Selvigül Kandoğmuş Şahin, Mustafa Nurullah Celep ile 3. Şiir Kitabı “7 Epik Figür ve Nabız Vuruşları”nı Eleştiri Haber İçin Konuştu:

0
157

Konuşan: Mustafa Nurullah Celep

Konuşturan: Selvigül Kandoğmuş Şahin

Selvigül Kandoğmuş Şahin, Mustafa Nurullah Celep ile 3. Şiir Kitabı “7 Epik Figür ve Nabız Vuruşları”nı Eleştiri Haber İçin Konuştu:

-Mustafa Bey yeni şiir kitabınız hayırlı olsun. Duru, yalın, heyecan yüklü, halkların hemen yanından gür bir nida ile seslenen yiğitçe bir seslenişiniz var, şiirin hayatınızdaki yeri nedir diye ilk sorumu yöneltsem, neler söylersiniz?

-Teşekkür ederim. “Gür bir nida ile seslenen yiğitçe bir sesleniş” cümleleriniz için de ayrıca teşekkür ediyorum. Yüksek sesle okunabilen, epik duyarlıklı toplumcu-gerçekçi bir şiirim var. Halkın hemen yanı başında dünyaya yana yakıla ses veren şiirler… Şiirlerimi yazar ve yaşarken yüreğimi abanarak, tüm benliğim, tüm hücrelerim ve tüm vücudumla yükleniyorum. Ölümüne savaşa girmek, tepeleme kavgaya karışmak gibi… Bu yüzden “insan taklidi” yapan, numara çeken bir kısım günümüz şairinin yapay ve sahte şiir iklimlerine mesafelerce uzağım. Bir zaman sağa sola çamur atan, saldıran, savaş açan; bir zaman sonra da doğruluktan, dürüstlükten ve hakkaniyetten bahseden tetikçi şairler de inandırıcı değiller ayrıca. Şiirin hayatımdaki yeri-yurdu, son 5 yıldır edebi eleştiri ve değini merkezlidir. Ben dünyaya, hayata ve insana metnin penceresinden bakan bir insanım ama metinperest değilim zinhar. Hayat ve sanat arasındaki ince dengeyi sıkı-sağlam tesis etmek ve kurmak gerekiyor. Tümüyle metne bağlılık, yazarı hayattan koparır. Teraziyi hayattan yana taşırmak ise sanatın estetik organizasyonunu sekteye uğratır. Düalist bir uygarlığı ve medenileşmeyi aşmanın yolu, İslam Fıkhını esas almaktan geçiyor. Müslüman bir yazar için sanat-hayat dilemması diye bir şey yoktur. O, yazarken de yaşarken de İslam Fıkhı ruhu gereğince hareket eder.

Her yazı domurmuş bir eylemdir. Şiir, hayatın kılcal damarlarında fışkırmaya teşne özsu gibi dolaşır. Önemli olan o sesi o sedayı şık bir kavrayışla yakalamak ve bugünün aydınlığına çıkarmaktır. 3. Şiir kitabımdan sonra şiiri terk edeceğimi söylemiştim. Sözümün arkasındayım. Türkeli’nden yansıyan duyarlığa metinle karşılık veriyorum. Şiir, milletin dizi dibinde “toplum şarkıları” söylemektir. O gür ve gümrah şarkılara daha çok metinle mukabele ediyorum. Bu hâl üzereyim. Bu şarkılara dinç bir sesle mukabeleler vermek için de kendimi çok yıprattım ve gözlerimi bozdum.

Günümüz şairinin şiiri tarassut eden bir bakışı, “Türkiye’deki hayata” odaklı bir duruma gelirse, sanat-edebiyat iklimi canlı-duyumlu-nabızlı bir görünüm kazanır. Çünkü insanımızın hayat damarlarında sanat için zengin bir memba vardır. Orada sanatın türlü çeşitli halleriyle karşılaşabiliriz. Modern Türk Şiirinde yaşayan insan, yaşanan hayat ve yaşayan diri bir millet bağını yeniden tesis etmek gerekiyor. Bugün sanat ve edebiyattaki yoğunluk ve derinliği milletin hayat sahasında bulabiliriz ancak. Ötesi çelik-çomak işi, çocukça şeyler veya bilumum hülya ırmaklarında yunmaktır!

