Şerif Mehmet Uğurlu ‘Turgut Uyar’da İntihar’ İzleğini Analiz Etti..

0
10500
Turgut Uyar

ŞERİF MEHMET UĞURLU                          

TURGUT UYAR VE İNTİHAR

(“Uyar’ın Bir İntihar Akşamı Üstüne Söylenti

Şiirinin İntihar Kavramı Bağlamında Analizi”)

Pratiğin teori karşısındaki zaferi malûmken ve intiharı tarihe attığı bir imza gibi uygulamış şairlerimiz dururken bu kavramı; Turgut Uyar gibi sadece şiirinde yaşayan –hisseden- bir şair bağlamında değerlendirmek elbette ki akıllarda soru işaretleri uyandırabilir. Ancak sezgi (intuition) çoğu zaman sanatta en başarılı üretimlerin ardındaki dinamiktir ve pratiğin realitesini çok kereler aşıp maveradaki ateşi gönlümüzün orta yerine bırakabilir. Dünyadaki bütün amentüler de zaten bir his’sin sonucu değil mi! Uyar’ın oldukça sağlam olan seziş kabiliyeti dünyada ve ukbada hep menfi kabul edilen intihar kavramını pratikleştirmeden (ancak bütün çeperlerini doldurarak) adeta bir araf ikliminde gözler önüne seriyor. Bunu sizlere Uyar’ın “Bir İntihar Akşamı Üstüne Söylenti” şiiri ile kısmen de olsa göstermeye çalışacağım.

Şiir; bizi en başında ve şiirin bütününe yayılmış iki sıfat ile karşılıyor: “Kısa” ve “Yoğun”. Bunun bir benzerini Uyar’ın bir başka şiiri olan “Acıyor” da yine görebiliyoruz. Mutsuzluk kavramının dikey ve yatay olarak belirlenimi yine bir somutlama olarak karşımıza çıkıyor. Tekrar kendi mevzuumuza  dönecek olursak duygu durumunun, şairce “yoğun” olarak çizilmesi intihar eşiğinin zorluğuna bir işaret olsa gerek. Sonraki dizede, şiir kişisinin yaşantısındaki silüetlerin geçmişe –önceye- eklemlendirilmesi intiharı bir son olarak gören hastalıklı psikolojik duygu durumuna işarettir. Kişi normalde de intihar etmekle acı da olsa kurtuluş bulabileceği yanılgısına düşer. Bilinçaltımızdaki sağduyunun eseri olarak çoğu intihar denemesi amacına ulaşmaz. Aslında buna yeltenen kişilerde de intiharın bir çözüm olmadığı gerçeğinin güzel bir kanıtlamasıdır bu. Yoksa herkes intihar ede(bili)rdi öyle değil mi!!!

Turgut Uyar

İlk dizenin sonunda bir intihar söylentisinin bütün kıyıları dolaşıp durduğu söyleniyor. Peki hangi kıyılar..? Suyun garip bir enerjisi vardır bunu çoğumuz biliriz. Suyun zodyaktaki karşılığı; hislerin, bilinç ötesinin ve duyarlılığın belirlenimleridir. İşte intiharın kara muştusu(!) belkide mikro-kozmostan çıkıp bütün evrende ve onun ötesinde gayba ait cenahta bir haberdar olma durumu ile karşılığını bulur.

Şiirdeki atmosfer bize iki sıfatla (kısa-yoğun) sunulan bir akşamdır. Burada akşamın bilinçli tercihi şaşırtıcı durmuyor. Akşam yahut gurup olarak bilinen gün dilimi hep güneşin batışı metaforu ile zihinlerde yerini bulur. Metindeki akşam atmosferinde batan güneş, ya umutların ya da yaşam enrjisinin betimleyicisi desek sanırım yanlış bir yargıda bulunmuş olmayız. İntihar eşiğine gelen yahut Foucault’nun ifadesi ile “sınır tecrübeleri” (border experience) yaşayan kişiler de muhayyilenin gücü, muhakemenin acizliğine dönüşür. Uyar’ın şiirin ikinci dizesinde:

“Kelebeklerin atlarla yarıştığı yoğun bir akşam”

