Semra Meral Yedi Güzel Adamı Eleştiri Haber için yazdı…

0
509
Semra Meral Yedi Güzel Adamı Eleştiri Haber için yazdı...
Semra Meral Yedi Güzel Adamı Eleştiri Haber için yazdı...

YİNE DE “YEDİ GÜZEL ADAM” YİNE DE!..

Semra MERAL

20-29 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen “Kahramanmaraş 2. Kitap ve Kültür Fuarı” nedeni ile medyada esen edebiyat rüzgârı, fuara gidemesek de; ‘kahraman’ oluşuna, ‘şiir kenti’ payesini de ekleyen bu güzel şehrimize götürdü bizi de!.. Sütçü İmamlar’ı, Necip Fazıllar’ı, Karakoçlar’ı yetiştiren bu mümbit toprak ‘Yedi Adam gibi Adam’ı; ‘Lisesi’nde okutunca da “güzel”de eyleyiverdi… Bu cümleden olarak, bir Kahramanmaraş dergisi olan ‘Yeni Edebiyat Yaprağı’nda yayımlanmış olan bir yazımızı yeni güncellellemesi ile sizlere sunalım da; “ gün’e, gül’e güzel’e not düşerken, sürur duyalım istedik biz de!..

YEDİ GÜZEL ADAM EL ELE VERİNCE,

YEDİVEREN OLUR GÜL, GÜL’E VARINCA…

Hani aramızda tersinden dolaşan, dilimize tersinden yerleşmiş; en çok da kolayımıza geldiği için öyle anlamak istediğimiz “güzele bakmak sevap…” sözümüz var ya… “Güzel bakmak” sevaptır…” şeklindedir sözün aslı aslında ve böyle kullanılmalıdır da…

Çünkü; güzel görmek, güzel düşünmek, güzel hissetmek’tir aslolan ve ilkesidir de zaten güzel olanların. Marifet, güzele bakmak, güzeli farketmek değil; çirkini bile güzel görmek, çirkine bile güzel bakmak; onu ötelememek, ona karşı ayırdededici olmamak; Yüce Yaradan’ın her yarattığında bir güzellik görebilmektir…

Ve elbet; güzel başlamak, güzel devam etmek ve güzel bitirmek mefkûresidir zaten asil olan ve daima asil kalanların… Zira: Güzel, cahil için sadece bir ‘seyirlik’ iken; bir alim için ‘tefekkür ettiren bir kimlik’ değil midir?.. Güzel, nadan için sadece bir ‘görsel’ iken; bir sanatçı için ‘yürek titreten bir hüviyet’ değil midir?..

Güzel, sıradan biri için sadece haset edilecek bir ‘meta’ iken; bir edip için ‘gıpta edilecek bir eser’ değil midir?..

Peki ya yanlış, ya kötü?.. Peki ya zulüm, ya zalim ?..

Peki ya güzel ile zalim veya zulüm ile güzel ?

Peki ya alim ile zalim? Peki ya zulüm ile ilim ?..

Bulunabilirler mi bir arada; uyuşabilirler mi ?..

Tutar mı ki acaba birbirleriyle dokuları ?..

Peki ya iyi, zulmü sever mi hiç ?

Peki ya doğru, zalime göz kırpar mı -pardon- göz yumar mı hiç ?..

Peki bir adam, bir güzel adam hiç zulumden yana olur mu, olabilir mi hiç ?..

Semra Meral Yedi Güzel Adamı Eleştiri Haber için yazdı…

PEKİ, YA YEDİ GÜZEL ADAM HİÇ ZULMÜ ALKIŞLAR MI ?..

 

Güzel olup, bir de; yedi “adam gibi adam” olup el el ele verince; hele bir de “yedi güzel adam” payesi ile taçlanınca, hiç zulüm alkışlanır, zalim sevilir mi? Hele sessiz, hele umarsız kalınır mı?!.

Anlatmak istediği gibi Şairlerin Hası Mehmet Akif Ersoy’umuzun;

Hiç olmazsa yerden yere vurulmaz, yerden yere çalınmaz mı o mendebur zulüm? Hiç olmazsa yanından kovulmaz mı, o meymenetsiz, o merhametsiz zalim?.

Zira: “Doğrudan doğruya Kur’andan alarak ilhamı” mızı, biz de Has Şairimiz gibi;

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! “ diyebilmeliyiz değil mi?..

O ‘Yedi Adam gibi Adam’dan, O pek ‘Zarif’ olanı bile:

Dedi ki, sen şairsin, elindeki bu taş ne?