-7 Epik Figür adlı bölümde Dadaloğlu, Battalgazi, Köroğlu, Deli Dumrul, Yunus Emre, Karacaoğlan başlıkları ile direngen, tematik olarak zenginleşen imgelerle, çeperleri genişlemiş, isyankâr duyuşlar yüklenmiş, geçmişten günümüze güçlü geleneğe yaslı bir köprü kurarak, bir sesleniş olarak gördüğüm şiirlerinizdeki bu bağın anlamını sorsam ne dersiniz? Neden bu şairleri seçtiniz?

– Bu tarihi epik figürleri seçmemin temel nedeni, “içinden tarih geçen” şiirler bahsine ve müktesebatına katkı sunmaktır. Bugün lirik şiirler nasıl ki kağşamış bir duyarlığa hizmet ediyorlarsa; biçimci/deneyselci şiirler de hayattan kopuk ve metinle sınırlı aynı ve tekdüze şiirsel duyarlığın çıkmazında devinip duruyorlar. Epik figürlerle Yeni Destansı Şiire katkı sunmak, değer katmak istedim. Bugün Yeni Destansı Şiirler bahsinde, Türk Şiirini “Günümüz Konuşması” gereğince tazeleyen yeni çalışmalar yok denecek kadar az. Günümüz Neo Epik şairi, geveze bir günlük konuşmanın tekdüze tekrarına uyarak “içinden tarih geçen” tarzın uzağındadır. Popülist şairler de içinde yer aldığı halkın meselelerini tarihsel bakıştan uzak, yalnızca tarassut eden, tarayan, betimleyen bir şiirsel bilinçle sınırlıdır. “İçinden tarih geçen” şiirler nasıl olmalıdır? Sorusunun cevabı bu kitaptadır. Tarihte yaşamış mücadeleci bir kahramanı, bugün yeniden güncellemek… Bunu yapmaya çalıştım. Bu kitapla birlikte gerçekçi şiiri en uç noktasına kadar götürdüğümü düşünüyorum. Günümüzde artık estetik bilinçle siyasi şiir bilincini aynı potada eriten dengeli çalışmalara ihtiyaç var.   

-Birbirini tetikleyen, inancın ve insanlığın hemen yanında, tüm savaşlara ve zulümlere karşıt bir söylemle akan, neredeyse içsel bir çığlık gibi yükselen bu şiirleri nasıl bir ruh haliyle kaleme alıyorsunuz merak ettim.

– Birisi sizi çetin bir kavgaya çağırmıştır. Ok yaydan çıkmıştır. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Tüm gemiler yakılmıştır. Kavgadan kaçan, yüz çeviren, kaytaran, sıvışan, kaçacak yer arayan, mazeret beyan eden, alçaktır. Kavga kaçınılmazdır. Olmazsa olmazdır. Elif gibi dimdik, ayet gibi sabit, kavgaya tüm ruhun, benliğin ve hücrelerinle katılıyorsun. Etinle, kanınla, canınla, ruhun ve kalbinle, kafanı ve yüreğini abanarak kavgaya karışıyorsun. Kol kırılır, yen içinde kalır. Ölmek var, dönmek yoktur. Şiirlerimi bu ruh haliyle yazıyorum. Yazmak kaçınılmaz olduğunda hiçbir kişi, şey, kurum ve kuruluş buna engel olamuyor. Gözü kara yazıyorum.

-“Dünya bir kelimedir, Her şeye yazı olarak bakarım ben, Dünya yazılacak bir yerdir” diye özlü ve temsili bir lisanla şiirinizde dünyayı tanımlıyorsunuz. Dünya’yı konuşmaya değmez ama “Dünya içi boş ve kof bir şeydir” diyorsunuz. Dünya’dan gelip geçen bir şair ve yazar olarak yazmak, dünya, yaşamak adına neler söylersiniz okuyucularımıza?