İfadesi öncelikle estetik cazibesi ile bizi büyülese de metnin arka plânındaki derinlik daha etkileyicidir. Burada rasyonel düzlem alaşağı edilmiş ve ruhsal denge sarsıntıya uğramıştır. Erkler arasındaki denge, insanlar arasındaki diplomasi ve çıkar ilişkileri; intihar etme noktasına gelmiş kişiler için bir değer ifade etmez. Nitekim intihar etmeden vahşice cinayetler işleyen (genellikle tanıklar tarafından “hiç böyle bir insan değildi” denilerek şaşkınlıkla karşılanır) kişilerin normal hayatlarında asla cüret edemeyecekleri çılgınlıkları yapmaları buna örnek teşkil eder. Uyar; bu esrimeyi, estetik bir metafor ile karşılamıştır. Ancak şair için intihar eden açısından baktığımızda gördüğümüz cinnetten daha büyük bir cinnet manzarası, günlük rutinin devamlılığıdır. Sonraki dizelerde görülen postanelerde damgalanan mektuplar, oturulup söylenen şarkılar ve bir adamın bir kadının kapısını vurması (yani aşkın devamı –belkide bu bir aşk intiharıydı(!) hep yaşamın devamlılığına işarettir. Benim, senin ya da onun intiharı, hayatın ve günlük rutinin süre gidişini etkilemeyecektir. Dışarıdan baktığımızda meselâ karşı apartmanda oturan tanımadığımız bir kişinin intiharına feryat figân etmeyiz. Biraz merhametliysek olsa olsa içimiz biraz burkulur o kadar. Fakat empati kurması zor olsa da intihar eden kişinin gözüyle bu –küçük kıyamet- ölümüyle eser miktarda bile sarsılmayan düzen, kişinin varlığıyla anlam kazandıramadığı bir ömre atıftır ve bu, ölüme giden kişi için son darbeyi indiren onur kırıcı bir düşünceyi içinde barındırır.

Turgut Uyar-Tomris Uyar

İnsan için dünya hayatı tüm zorluklarına rağmen vazgeçilmesi ondan daha zor olan bir konumdadır. Çünkü ölümden sonra bir kısmımızın ahiret hayatına iman etmesine rağmen dünya sonrasına dair bilgimiz çok azdır ve bilindiği gibi belirsizlik hep huzursuzluk doğurur. Pek az insan sırat- ı müstakim üzere yaşadığı için ölüm düşüncesinden pek korku duymaz. İşte bu nedenle sonun belirginliği ve ruhun üzerindeki perdelerin kalkması ile tıpkı “yaşayanlar ölüdür, ölüm uyanıştır” sözündeki gibi bir uyanışı ve farkındalığı beraberinde getirir. Uyar’ın şiirinde de üçüncü dizede bu farkındalığa haiz bir zihnin emarelerini görürüz:

“Neyi söylesem bir kahramanlıktı” / Bir bulutla bir kâğıt peçete                       arasında kısacık yoğun bir akşam”

Dizeleri, bu intibayı işaret eder konumdadır. İnsanoğlu hayatını şöyle bir gözden geçirse akılda kalan özel anlar yıllar süren yaşantısındaki yüzdede çok küçük bir değer ifade eder. Bizi sonla buluşturan intihar atmosferinde Uyar’ın dediği gibi söylenen her söz bir kahramanlığa dönüşebilir çünkü bütün duvarlar yıkılmış, perdeler şeffaflaşmış, Tanpınar’ın dediği gibi an’ın yekpareliği belirginleşmiş ve sezişin kuvvetlenmesi ile tıpkı şairin vurgu yaptığı o homojen bütünlüğün “yoğun”luğu içe doğmaya başlamıştır. Böylesi bir psikolojide geçmişin her bir anı ya da o son zaman dilimindeki birkaç saniyede yaşanılanların olağanüstü bir ölçekte artar. Duyusal algılarımız daha önce hiç olmadığı kadar hassaslaşır.

