Serpil Tuncer’in “Filler Ölüme Yalnız Gider” Adlı Hikaye Kitabı Üzerine Yazdık…

0
150

Mustafa Nurullah Celep

SERPİL TUNCER’İN “FİLLER ÖLÜME YALNIZ GİDER” ADLI HİKÂYELER TOPLAMINA İZLEKSEL AÇIDAN BİR BAKIŞ DENEMESİ

Serpil Tuncer’in Filler Ölüme Yalnız Gider adlı hikâye kitabı, tutkudan aşka, bireysel insanlık durumlarından sayrılık hallerine ve sonsuzluk arayışına kadar yoğun emeklerle kurgulanmış nitelikli metinlerden oluşuyor. Bugüne kadar 5 hikâye kitabı inşa etmiş olan Tuncer, bu kitabıyla da artık “ustalık dönemi” diyebileceğimiz bir eserle okuyucu karşısına çıktı.(*)

Tuncer’in bu son hikâye kitabına genel olarak baktığımızda izleksel açıdan öne çıkan bazı temlerin ağırlık teşkil ettiğini görürüz. Bunları sırasıyla ifade edip kategorilendirecek olursak;

Aldatma Temi

Aldatma olgusu, günümüz dünyasının da temel problemlerinden biridir. Toplumsalın aile atlasında sıkça karşılaştığımız/tanık olduğumuz bir olgudur aldatmak. İki karşı cinsin bir şekilde yaşadığı bu sorun, bugün Türk aile sisteminin kangren olmuş yaralarındandır. Peki, hikâyeci bu olgu karşısında nasıl bir tutum/tavır belirlemelidir? Bugünün hikâyecisinin aldatma sorununa bakışı metin ve yaratıcılık boyutunda nasıl olmalıdır? Türk Hikâyecisi bir toplum ve dünya içinde yaşadığına göre bu soruna vareste bir tutum belirleyemez, bigâne kalamaz. Kalmayacaktır. İşte Serpil Tuncer’in toplumsala bakan penceresi budur, bu veçhededir. Tuncer de bir toplum içinde yaşadığına göre bu toplumsal problematiğe duyarsız kalması düşünülemez. Ancak Tuncer’in bu sorunu algılayış biçimi, sorunu tespit edip betimlemekle sınırlıdır. Bu soruna dair bir çıkış yolu önermez Tuncer. Böyle bir problem var, der. Demekle kalır. Oradan bir çözüm önerisi sunmaz, bir kanal açmaz. Hikâye kişilerinin ruh hallerini ve dramlarını betimlemekle kalemini sınırlar. Bir düşünsel bakıştan yoksundur. Bir düşünsel zeminden doğru hareket etmez. Daha somut yazacak olursak; “Sinekler de uyur” hikâyesinde (s.9) Kamuran’a bir sırrını açığa çıkartan ve eşi Rasim’i aldattığını söyleyen anlatıcı, Rasim’den neden yeter derecede sevgi görmediğini, Rasim’i neden aldattığını, neden başkasında sevgi aradığını açıklamaz, ifade etmez. Bu hususta Rasim’e eleştirici bir bakış getirmez. Ya da biz bu aldatma olgusu karşısında (doğru-yanlış) hangi tarafta yer alacağımızı bilemeyiz. Tuncer’in hikâyelerinde okuyucu, aldatma olgusunun doğruluğuna veya yanlışlığına dair herhangi bir ahlaki önerme ile karşılaşmaz. Deyim yerindeyse Tuncer’in hikâye kişilerinin algı dünyasında aldatma olgusu, bir sorun ve daha doğru bir deyişle bir dram olarak vardır. (Dram iki tercih arasındaki çatışmadan doğar) Bir başka söyleyişle, bu soruna hikâye kişilerinin bakışı, mevcut baskılanma, yetersizlik halleri ve duygu durumları karşısında bir kaçış yolu arıyor, yorumunda bile bulunabiliriz. Bu bağlamda hikâye kişilerini aldatmaya yönelten temel yedici ve sürükleyici güç ve etken de “tutku”dur, diyebiliriz. Bu tutkuya bir örnek de aldatma temi çerçevesinde şekillenmiş olan “Dost’a mektup” hikâyesidir.(s.17) Bu hikâyede de avukatın mahkûma olan aşkı tutku derecesindedir. Bu hikâyede de temel belirleyici olgu, aldatmadır. Şunu diyebilir, şu çıkarsamada bulunabiliriz: Serpil Tuncer’in hikâye kişilerinin genel karakteristik vasfı, tutkulu oluşlarıdır.