– “Dünya bir kelimedir” demek, dünyayı küçümsemektir. “ismim mustafa celep der geçerim” demek de dünyayı bir yer ve içinde insanların didinip telaş içre mücadele verdiği bir mekân olarak muteber görmemektir. Benim yazınsal anlamda, dünyaya yaklaşırken de dünyadan uzaklaşırken de tüm gayretlerim, ismimle çağrılmanın mutluluğuna erişmekten ibarettir. İsmimle müsemma olmak için yaşıyorum. Edebi-yaşamsal temel varlık gerekçem, yaşama nedenim; ahlaken seçkin vasıfları haiz bir kuşanmışlıkla bu “pıtraklı diyara” şık bir isim bırakmaktır. Zaten Türkiye koşullarında bir edebiyat ve düşünce kavgası da bunun için verilir. İsmi olanın yeri yurdu bellidir. Yerim yurdum Türkiye’dir. İsmi olanın mensubiyet duyduğu âlî, aslî ve köklü bağları vardır. Mensubiyetim Türk Milletidir. Mensup olan, tarihten gelir tarihe gider. Yürüyüşü de tarihsel bir yürüyüştür. İsmi olan, bu toprakların yerlisi; sesi soluğu ve nefesleneceği yer de bu topraklardır. Köksüzlük, sorumsuzluktur. Şair öncelikle Milletine bağlı ve sorumluluk yüklüdür. Hareket edeceği yer de orasıdır. Esas alacağı nokta, milletin anlam dünyası, milli-manevi haritalarıdır. Bunu bana tarih söylüyor. Başkaca bir izah tarzı yoktur.

-“Aklımda Kur’an ayetleri, özümde Yunus,” diye başlayan, Vatan sevgisi, Allah aşkı diye devam ediyor şiir. Kur’an’dan besleniyor musunuz, yani muhataplığınız nasıldır yüce Kitabımızla. Ve bu günün şairinin Kur’an’la muhataplığı noktasında neler düşünürsünüz?

– Kur’an’la muhatap oluşum, hafız olmam hasebiyle her gün 1 cüz tilavet şeklindedir. Her gün okurum. Kur’an’dan beslenmem, aslını-Arapçasını okuma eksenlidir. Meal ve tefsir okumalarım sınırlıdır. Bizlerin Celepler soyu olarak, geleneksel zamanlardan bugüne okuma/tilavet ağırlıklı olarak gelişmiş Kur’an’la bağımız…  Celep’lerde 70’li yıllardan bugüne devam eden bir Hafızlık geleneği var. Bu gelenek de bugüne tilavet/kıraat merkezli olarak gelmiş. Rahmetli Babam, babamın babası ve dedeleri, Kur’an’ı kıraat ederek günümüze taşımışlar. Bugün itibariyle Celepler Sülalesinden Kur’an’ı geleceğe taşıyacak yeni bir hafız çıkacak mı? Onu zaman gösterecek.

Bugünün şairlerinin Kur’an’la olan aşinalığının ne boyutlarda olduğunu bilmiyoruz. Ancak şiirlerine baktığımızda gördüğümüz, Kur’an kıssalarının yenilikçi bir bakıştan yoksunlukla ıralı olarak sadece klişe bir söyleyişle tekrarlamaktan ibarettir. Örneğin lirik şairse Yusuf ile Züleyha kıssası, o şairin nezdinde/sanatında bir mazmun, bir süsleme aracı olarak var yalnızca. Hızır’la Kırk Saat benzeri epik bir bakış açısından da yoksunuz bugün. Lirik şairler Kur’an kıssalarına duygusal bir izlenim ve bir yansıma olarak yer veriyorlar şiirlerinde.  

-“İhtişamlı yalnızlığımla”, “Ben bu AVM uygarlığının mefhum-u muhalifiyim” diye yazdığınız ifadeler bana;  bize ahireti hatırlatan bir ablamız vardı, kendisine “muhteşem muhalefet” derdik, rahmet olsun Süreyya Yüksel ablamıza. Sizin şiirinizde de bu muhalif duruşu görmekteyim. Bu muhalif duruşta yalnız olduğunuzu düşünüyor musunuz? Ve okuyucularımıza bu muhalif duruşu biraz açar mısınız?