Dedim ki, şair aşka boyun eğer, zulme değil…” (1a) dememiş miydi?..

Bir başka zaman, bir başka vakitte ise Daralan Vakitler’de;

“Şairler eğer ahın varken uzanırlarsa tomurcuklara, güllere

Her biri kanlı bir ateş, bir korku, bir azar, bir şamar olsun 

Filistin sen işine bak, kar toprağını, yoğur gazabını yaradan’ın”(1b)

diyerek bütün şairleri davet etmemiş miydi bu kutlu yolculuğa?..

Boş vereceklere; tomurcuk, gül-bülbül edebiyatı yapmaya devam edenlere mazlumların haklarını haram eylememiş miydi?..

Evet ki evet: Madem ki zalim, gözyaşı döktürüyor masuma; öyleyse bir şair de o zalimi, mürekkebe batırıp batırıp çıkarmalıdır… Madem ki zulüm, ‘ahh!..’ ettiriyor mazluma; öyleyse bir yazar da zalime, zalimlere ‘eyvaah!..’ dedirtinceye kadar anasından doğduğuna pişman etmelidir…

Ve zaten ‘aheste aheste çıkar’ demiş ya atalarımız alınınca mazlumun ahı… Ve zaten zalimi ‘Kahhar’ ismiyle kahreder ya O hepimizin Yüceler Yücesi Allah’ı!..

Hani diyordu ya Mehmet Emin Yurdakul:

“Unutma ki, şairleri haykırmayan bir millet;

Sevenleri toprak olmuş, öksüz çocuk gibidir” diye…

Aslı ‘eşref-i mahluk’ olan insan; hele bir de şair, hele bir de san’atçı ise; kardeşinin derdini dert bilmeyip erdemlerinden uzaklaşıp bencilleştikçe, maalesef bir ‘beşer’ olarak kalacak ve kaya kaya –maazallah- esfel-i safilin’e kadar  düşecektir…

Bu endişeden bertaraf olmak niyazı ve ‘çırağın da çırağı’ olabilme umuduyla;

[ “Sel olup akan yaşları ile masumların,

Niyaz eden dilleri ile mahsunların,

Sarabilsek keşke yarasını mazlumların!..

Pembe dudağından kan sızınca bebelerin; Kanatlarıyla o beyaz güvercinlerin

Taşıyabilsek keşke şifasını erguvanların!..” S.M. ] diyerek, bu ulvî göreve karınca kararınca talip olduk biz de.

Madem öz ağlamadan göz ağlamıyor, madem;

[“Köprüler yüreklerden yüreklere kurulu(r)/yor,

Yürekler bir olunca; dualar, daha çabuk duyulu(r)yor “ S.M.]

O halde biz de; “çocuklar uyuyunca susulur, ölünce değil!..” diyenler’le bir olduk!..

Mazlumun ahı, titretir de Arş-ı Rahman’ı; indirmez mi tahtından Şah’ı?..

Zalimin dostu ağyar ise; mazlumların da yâr ve yardımcısı değil mi ki Yüce Rahman’ı?..

Tevfik Fikret’in de dediği gibi:

“Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”

Ve işte; doğru ile şair, güzel ile şair, hele bir de “yedisi” bir araya gelince; evvelAllah,

ne zulüm kalır, ne de zalim!..Taşlar erir taşlar, onların doğru akış ve bakışıyla…

Bir başka şair Osman Sarı’nın:

“Taş taş değil, bağrındır taş senin 

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin”

diye taş bağırlara fırlattığı ‘taş’ları, bütün şairler atabilmeli; ata ata ‘ok’larını on ikiden vurmalı bütün yazarlar; o taşın içindeki buzları ‘ateş’ yaka yaka bütün san’atçılar eritmeli ki ; “Ferhat gibi ‘kazma’ kayalara değil, kalplere vurulsun!..” değil mi?..

Akif’imize hem ismen, hem fikren benzeyen bir başka Akif’imizin niyaz eylediği gibi:

“Doğ ey güneş erit taştan adamı 

Ve kurut taşları diken elleri.

Kurtuluş haberi olsun dünyaya, 

Ayırma üstümden bir an gölgeni”(2a) 

Ne güzel dillenenler de, dilenenler de, lâkin gel gör ki;

Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi “en şerefli varlık” olarak yaratılan ‘insan’ olgunlaşmayıp ham kaldığı sürece sadece ve sadece bir beşer olarak kalacak ve şaşacaktır Ve maalesef sağına, soluna da zarar vermeye başlayacaktır…

İşte o meşhur(!) hamlar hamı Firavun cenapları, görünce o malum kâbusunu, huylanınca da kabusundan, olacak diye tacından, tahtından attırmadı mı azgın yardakçılarına ‘o el kadar sabileri’ Nil’e?..