“Bir bulutla bir kâğıt peçete arasında…”

İfadesinde bir başka karşılığını bulduğumuz bütünlüğün mimarisi daha önce “bakan” insan için “görme” hâlini alır. Dünyevi yaşantı (kâğıt peçete) ve uhrevi yaşantı (bulut) arasındaki ittifak, kişinin daha önce şahit olmadığı bir manzaranın ön görüngüleridir. Melânkolinin doruk noktaya çıktığı bu özel anlarda başat duygu hüzündür. Bu durum sanki “Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.” Hadis – i  şerifindeki vaadin yerine gelmesi gibi teolojik bir yorumla okunabilir. Hüzün veda edecek kişi için (bile bile de olsa) son dönemeçteki hâldir ve peşinden nedamet gelir. Uyar şiirde:

“Hüznümü nerelere bıraksam”

Derken beraberinde gelen dize oldukça manidardır. Bu dünyada bizi hüzne boğan şehvet bir canavar gibi karşımızda belirir:

“Bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü”

İnsan için nihai erekte güçsüzlüğün nedeni mi olmuştur? Belkide en büyük ironi işte budur.

Şiiri yorumlamaya devam edecek olursak diğer dizede kısa zaman dilimine eklemlenen şey bu sefer “unutkanlık”. Biz insanlar için bazen bir nimet halini alan bazen de ürpertici tarafını gördüğümüz unutmak’ı; zihnimizin bizimle ve organik bütünlüğümüzle işbirliğini kesme hali olarak değerlendirirsek sanırım çok yanlış bir tespitte bulunmuş olmayız. Ancak bu örgüde, unutmak’ın;  hatırlamanın zıttı bir temsili taşımaması hayli ilginç. Uyar; burada “her şey bir unutkanlıktı” diyerek bir aşk ilişkisinden başlayarak yaşantılanan tüm süreçlerin, hayatın tekâmülü için bir değer ifade etmediğini söylüyor olabilir. Bu doğruysa, bizim için ömrümüzde kristalize edegeldiğimiz ve belkide yaşadığımızı en çok hissettiğimiz anlar bir çer-çöp halini alıyor. Bu; lineer bir yaşam düşüncesini tersinlemek demektir. O halde biz neyin içindeyiz?

Bir önceki tümceyle bağlantılı olduğu kanımca tartışma konusu sayılabilecek:

“arada bir deliler gibi kavuştuğumuz”

Dizesi, etken bir ifa yorumuyla okunursa önceki paragrafta değinilen soruda, cevabını bulmuş oluyor. Bu sefer de vuslat denen mevkide ömür kavramı, ana güzergâhından çıkıp sadece bir mevzi halini alıyor hem de akıllarda bir “niye”lik karmaşasını barındırarak. Ecel;  eğer bizim kaotik mevzimiz için bir mevki halinde olacaksa Uyar’ın dediği gibi:

“tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında”

Yaralı bir pars gibi insan da kendi melâlini kendi içinde taşıyarak makro dinamik bir tahakkümün pençesinde süreli ve primitif hayatını devam ettirmekten öteye gidemiyor olmalıdır. Peki kaçamaz mıyız? Uyar’a göre

“biliyordum bir soğuktu nereye varsam”

Dizesiyle bu kaçışın imkânsızlığına atıf yapılıyor olsa gerek fakat ontik mevcudiyetin infilâkı yani kendi benliğimize intihar ile bir son vermenin zorluğu “vazgeçilmez bir sancı” ya rağmen “bir yanımda bir el” ifadesiyle betimlenir. Gerçekte de öyle değil midir bizi hep yaşamaya sevkeden gizil bir itki yok mudur? Berbat da olsa tahammül edilmesi çoğu zaman olanaksız da görünse yaşamak kaygısı hep ağır basar.

Turgut Uyar

Uyar’ın betimlediği tabloda yaşantılanılan tüm bu süreçler adeta bir desise ile sevdirilmiştir bizlere. Sonluluk ve sonsuzluk ayrımında şahıslar hep menfi dairede seyreden bir kümülatif  toplam sayılabilecek an’lara ancak bu desise ile bağlaşıklaştırılır. Yeryüzünün;  -siz bir şair de olsanız-  belirli kuralları vardır ve o kurallar size de dayatılır.

“ve oturuldu bir takım şeyler söylendi, imlâ kurallarıyla mutsuzluk üstüne”

Tümcesinde söylendiği gibi ‘olan ben’ ve ‘olması gereken ben’ çoğu zaman toplumsal bir ikircimlik olarak bizi afallatır. Bu afallamalar, Uyar’ın dediği gibi duralatıcı ve ne yapmamızı nerede durmamızı bilemez hale getiricidir.