– AVM Uygarlığına karşı oluşum, ahlaki duruşu önceleyişimdendir. Biz millet olarak “önce ahlak” demek yerine “önce ekonomi” dedik. Geldiğimiz nokta: Ailenin, Türk aile sisteminin, Türk kültürünün, Türk eğitim sisteminin bitimine ramak kala olan noktadır. Önce ekonomiyi en başa aldığımız için “en yakın” yol arkadaşımıza bile çıkarsız adım atmıyoruz. Önce ahlak ve maneviyat demediğimiz için, babasını öldüren oğullar, kızını öldüren babalar çağındayız artık. Manen iflasın eşiğindeyiz. Önce ahlak ve maneviyat demediğimiz için, Feminist karaktersizler elini kolunu sallayarak rahatlıkla Ezan-ı Muhammediyi ıslıklayabiliyor, Ezan’a eza etmeye devam ediyor. Önce ekonomi dediğimiz için “banka hesap bilgilerinin” kabarık oluşunun çok matah bir şey olduğuna kani olduk. Önce ahlak ve maneviyat demediğimiz için ekonomide oldukça ileri, kültürde geriletici, giderek gerici bir zihnin içinde hapsolmuş durumdayız. Oysa kültürün dinamosu ahlaktır. Kültür ve ahlak, birbirinin tetikleyicisi ve katalizörü olarak yer alırlar medeniyet atlasında. Biz üst-yapı kurumu olarak belirleyici anlamda ekonomiyi başat öğe biçiminde belirledik. Oysa kültür ve medeniyetin alt yapısı da üst yapısı da ahlak ve maneviyattır. İnsanın temelinde olduğu veçhile dünyanın, dünyadaki ekonomik, siyasi, kültürel organizasyonların temelinde de “ahlak” vardır, biz buna “Batı Ahlakı” veya “İslam Ahlakı” diyoruz, ama temel belirleyici başat unsur “ahlak ve maneviyat”tır.

Benim bireysel muhalefetim, akıntıya kürek çekmekle maluldür. Herkes gider Mersine… mantığı çerçevesinde zıddına hareket etmektir. Zaten Türkiye’de modern siyasi şiirin ekmeğinden yiyen her Türk şairi, dürüst ve tutarlı hareket ettiğini düşünüyor ve inanıyorsa eğer “hayır!” demek mecburiyetindedir. Ama günümüz şairi, istisnalar müstesna, hayır demek yerine, kültürel ve ekonomik şemsiyelerin altına sığınarak evetleyen, onaylamacı, uzlaşmacı, konformist bir tutum içindedir. Türkiye’de anti-konformist şiir yazdığını iddia eden şairler bile siyasi şemsiyelerin altına sığınarak imkânlar devşirmenin olağan-dışı yoluna girmiş durumdadır. Bu yolda onlara türlü ödüller verilecektir; bunu da zamanla tanık olarak göreceğiz. Özü sözü bir, yazdıkları ve yaşadıklarıyla tutarlı, çelişkisiz ve ödünsüz bir Sezai Karakoç ve İsmet Özel’in dışında üçüncü bir şair tanımıyorum. Ödünsüz olmak, aynı cihette ismi ve üstü örtülmeyi, sessizlik suikastlarını göğüslemeyi icap ettirir. Bunu göze alabilen üçüncü dördüncü bir şair varsa şapka çıkartırım.

“Muhteşem muhalefet”, Türkiye’nin yeni yolunda bağımsız karakterli bireysel şairlerin eli ve kalemiyle taçlanacaktır.

Türkiye’de sanat-edebiyat bağlamında muhalif duruş, ayaklar altındadır.  

Hayata kök salan bir şiirden yanayız. Bu taraf olmayı, telef olmamayı gerektiren bir durumdur. Bu, bürokratik bir iktidardan yana değil, hakkaniyetten yana bir tutumdur. Bu tutum, bizim, zulme uğrayanlardan, ezilenlerden, sömürülenlerden yana olmamızı söylüyor.” Diye manidar ifadelerle bir yazınızda duruşunuzdan bahsediyorsunuz; bu duruşun ve tercihin bedelini ödediğinizi düşüyor musunuz?