Tutku ve aşk

Geneli itibariyle Filler Ölüme Yalnız Gider adlı hikâyeler toplamında öne çıkan ve belirleyici olmuş (metinlerin merkezini oluşturan anlamında belirleyici) temel izlek “aşk”tır desek yeridir. Burada aşkın tebarüz ediş biçimi de “tutkuyla bağlanma” şeklindedir. Yukarıdaki cümlelerde bahsettiğimiz örneklerin dışında “Kameralar” ve “Bıçağın Yarası” hikâyelerine dikkatinizi çekerim. Hakeza Mezar Konuşmaları hikâyelerindeki yeraltı anlatılarında da hikâye kişilerinin bir zaman birbirlerine tutkuyla bağlandıklarına tanık oluruz. Bu arada Mezar Konuşmaları’ndaki dizi hikâyeler de bugünün hikâyeciliğinde “yeni bir hikâyeci algısı”nı haber verir okuyucuya. Dosto’nun Yeraltından Notları’nı da anımsatan bu devam hikâyeleri, gerçeklik algımızı ters yüz eden, sarsan, sarsalayan bir bilinçle yazılır. Tutku ve aşk temlerinin izini sürecek olursak; Kameralar’da mesela yine bir aldatma temi temel belirleyen olarak metin kurgusunda tebarüz eder. Aldatma olgusuna rağmen işleyen duygu, tutkudur diyebiliriz. Bu anlamda Tuncer’in hikâye kişilerinin bir diğer temel özelliği korkusuz ve cesaretli oluşlarıdır demek mümkündür. Bu hikâye kişileri verili dünyanın kurallarına bilinç ve tercihler noktasında başkaldırmış bir psikolojik yapıya sahiptirler. Geleneksel ve göreneksel dünyanın tersine hareket ederler bir bakıma. Duygularına göre bir hareket tarzı belirlemişlerdir ve geneli itibariyle mutsuz kişilerdir bunlar. Mutsuzluklarına sebep, mutluluk arayışlarıdır. Veya bu kişiler, var olan dünyanın sınırlayan baskısına yönelik bir çıkış yolu arayışındadırlar. Ve “Bıçağın Yarası” (s.89) bu toplam içinde okuyucu nazarında en fazla etkiye sahip bir hikâye olarak kayıtlara geçmiştir. Burada da temel belirleyen olarak “tutkulu bir aşk”, imgesel değeri ve etkileyiciliği ile bu satırlarının sahibini de en çok sarsan bir metin olması hasebiyle eşsiz değerde bir ustalık eseridir. Burada Tuncer’in metni kurgulama ve etkiyi vermeye biçimi ve derecesi olarak şık bir kavrayış tarzına, okuyucuyu tam duyarlık yerinden yakalama noktasında incelikli bir bakışa ve etkiye sahip olduğunu ifade etmek durumundayız. Burada Sayın Tuncer, bugünün Post Öykücüleri gibi metin-içi kurmaca oyunlarına başvurmadan klasik ama yeni ve zarifane bir bakış ve kavrayış biçimini de gözeterek oldukça etkili bir hikâye yazdığını ifadelerimize ekleyelim.

“- Ne ola ki Osman? Ne oldu sana böyle?

-Git de evden oğlanı çağır. Gelsin de karpuz sergisinde dursun. Yine bıçağın yarası azdı.” (s.93)