Tüm bu göstergeler insanı şeklen soru soran ve sorgulayan bir boyuta taşısa da aslında yaşam macerasına atılırken bilinç kazanımı sonrası karşımıza çıkan tüm a priorik kabûllere dahi yabancılaşmamıza neden olur. Şiirin belkide en hermetik ifadesi olan:

“su terazilerindeki ensizliğin”

İfadesi daha tutarlı okumalar yapılana değin en azından benim için böylesi bir anlamı içinde barındırmaya devam edecek. Sonrası ise zaten malûmun ilanı denebilecek bir sonu işaret eder. Sorgulayan, yadırgayan akıl ve onun hamîsi olan beden; böylesi bir savaşımda olağan akibet ile karşılaşır ve yalnızlığı tadar.

“ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi”

Dizesiyle, okur bu akibet ile hemhâl kılınır. Beyatlı’nın bir şiirinde dediği: “müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” gibisinden bir hazin son; bu sorgulamaların odağındaki kişi için tecelli halini alır. Yaşamın tüm coşkusundan mahrum kalan, herkescikler zevk çığlıkları(!) atarken melâli ile kanayan bir ruh! Fiziksel bir oluş fakat ontolojik yok’oluş. O halde tüm bu kötücül tablolar ile karşılaşmamak için soru sormayı bırakmalı ve akışa kendimizi teslim mi etmeliyiz? Buradaki problematik kanımca bu sorgulamalarda değil bunun oturduğu plâtformdaki çürükcül yapıdadır. Bu konuyu çok açmak hem yazının ekseninden kaymasına sebebiyet verecektir hem de bir başöğretmen gibi –kendi söküğünü dikemeyen terzi olmakla- didaktik bir mesaj vermek haddim değildir ancak teslimiyet ile tevekkül arasındaki farkı bilen her kişi bu soruya kendince cevap getirecektir zaten diye düşünüyorum. Eğer suya sabuna dokunmadan yaşarsak yahut varlığımızı bir hataya kurban kılmayı sürdürürsek;  Uyar’ın sunduğu o müthiş tasvir de olduğu gibi “araba vapurlarıyla” / olmakla ve  “denizsizlik üstüne” / kalmakla bir heyulanın içine gömülmüş oluruz ki hiçbir intihar çabasının yüklendiği acı bununla boy ölçüşemez.

Belkide; bir intihar teşebbüsü sonrası sonu tüm bu soru işareti ile biten cümlelere maruz kalan kendilik bilinci:

“yüzümü suyun ardında buldum”

Diyerek kesin hükmünü verir. Bu hükmün hermeneutik olarak kesin bir açıklaması olamaz. Çünkü bu hüküm; her tinin özsel bir çıkarımı olacaktır. Her birimizin kıyısı başkaca yerlerdedir ve şiirin başında dem vurulan “kıyı”larla şiirin sonunda insan farklı bir cenahta karşılaşabilir. Bu konu müphem kalmaya mecburdur adeta! Akşamın “kısa”lığı ve “serin”liği; bizim akşamımızın nerede olduğuyla doğrudan ilintilidir.

Kıymetli okur; sizlere elimden geldiğince ve dilimin döndüğünce intihar kavramıyla ilintili bu şiirin bir açımlamasını sunmaya çalıştım. Zerre miktar katkım olduysa mutlu olurum. İntihar; bıçak sırtı bir mevzu. Şunu bilmeliyiz ki bu hayat bizimle var olmadı ve bizimle de son bulmayacak. Yani; dünyanın bizim yokluğumuzdan haberdar olması pek kolay değil ancak tarih, varlığını dünyaya hatırlatan ve sonsuza kadar da hatırlatmaya devam edecek kişiliklerle dolu. Bizler içinde bu şans ömrümüz oldukça baki. Amel defteri kapanmayacak olan üç temsili duymuşsunuzdur. Özetle; ne kadar zorlanırsak zorlanalım yahut keyfe keder yaşayalım, sonlu bir pratiğin içerisindeyiz. İrademizle katılmadığımız bu süreçten yine irademizle ayrılma gibi bir hakkımızın olmadığını unutmamalıyız hele ki kişisel kaygılar ve hüzünler ile asla.  Kendime ders vererek söylüyorum ki hayat olsa olsa çabadan ibaret. Ona asılmak ve denemekse boyun borcu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here