Hayata kök salan şiir, yaşayan insan, yaşanan hayat ve millet bağını tutarlı bir şekilde tesis etmiş bir şiirdir. Hayata kök salan şiir, aynı cihette Milletin hayat sahasından köklenmeyi ve beslenmeyi gereksinir. Bugün şairlerin-birkaçı istisna- Şiir-Millet bağını sağlıklı bir biçimde kurduğunu düşünmüyorum. Var mı öyle bir bağ? Günümüz şairleri olarak “Milli endişe”nin neresindeyiz? Yazdıklarımız milli endişenin neresine tekabül ediyor? Birçoğumuz fuarlarda, şiir etkinliklerinde, imza günlerinde, belediye şenliklerinde cebimizi doldurmanın derdindeyiz… Yalan mı?

Şiirimizin sağlamasını yapacağımız alan, milletimizin hayat damarlarıdır. Ama nedir, tertemiz damarlarımıza Batı evreninden modern ve postmodern edebiyat teorileri adında zehirli atıklar enjekte edildiği için “şiir-millet” bağını kurmak diye bir derdimiz, bir milli endişemiz bizde tınılamıyor.

Bugün genel edebiyat ortamında şiirde de öyküde de meselesi olmayan kof ve yüzeysel bir edebiyat yürürlüktedir. Şiir-millet bağını sağlam biçimlerle kuramadığımız için de romanda soyut bir şekilde-iç konuşmalarla- sayıklamaya devam ediyoruz. Sayıklamanın, postmodern soyutçuluğun, hayal kurup mırıldanmanın, bunaltı edebiyatının bize faydası ne? Latin Amerika büyülü gerçekçiliğinin Türk insanının öz karakterine katkısı ne? Postmodern tekniklerle fantastik bir evren kurmanın ahlaki yönümüze ve bir mücadele içindeki hayatımıza yararı ne? Postmodern kültür ve edebiyatının asil bir millet oluşumuza ek takviyesi ne? Bizim dünyamızı ahlaki ve milli endişelerle kuramadıktan gayrı, gerçekliklerin çoğul oluşunun, bakış açılarının çeşitli olmasının, milletimizin özsuyuna, kültür ve medeniyet atlaslarına güç potansiyeli ne?

Sormak gerek, sorulması gerekir, sorulacaktır: Kişisel olarak edebî zevkimizi inceltmenin dışında modern öykü estetiğinin kangren olmuş toplumsal yaralarımıza hangi bir devası, ilacı, reçetesi vardır? Yazdıkların, beni, yaşadıklarımı, dünyayı ve insanı ırgalamıyorsa yanlış bir edebiyata hizmet ediyorsun demektir. Modern öykü estetiğinin düşünsel parametrelerinin toplumsal’ın anlam dünyasında ciddi bir karşılığı var mıdır?

Ben işte yukarıya kaydettiğim kişisel edebî görüşlerimin bedelini fazlasıyla ödediğimi düşünüyorum. Bir edebî topluluğa bir aidiyet bağı ile bağlı olsaydım; bu edebiyat anlayışının irili ufaklı birden fazla müşterisi olurdu. Nitekim bu topluluklarca el üstünde tutulur, 7-8. Eleştiri kitabım üçüncü dördüncü beşinci baskıyı yapardı.

Ben kişisel destanımı yana yakıla kırık dökük ama olağan-üstü bir gayretle yazmaya, inşa etmeye devam ediyorum.

Türkiye’de orta yaşı geçmiş bir şair, edebî görüşlerinden ve tercihlerinden sebep, yalnız kalmayı, bırakılmayı ve dışlanmayı göze almışsa; bundan sonrası için de “çalılıkları yara yara” edebiyat yoluna devam etmeyi sürdürecek, edebiyat ve eleştirmenlik çizgisini türlü imkânsızlara rağmen özgünlükle çekmeye devam edecek, bireysel eleştirel şarkısını araştırmaktan uzak durmayacaktır.

Benim yalnızlık şarkılarım, karanlık bir koridorda şehrin ufkuna doğru yürüyen kırık gönüllerde bir destan olacaktır!