Taşıran Damla: Son Ütücü

Buraya kadar yazdıklarımız en nihayetinde bireyselin sınırlarında olup bitmiş, bireysel dünyayı ilgilendiren konulardır. Münferit olaylardır. Ya da bireyin sınırlı evrenini ilgilendiren temlerdir. Bu anlamda Tuncer’in yazdığı hikâyelerinin toplumsal bir çerçevesi, toplumsal bir bağlamı ve düşünsel alt yapısının olmadığını söylemek durumundayız. Yukarıda “çıkış yolu” önerme ve ahlaki bir hüküm cümlesine ulaşamama gibi düştüğümüz şerhlerin bu alt yapı ve çerçeve ile bağlantılı konular olduğunu ifade edebiliriz. Bu bağlamda Tuncer daha çok bir “durum hikâyecisi” olarak tebarüz eder bu toplamda. Bu tespitin bir tek istisnası var ki o da “Son Ütücü” hikâyesidir.(s.113) Bu, son derece etkili bir olay hikâyesidir. Behram’ın ustabaşı Meliha’ya başkaldırısı, bireyselden toplumsala açılan bir eleştiri örneğidir aynı zamanda. Bir diğer deyişle statüsel baskıya karşı bireysel bir tepki örneğidir. Bireyselin ve toplumsalın sabrı bir noktadan sonra tükenir ve taşar, demektir bu. Cemal Süreya’ya atıfla “bir taşıran damla” hikâyesidir. Taşıran damla, müdahaledir, öfkedir, tepkidir, başkaldırıdır. İşte bizim asıl ihtiyacımız olan hikâye algısı, gerçeklik vurgusunun öne çıktığı olay eksenli bu tarz hikâyelerdir. Yazılması gereken hikâye budur. Ya da kurgu oyunlarına başvurmadan kitabın ortasından konuşan bu tarz hikâyelerdir. En nihayetinde “Son Ütücü” hikâyesi de zulmü karşı bir tepki biçiminde gelişir. Taşıran damladır.

Peki, bugünün öyküsünde olan nedir? Bugünün öyküsü, bireyselin soyut ikliminde, sıkıntının bunaltıcı atmosferinde ve deneysel fantastik bir evrende gerçeklikle bağını koparmış vaziyette, süt liman durumdadır. Durumların içindeki “düşünce özü”nü de keşfe çıkmaz günümüz öykücüsü. Durumu betimlemekle yetinir. Tikelden tümele, özelden genele, bireyselden evrensele doğru bir kanal, bir kapı ve bir pencere açma adında soylu bir tutumu ve kaygısı da yoktur. Ân’ı işaret etmekle yetinir. Ân’ı işaret edişi, yana yakıla çeşitli sorunlarla bunalan bizlerin, Türk okur-yazarının hayatına bir açılım sunmaz. Ân’ı betimlerken aşırı estetikçi tavır, hayattan kopuklukla neticelenir. Bir meselesi yoktur. Günümüz öykücülüğü meselesiz bir öykücülüktür. Bu ise başlı başına bir köksüzlük ve bunama halidir. Hayattan köklenmeyen bireysel öykülerden bize ne? Zaten kitle iletişim araçlarından, medyadan, sosyal medyadan, TV, gazete ve sanal âlemden üzerimize her an, her dakika, her saat hunharca olumsuzluklar pompalanıyor…

Bize bu bireysel sorunlar yumağından çıkış yolu öneren hikâyeler lazım. Klasik ölçülerde ama yenilikçi algıyı da gözeten, hayatlarımıza yeni pencereler açan, yeni bakış açıları öneren, yeni açılımlar getiren, bize Türkiye’de yaşadığımızı hissettiren, meselelerimizle bağlantılı olay temelli işleyen hikâyelere ihtiyaç hissediyoruz. Son Ütücü Behram, meseleyi kökünden hallediyor bu durumda. Bu baskının, bu zulmün de bir sonu vardır, diyerekten bizatihi hikâye kişisine müdahale ediyor, hareket ediyor. Bugün en çok hareket eksenli hikâyelere ihtiyaç var. Oysa edebiyat dergilerindeki öykülere baktığımızda gördüğümüz manzara şudur: Yüzeysel bir denizde, hareketsiz duran hayalet öykü kişileri ile karşılaşıyoruz daha çok bu metinlerde. Soyut ve içrek, gerçekliğin massedildiği veya görünmezleştirildiği, türlü çeşitli anlatım teknikleriyle öykünün metne, metinselliğe ve deneysele indirgendiği içi kof öykülerdir okuduğumuz. Bugünün insanının anlam evreninde bir karşılığı yoktur. Sadece yazarını ilgilendiren, bireyselin kıstıran ikliminde yaşayan etsiz buutsuz (boyutsuz mu demeliydim) soyut ve bir biçimi, bir tavrı ol/a/mayan, hayata yönelik somut bir müdahale ve mücadeleden yoksun, psikolojik açmazlarla malul depresif kişiliklerdir bunlar. “Son Ütücü” bu bağlamda bir istisna teşkil eder ve yüzümüzü ağartan cinstendir.

