının da benzer paylaşımlarda bulunmaya başladığını ve nitelikli bir ortam oluştuğunu görebilmekteyiz. Kaba sözlerin, argo kelimelerin ve hatta küfürlerle dolu cümlelerin yer aldığı sosyal paylaşımları okuyan her insanın ise edebinde bir eksilme olabileceğini de hesaba katarak toplumsal enerjimizi arttırıcı orijinal paylaşımlarda bulunmamız gerektiğini ve daha da ileriye giderek bunun üzerimize düşen bir sorumluluk olduğunu düşünmekteyim. Kendimize dair orijinal yeni şeyler söyleyebilmek için de kendimize ait bir derdimizin olması gerekmektedir. Ancak bu, her alanda olduğu gibi sosyal medya alanında da sorumluluk taşımakla gerçekleşecektir. Prof. Dr. Besim Dellaloğlu’nun söylediği gibi: “Orijinal kelimesinin asıl anlamı kökene dair olandır. Buradan şu sonucu da çıkartabiliriz: Kökene dair bir derdi olmayan, orijinal de olamaz.”

Eleştiri Haber, 15.07.2017

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here