– “Günümüzdeki önemli “yazın emekçi”lerinden, değerli temsilcilerinden biri Mustafa Celep. Duyarlı bir yüreği var. Konuşkan bir şiiri. Çalışkan bir kalemi. Eleştirinin, düşüncenin farklı evleklerinde salınan bir zihni.” Ali Emre bu şekilde bahsediyor sizden bir yazısında. Gerçekten eleştiri üzerine büyük emek ve fedakârlık olarak görebileceğimiz yekûn ortaya koydunuz. Bu yazılarınız konusunda bizlere neler söylersiniz, kitap olarak bu yazıları görebilecek miyiz?

-Bu yazılar (5 dosya) 120’şer sayfadan müteşekkil 600 sayfayı geçkin bir toplamdır. 2005’ten bugüne yaklaşık 14 yıldır kitap eleştirisi yazıları yazmayı sürdürüyorum.

Benim bazen sert, bazen de yufka bir yüreğim vardır: Bir yazar, saygı duyup kitabını okumam için gönderdiği zaman, ben ister istemez kitap hakkında yazma zorunluluğu duyuyorum. Bu anlamda adresime gönderilen haklarında yazacağım 50’nin üzerinde şiir-hikâye-roman kitabı var.

Türkiye’de yayıncılar –birkaçı istisna- kitap eleştirilerine ve edebî değinilere zerre miktar değer vermiyorlar. Bu konuda emin düşüncelere sahibim. Yazdıklarım yayıncılar bazında muteber görülmese de kitapları hakkında yazdığım yazarlar ve birkaç erbab-ı kalem değer veriyor ya onlar bana yetiyor. Roman yazmanın revaçta olduğu bir edebiyat ortamında yazdıklarımın ciddi bir karşılığı yok ama eleştiri metinleri, değerlendirme yazıları yazmayı seviyorum.

Türkiye’de şairlerin, hikâyecilerin, romancı ve eleştirmenlerin kitaplarını yayınlamak söz konusu olduğunda, -birkaçı istisna-, niteliğin değil niceliğin hükmü geçiyor. Türkiye’nin yayıncılık dünyasına “parası olan kitabını basıyor” anlayışı hâkim. Parası olmayan yazarlar da –eğer bir edebî topluluğa dâhilse- eş, dost, ağabey kontenjanından kitaplarını yayınlatma imkânı elde ediyor. Ama yayıncılıkta temel ölçüt: Nicelik, yani yayınlanacak olan kitabın satışının olup olmadığı ile alakalı ekonomik hususlar…

Durumlar bu şekilde, fazla söze ne hacet, ya nasip diyelim… Durmak yok, “edebi inşaa” devam…   

-Siz editörlük yapıyorsunuz, yine Eleştiri Haber gibi bir sitenin büyük yükü sizin ve Bünyamin Gürel’in omuzlarınızda, duyarlı olmaya ve gerçekten yazıya emeğe büyük bir özveri ile değinen yazılar yazıyorsunuz, şairliğiniz nasıl ilerliyor, böyle bir ortamda nasıl çıkıyor şiir ortaya, diye sorsam neler söylersiniz?