Bu anlamda Son Ütücü hikâyesinin Ömer Seyfettin sonrası olay hikâyeciliğine günümüzden bir örneklik olarak sunulmasını öneriyorum. Kimse “Ben Ömer Seyfettin’in bugün gördüğü rüyasıyım” demesin.(**) Komik kaçıyorsunuz… Ömer Seyfettin sizin bugün yazdığınız fantastik örgülü bilinçaltı ve gerçek üstü metinlerinizi görse Türk Edebiyatı’ndan aforoz ederdi. Bugün Ömer Seyfettin’in gördüğü rüya, olay eksenli hikâyeleriyle Mustafa Kutlu, Yahya Arslan, Selvigül Kandoğmuş Şahin, Fatma Türkdoğan, Selma Kavurmacıoğlu, Aydan Yıldız Güneş, Cesur Gültekin ve Serpil Tuncer gibi mesaj kaygısı da taşıyan metinlerin sahipleridir. “Son Ütücü” buna örnektir.  

Bir öneri ve bir eleştiri

Serpil Tuncer’in bu son kitabındaki ilk hikâyelere baktığımızda orada akan bir kötücül-habis bir damarın varlığına tanıklık ediyoruz. Habis damar, Günümüz Türk Hikâyesine Modern Öyküden tevarüs etmiş hastalıklı bir damardır. Bu damarı Fransız Edebiyatının “modern sanatçı imgesi”nin bir yansıması olarak görüyorum. Tuncer’e bu dip akıntıyı sağaltmanın yolunu bulmasını öneriyorum. O da bir Sait Faik iyimserliği olabilir ancak. Bu bağlamda Tuncer’e 1940’lı yılların yaşama sevinci ve insanlık sevgisiyle dolup taşan anlatıcılarını da önerebiliriz. Örnek vermek gerekirse;

“Diyojen Raskolnikov’a Karşı” adlı hikâyesinde geçen şu ifadeler:

“Diyojen’in aramızda olmamasının da bir önemi yoktu. Diyojen de Kabil olabilirdi. Belki de bir tek o esaslı bir katil olabilir, bu göreve canı gönülden soyunabilirdi.” (s.30)

Veya,

“Mahalleyi basalım, kan revan içinde bırakalım, bütün mutlu insanlara acımızı sürelim.” (s.30)

Aynı damar, “Mezar Konuşmaları” adını verdiği üç hikâyede de yer yer duyulur, hissedilir. Hakeza kitabın son hikâyesi olan Sonsuzluk Treni’nde de kötülük yapma iradesinin tebarüz edişine hikâye kişisinde tanıklık ederiz. Türk Öykücülüğünde “kötülük temi” Batı kaynaklıdır ve bu toprakların temel değerleriyle bağdaşır bir yönü yoktur. Bu bağlamda Yazarın hikâye dünyasını ve hikâyeci algısını belli-belirgin bir sağaltıma tabi tutmasını salık veriyorum. Son Ütücü’deki taşıran damlayla bir anlam bağını kuramayız bu durumda. Çünkü taşıran damla kaçınılmaz bir tepki biçimidir ve olmazsa olmazdır. Behram’ın ustabaşını öldürmesinin psikolojik bir anlamı vardır ve metnin anlam çerçevesinde bir yere oturur.

Son olarak diyebiliriz ki Tuncer, Son Ütücü benzeri olay eksenli hikâyelerini farklı hareket biçimleriyle biçimlendirip haksızlıklara ve zulme eleştirel bakışını yönelterek daha da çoğaltabilir, genelleştirebilir, bu metinden hareketle kendi hikâyeci kumaşına nevi şahsına münhasır yeni bir mühür vurabilir, benzerleri arasındaki farklılığını da gerçeklik algısı ve estetik donanımıyla belirginleştirebilir.

Hâsılı kelâm, bugün Serpil Tuncer son hikâye toplamı Filler Ölüme Yalnız Gider’le usta hikâyeci kimliğini daha bir pekiştirmiş ve Günümüz Türk Hikâyeciliğinde haklı yerini almıştır.

 ——-

(*) Serpil Tuncer, Filler Ölüme Yalnız Gider, Anatolia Kültür Yay., Mart 2019, İst.

(**) Muhayyel, Aykut Ertuğrul ile söyleşi, söyleşen: Cemal Şakar, S.14, Haziran 2019, s.22.

{Eleştiri Haber, Temmuz 2019}

[Bu yazı yalnızca www.elestirihaber.com’da yayınlanmaktadır.]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.