Sezai Karakoç’ta “Kartal” Metaforu | Fatih Çodur

0
374

SEZAİ KARAKOÇ’TA “KARTAL” METAFORU /FATİH ÇODUR

Sezai Karakoç, fikir ve düşünce yazıları ile şiirleri yanında hikâyeler de yazarak bir bütün olarak poetikasını genişletme/açımlama/bir araya getirme çabası içinde olmuştur. Bu anlamda şiirlerindeki imgesel ağırlık hikâyelerinde de görülür. Bilhassa şiirlerindeki yoğun hayvan imge ve sembolleri, hikâyelerinde de kendisine yer bulmuştur.

“Meydan Ortaya Çıktığında 1” isimli hikâye kitabında, hikâyenin sonundaki “Kartal” metaforu, Karakoç’un “Diriliş düşüncesini” bütünsel olarak ele alan, çevreleyen ve “Diriliş düşüncesine” getirilmiş çok iyi bir örnektir. Elbette bu durumu hemen hemen diğer hikâyelerinde de görmek mümkün.

Yıkılmış, tarumar edilmiş ölü bir kentin üzerinde uçan Kartal hem gökyüzünü, yani kutsal olanı imgeler; hem de yeryüzü kentini kirleten hatta yok eden “insan”ın karşısına yüce olandan hareketle dik bir duruş, asil bir kanatlanış ve onurlu bir bakış olarak çıkar.

Varlığının özünü güneşin varlığı ile tarif eden ve eşleştiren Kartal, insanların yeryüzü ile ilintili küçük hesaplarına ve kirli bağlarına yanaşık ve yapışık olmaktan fersah fersah uzak bir varlık bilincidir ve o bilincin simgesidir. Kartal’ın yeryüzü ile ilgili düşünceleri hikâyede, “Onun için, dünyada hayatı yaşanmaya değer kılan tek şey, güneşin doğuşunu görmekti. Yeryüzü küçük, alçak pürüzlü bir şeydi.”(s.70) sözlerinde karşılık bulur; yeryüzünde olup bitenler Kartal’ın düşüncesiyle, “Ufak tefek şeyler, ufak tefek!”(s.70) diye tanımlanır. Biraz önce değindiğimiz söz konusu varlık bilinci, “güneşin doğuşu” ile iç içe anlatılır ve şekillendirilir. Güneşle aynı çizgide ve aynı boyuttadır Kartal ve yeryüzü ile gökyüzünün buluştuğu noktada yaşamını idame ettirir. Bu durum hikâyede şu cümlelerle ifade edilmektedir:

Kendi cinsinden bir şey olduğuna inanıyordu güneşin. Aynı kanı taşıyorlardı her ikisi de damarlarında.”(s.69)

Elbette bahse konu varlık bilincinin güneşin ışıkları ile ilişkilendirilmesinin altında yatan mesaj kartalı Kartal yapan özelliğin yükseklerde uçuşu değil, varlığının kaynağını güneşten, onun ışığından almasıdır. Aynı sayfadaki “Kendisi yeryüzünün en yükseğinde dururdu, güneşse gökyüzünün.” ibareleri de, Kartal’ın güneşe olan yakınlığının yani ikisinin durduğu noktadaki birleştirici unsurun “yakınlık” olduğunun göstergesidir.

Yeryüzünden, aşağısındaki yeryüzünden umudunu kesen Kartal, gökyüzüne daha da yükselecek ve üzerindeki kara bulutları aşarak, güneşin varlığında kaybolup gidecek, yepyeni bir dirileşe doğru kanatlanacaktır. Kartal, dayanılmaz derecede acı ve kirli olan yeryüzüne baktıkça bu emelle yanıp tutuşur ve bunun gerçekleşmesi için can atar, varlığını varlığından aldığına daha da yakın bir noktada uçmak ister.

Hikâyedeki Kartal metaforu aslında dünya kentini kirleten, bozup mahveden ve kendi sonunu kendi elleriyle hazırlayan “insan”ın yıkıcı tavrına ve hatta bu “insan” olgusuna direkt olarak getirilmiş bir eleştiridir. Satır aralarında insanı ağır biçimde Kartal’ın söz ve düşünceleri üzerinden eleştiriye hatta yargıya tabi tutan yazar, bu tutumuyla bir bakıma “insan”dan uzak durmanın hikâyesini yazmıştır. “Ancak insanın ulaşamadığı yerler temizdi. Ve insanoğlunun ulaşamadığı gökyüzü temizdi. Ve ancak, doğan, bir dağın ucundan çıkan yakıcı güneş temizdi.”(s.71) ve “Hele insanlar, yeryüzünün en aşağılık varlığı gibi gelirdi kartala.”(s.70) diyerek temiz kalmanın yani gerçek manada insan olmanın ipucunu “insandan uzaklaşıp ulu olana; gökyüzüne, güneşe yakın olmak” şeklinde vermiş ve insanı kartalın bakışıyla “aşağılık” olarak betimlemiştir. Yeryüzünde bozgun yaratan insandır elbette bu, alt insan, aşağı insan, belki hayvandan daha alt mertebe olarak tanımlanan “esfel-i sâfilin”den olan… Çünkü insan, güneşin yeryüzüne sunduğu aydınlığı; yani tüm varlığı çevreleyen o yüce ahlâki değerler sistemini bile bozmaya ve etkisizleştirmeye kast etmiş, bunu yaparak da sınırlarının çok çok üstüne çıkmış, olması gerektiği konumun çok çok altına düşmüştür.

Bu noktada “Kartal”, karşımıza o “yüce ahlâki değerler sistemi”ne ulaşma bilincini diri tutma, diğer bir değişle “Diriliş Düşüncesi” olarak çıkmaktadır. Aksine bu diriliş bilincinden anbean uzaklaşan insan yaptıklarıyla kendi dünyasını, yeryüzünü yağmalamış; yüce olanın koyduğu kıstasları ve değerler sistemini göz ardı edip yok sayarak belki de kendisini güneşin eşi benzeri olarak gördüğüne kendisini şahit kılmıştır. Öyle ki hikâyede Kartal’ın güneşi görme umudu son raddeye gelmiş, bu da onun öldüğü zannına bile kapılmasına neden olmuştur. Fakat hikâyenin sonunda, “…simsiyah bir karaltı hâlinde de olsa, güneş hâlâ deviniyordu.”(s.74) sözleriyle Kartal, umudun tamamen kaybolmadığını, son nefeste de olsa güneşin görülebileceğini ima eder. İnsan için hâlâ bir umut vardır. Kartal hikâyesinde insan için yüzünü yüce olandan(Güneş) ve yüce olanın belirlediği değerler sisteminden(Güneşin saçtığı aydınlık) çevirmedikçe hâlâ “insan” olma umudunun devam ettiğini, onun uçuşunun son nefesine kadar süreceğini ve güneşin doğuşunun bir gün gerçekleşeceğini görmekteyiz.

Sezai Karakoç, Kartal metaforu ile insan’ın yeryüzü yani dünya hayatı ile gökyüzü yani Yaratıcıya olan yakınlığı(bir bakıma ahiret hayatı)  arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin nerdeyse sıfıra indiğini açımlamış ve örneklendirmiş, bunu yaparken de ne poetikasından ne de Diriliş Düşüncesinden ödün vermeden Diriliş Kenti’nin bütün parçalarını harmanlamıştır. Göklerde uçan da yerlerde sürünen de insandır aslında. İkisi de Kartal’dır. Hikâye bu anlamda insanın kendine bakışı ve kendisine yönelttiği sağlam bir eleştiri olarak da okunabilir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here