-Poetik Haber, 2010-2017 yılları arasında hasbelkader uzun-kısa nefes alıp vermelerle internet dünyasında yayın yaptı, kültür haberciliğine katkı sundu. Eleştiri Haber, www.elestirihaber.com Haziran 2017’de kuruldu. İlk şiir kitabımı 2007’de (Ateş Bandosu, Ebabil Yayıncılık), 2011’de ikinci şiir kitabım İnsanı Aşan Kan’ı, 2018 Ekim’inde 7 Epik Figür&Nabız Vuruşları yayınlandı. İlk şiirim Kırağı dergisinde lise son sınıf talebesiyken okuyucuyla buluştu. Filhakika, 2010’da İnternet Haberciliğine başladıktan sonra şiir yazımı da haliyle aksadı, duraksadı. İşin gerçeği: 9 yılımızı vermişiz bu işlere… Kültür Haberciliğinde ilk iltihabı www.dunyabizim.com sitesinden kaptım. Ve 9 yıldır da dergi değinileri ve kitap eleştirileri ile sınırlı bir yazı hayatım oldu. 10. Yıldan itibaren artık Eleştiri Haber’in kendi editörünü, kendi eleştirmenini, kendi kitap tanıtım yazarını ve içerik sağlayıcısını bünyesinden çıkarması, doğurması gerektiğini düşünüyorum. Sitenin Editörü Dostum Bünyamin Gürel ve Söyleşi Editörümüz Yahya Burak Gül ve diğer yazar arkadaşlarımın da katkılarının ciddi boyutlarda olduğunu söylemek gerekiyor. Başta Ali Celep olmak üzere, Cesur Gültekin, Barış Kavas, Yahya Burak Gül, Nur Sultan Turhan, Kader Ozan, Ahmet Furkan Akar, Fuat Oskay, Rahime Alcan, Aydan Yıldız Güneş, Selma Kavurmacıoğlu, Nevzat Akyar, Behçet Ulaş Alıcıoğlu, Yusuf Yılmaz, Şener Beyter ve Burçin Aşureciler sitemizle yazınsal bağını koparmayan, nadir de olsa yazı göndermeye devam eden yazarlar…

Sitemizde sürekli yazan yazarlar arasında Yahya Burak Gül ve Cesur Gültekin’i özellikle anmalıyım. Yahya Burak Gül, yazı, söyleşi ve etkinlik haberleriyle, Cesur Gültekin ise emek ürünü değerli hikayeleriyle sitemize yazınsal bağlamda katkı sunmaya devam ediyorlar…

Benim edebiyatta yeni yazar yetiştirme noktasında temel endişem: Türk Edebiyatına realist, sağlam karakterli, dürüst kalem sahibi kazandırmaktır.

Ama nedir, son 3-4 aydır, internet dünyasının, site yayıncılığının daimi kalem sahibi yetiştirme noktasında uygun, geçerli ve sağlam zeminler olmadığını gördüm, tanık oldum. Maalesef âlem-i internette yarı yolda bırakmalar çok oluyor ve bu beni üzse de bunun internetin doğasından kaynaklandığını düşünüyor, bir nebze de olsa teselli buluyorum. Yani internette bir edebi eleştirel topluluk inşa etmek mümkün değildir. Bunu hep birlikte görüp kızmıyorum yazarlarımıza artık. Olağan karşılıyorum, çünkü internetin yapısından kaynaklı terk edip gitmelerdir bunlar. Çevre ve ilişkiler meselesidir. Eleştiri Haber’de bir dönem yazan bir yazar, yeni arkadaşlar ve yeni siteler tanıdığında gidip hemen orada yazıyor. Normaldir, olağandır. İsteyen istediği sitede yazabilir. Biri gelir, biri gider… İşin tabiatında var bu…

En nihayetinde biz de sözümüzü sakınmadan yolumuza devam ediyoruz…

Durmak yok, “eleştirel yapı”yı kurmaya devam…

-Son olarak yeni 7 Epik Figür Nabız Vuruşları Okur Kitaplığı’ndan okurla buluştu, tezgâhta neler var diye sorsam neler söylersiniz?

-Dediğim gibi, mutfak da tezgâh da bir hayli işlek ve kalabalık. Tamamlanma safhasında olan 5 eleştiri dosyasının akıbeti ne olur, bilmem. Anti-kapitalist ve halkçı bir Müslüman yazarım. Sanırım ekonomik bir birikim ve parasal değerlere hayatımda hatırı sayılır bir yer ayırdığımda kitaplarım peşpeşe yayınlanacaktır. 3. şiir kitabımdan sonra “şiir terk ettiğim” doğrudur, tahlil-inceleme ve değini yazılarıma odaklanmak dışında şiirle olan ontolojik bağım sınırlı ve metin eksenli. Yeni yazar ve kalem sahibi yetiştirmenin poetik-kritik-yayın zemini olmak, onlara güzel ve etkili yazma alışkanlıkları kazandırmak bana özgüven olarak yetiyor.

Teşekkür ederim.

{Eleştiri Haber, Temmuz 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.