Yem etmediler mi timsahlara, öldürmediler mi daha anneciğinin karnında o günahsız bebeleri; annelerinin yüreği, ciğeri parçalana parçala!..

Hem de bütün Mısır halkı bile bile, hem de merhamet timsali Asenath’ (Hz.Asiye) ın gözleri önünde…Hem de; bir Nil İncisi, bir Saray Elması, bir “Cennet Köşkü’nün Dürr-i Şehvarı Hz.Âsiye’(S.M.*)nin yüreğine kan damlaya damlaya…

Önce Mezopotamya’da Nemrut tutuşturdu taşıttırdığı odunlarla zulmün ateşini;

sonra da Firavun zakkumun (zıkkımın) köklerini ektirdi Mısır’da, Nil boyunca…

Sonra da işte o iki azılı katil, o iki namlı zalim; maalesef idolü(!) oldu bütün bir zulüm tarihinin âdeta.

Hakkımızı gaspeden birine: “vay Firavun vay!” veya

Düşünce bir not zulmün o kara kablı defterine “Ne Nemrutmuş nee!” demek de pelesenk olmadı mı o günden beri şu döner dillerimize…

Nemrut; yansın, yaksın diye atmıştı da ateşe İbrahim’i; gül olmuştu ya ateş de İbrahim’e… Firavun zaptiyelerinin birer birer nehre fırlatıp timsahlara yem ettikleri körpe bebeklerden herhangi biri olmadığını; annesinin titreye titreye bıraktığı ellerinden bilmişti de Nil, dal olmuştu, kol olmuştu ya Musa’sına…(S.M*)

Zulme baş kaldırarak girmiş oluyoruz insanlığa…” (3a) diyen bir diğer güzel adam ise, bakın şart koşuyor “insan ol/a/bil/mek” için, ‘zulme baş kaldırma’yı.Bir başka söyleyişle, insan olmak zulme isyan etmek’le eştir O’na göre, daha ötesi yok’tur, yok!..

Daha sonra ‘Yedi Güzel Adam’dan bir diğeri de bu şartı koyana, “Birazdan Gün Doğacak” diye seslenerek, umut çiçekleri sunacaktır:

“…Gün doğar, rüzgar eser bulut dolanır

Rahmet şarkısı söyler yağmurlar

Alnınız en soylu isyandır demir külçelere

Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar

Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

“Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü Çatlayacak yalanın çelik kabuğu Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.”(4a)

Yedi Güzel Adam’ın hayatta olanı’nın (Allah ömürler versin) hayatta olmayıp, Rahmet-i Rahman’a kavuşan ikiz kardeşi için söyledikleri ile birazcık zulüm ve zalim’i unutalım mı?..

“O, Dostoyevski gibi, Faulkner ve benzerleri gibi beni yazmaya kışkırtan beğendiğim yazarlar kümesinde yer alır. Onun hakkında, kimilerine belki tuhaf gelebilir, ama en yandığım hususlardan biri de, kıymetinin hâlâ anlaşılamamış olması halidir. Yüzlerce, belki binlerce yazısı gazete ve dergi köşelerinde, bir himmet ehli tarafından toplanıp kitaplaştırılmayı bekliyor. O yazılar çekildikleri yalnızlık köşelerinden gün yüzüne çıkarılırsa Türk edebiyatı en nadide metinlerini ebediyen selamlama fırsatını yakalayacaktır.” (5a)

Belki de değerli üstadımız, duygusallığından sıyrılarak kendileri yapacaktır böylesi ender ve manidar bir çalışmayı …(Yapıldı ise cahilliğimiz bağışlana…)

Bir başka zaman, bir başka konuşmasında Bayazıt için: “şiirden çok iyi anlar,çok iyi yazardı âdeta bir “şiir avcısı”ydı diyen R. Özdenören; Zarifoğlu için Necip Fazıl’ın ‘Artist’ diye hitabettiğini, kendisinin ise O’na ‘Aristo’ dediğini ifade etmişlerdir…

Bir üstteki manidar yazısının devamında ise:

“…gerek O(kardeşi), gerek daha erken bu dünyayı terk etmiş olan Cahit (Zarifoğlu), daha sonra Akif (İnan), Erdem (Bayazıt), benim için Yunus Emre’nin deyişiyle birer göğ ekin mesabesindeydi. Hepsinin imanı, yeteneği ve dehası önünde saygıyla eğiliyor, onlara Allah’tan rahmet diliyorum..” (5b) demekteyse de;

O üzülmesin, kendilerini sevenler üzülmesin diye ötelerden ses veriyor Erdemler’i :

“Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden

İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.” (4b)

Hemen arkasından Hakk’a yürüyen bir başka güzel adam gördüğü muştulu rüyasına

İnan/ dı/rı/ yor bizi:

“Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde

Götür müslümana selam diyordu

Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslâm diyordu”(2b )

Ardından hemen Pakdil’leri:

“Gel / Anne ol /Çünkü anne

Bir çocuktan bir Kudüs yapar

Adam baba olunca/ İçinde bir Kudüs canlanır

Yürü kardeşim/ Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin “(3b) diye

pek pakça ve yüreklice sesleniyor özellikle de büyüklerimiz’e…

Bu noktada Öz/den/ ören/leri’nin bir uyarısı var hepimize:

“Biz ise, kuşkusuz iyi niyetle, fakat içini dolduramadığımız çığlıklar ve çağrılarla oyalanıyoruz. Hasmın gücünü kendi lehine imale etmeyi başaramayan veya elinde bulundurduğu gücü tasarruf edemeyen, o gücü ve o inisiyatifi başkasına kaptırır.” (5c)

diyerek birazcık uzaklaştığımız hakikatle yüzleşmeye, yeniden davet ediyor bizi değil mi?.. Ve hemen kendilerine, Peygamber Efendimiz(s.a.v.) gibi 63 yaşında Hakk’a yürüyen ikiz kardeşi cevap veriyor sanki:

“Gülüm gülüm

Bu kentin koynuna girdiğim günden beri

Cebimde ölümüm

Avuç avuç dağıtırım insanlara

Bir türlü tükenmez ölümüm.”(6a) diyor; vecd ile, huşu ile , inanç yüklüce…

(Hakikaten de ; ne güzel adamlar ölüyor, ne de ölüm tükeniyor…)

Güzel adamlar ölmüyorlar çünkü Onlar’ı yaşatan; evlatlarının acılarını bile başka çocukların gülücükleri yanında hiçe sayan birer yüreklerinin oluşu ve işte o yüreklerin yaşatıyor ve yaşatacak olması Onlar’ı.. Ve işte dokuz yaşındaki oğlu Kerem’i kaybeden baba Öz /den/ ören’in yürek yangısındaki bahtiyarlığı :

“Senin çantanın oğlum

Bir gözünde gülücüklerin vardı

Ağlayan çocukların yanaklarına yapıştırırdın…”(6b)

Hemen ardından Üstadların Üstadı-Sultan üs Şüara’nın bize en büyük armağanı olan Diriliş Mimarı -ki nam-ı diğer Doğunun Yedinci Oğlu– umutsuzluğa açılan bütün kapıları kapatarak umut fideleri dikiyor…Çünkü artık diriliş vakti’nin iyice yaklaştığına inanıyor.

Öyle ise :

“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır ” (7)

Öyleyse hadi yeniden,

yeni ‘ yedi güzel adam’lar el ele versin yine… Zira,

“Yedi Güzel Adam El Ele Verince

Gül’e Gül’e Yediveren’e Varınca;

EvvelAllah,

Ne Zulüm Kalır, Ne De İşkence!..S.M.”}

NOT: TRT 1’in ‘Yedi Güzel Adam’ isimli dizi filminde adı geçip de, yukarıda yer veremediğimiz – kısa bir süre öykü yazarlığı yapan- Ali Kutlay’la birlikte; Önden Giden Dört Güzel Adam’a (Cahit ZarifoğluMehmet Akif İnanErdem BayazıtAlaeddin Özdenören) Yüce Allah’tan gani gani rahmet; hayatta olan Üstadlarımız’a (Sezai Karakoç- Nuri Pakdil- Rasim Özdenören)sıhhat ve selâmet niyaz eyliyoruz…

1a- 1b: Cahit Zarifoğlu 2a- 2b: Mehmet Akif İnan 3a- 3b: Nuri Pakdil 4a- 4b: Erdem Bayazıt 5a- 5b-5c :Rasim Özdenören 6a-6b) Alâeddin Özdenören 7) Sezai Karakoç (S.M*): Cennet Kadınları isimli kitapta yer alan Hz.Asiye ile ilgili öykümüz ve öykümüz’den…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here