Selma Kavurmacıoğlu | Merhamet Üzerine Alınmış Bir Karar | Hikaye Atlası

0
244

Selma Kavurmacıoğlu

MERHAMET ÜZERİNE ALINMIŞ BİR KARAR

İnsanın her türlü zorluğa, sıkıntıya, zahmete, meşakkate, şiddete dayanıklı olarak yaratılması… Bütün bir öğleden sonra “kebed” kelimesi ile ifade edilen ve Beled Sûresi’nin dördüncü ayetinde kendine yer bulan bu hakikat zihnimde dolanıp durdu.

Akşam, mahallemdeki bir kız yurdunda lise öğrencilerine yönelik olarak “Değerler Eğitimi” projesi kapsamında “merhamet” üzerine bir sunum yapacaktım. Konunun ehemmiyetinin fark edilebilmesi için az çok konuyu hangi açılardan ele alabileceğim, nelere değinebileceğim ve neleri örnek gösterebileceğim noktasında zihnen bir hazırlık yapmış hatta bununla da yetinmemiş bu hazırlığı kâğıt üzerine de maddeler hâlinde sıralayarak aktarmıştım. Programa daha çok vardı. Üstlendiğim vazifeyi hakkıyla eda edebilmek adına bir ön hazırlık yapmış olmanın verdiği huzur ve rahatlıkla artık ev içindeki sorumluluklarımı yerine getirmeme sıra gelebilirdi.

Eşim ve küçük oğlum bir gün öncesinden oğlumun mutat sağlık kontrolleri için Konya’ya gitmişlerdi. Bu sabah erkenden doktor işini hallettikten sonra ise ailelerimizin de ikamet ettiği ilçeye hem onları hem eşi dostu ziyaret maksadıyla geçmişlerdi. Eh artık, ikindi vakti geçtiğine göre onlar da istikamet Aksaray olmak üzere yola revan olmuş olmalıydılar. O hâlde yolcular da burada benimle kalan diğer oğullarım da eve geldikleri zaman acıkmış ve susamış olarak geleceklerine göre onlar için karınlarını doyuracak aş, susuzluklarını giderecek su hazırlamak lazım gelirdi.

İnternet ortamında her an için dinleyebileceğim ve dinlememin de gerektiğini düşündüğüm videoları/programları genellikle vakti daha verimli kullanabilmek adına mutfakta yemek yapmak, bulaşık yıkamak gibi işlerle uğraşırken takip etmeye çalışırım. Bu sebeple ben tezgâhta, bilgisayarım mutfak masasında olduğu hâlde ikimiz de mütemadiyen çalışır dururuz. Fakat nedense bugün böyle bir şeye tevessül etmek istememiştim. Allah’ın insana merhametinin en büyük nişanelerinden biri olarak düşünmekte hiçbir beis görmediğim insanın “kebed” olarak yaratılışı üzerinde tefekkür etmeyi tercih edecektim.

İnsan… Başlı başına bir muamma… Ne demişti şair: Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen. Âlemin özü olarak anlayabileceğimiz “zübde-i âlem” ile nitelenen insan, bütün bir âlemi benliğine sığdırmasıyla kocaman bir dev havasına bürünürken varlığının orijini olan “ma-i mehin”e atıfla da âdeta hiçliğine işaretle haddini bilmeye davet edilmekteydi. Yine yeryüzüne “halife” olarak gönderilmesi ve eşyanın kendisine musahhar kılınmasıyla yeryüzünün minik bir parçasına bile hükmettiğinde çoğu zaman küçük bir tanrı hüviyetine bürünmekte mahzur görmeyen insan, maruz kaldığı küçücük bir virüsle ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara dûçar olduğunda acizliğini bilmeye çağrılmış oluyordu. İnsan bir tarafıyla ne kadar güçlü ise bir tarafıyla da o kadar zayıftı. Bir bakteri karşısında belki direnç gösteremiyor, yataklara düşüyordu; ama beri tarafta “artık bu acının altından kalkamaz, erir, yok olur gider” denilebilecek nice felaketlerin, sıkıntıların, imtihanların üstesinden gelebiliyordu. Sahi neydi, nasıl bir şeydi insan? İnsan, kendini bilince Rabb’i bilmeye de kapının aralandığı bir “can”dı.

Ortalığın sessizliğine havanın kararmaya başlamasıyla birlikte çöken hüzün de dâhil olunca bana yalnızlığımda eşlik edecek tek şey alternatifsiz çay olur. Bu sefer de öyle olacaktı kuşkusuz. Nasılsa yemek de tenceredeki yerini almış, en kısık ateşte demlene demlene pişmeye bırakılmıştı. Ee, ilk fırsatta çay yapmak üzere çaydanlık da çoktan ocağa konmuş; âdeta en tatlı musikilerden birini dinliyormuşçasına haz veren suyun kaynama sesi işitilmiş; dalga dalga yükselen buğunun eşliğinde kaynar su ile çayın yaprakları arasındaki vuslat gerçekleşmiş ve sıra çayın dem vaktini gözetlemeye gelmişti.

Takip etmem gereken videolara “siz biraz bekleyedurun” diyerek kendi zihnimden geçenleri takibe almayı öncelemem hoşuma gitmişti. Ara ara değil belki sık sık yapmam gereken buydu, her ne sebeple ve her ne şekilde olursa olsun teknolojiden uzak kalmak bana her zaman iyi geliyordu; ama mütemadiyen gelen mesajlardan dolayı dıt dıt öten telefonuma da kayıtsız kalmayı artık beceremiyordum. Başlangıcı için çeyrek asırlık bir zaman diliminden bahsedebileceğim bir dostluk ve bu dostluğun temelini atanlarla yıllar sonra oluşturduğumuz bir whatsapp grubu ile eski muhabbet ortamımızı -sanal âlemde de olsa- devam ettirmeye, yaşatmaya çabalamamızın bir ürünüydü bu “dıt dıt”lar. Her şey çok iyiydi ama bu ses benim ıssızlıkta, sükûnet ve düşüncelerimle oluşturduğum armoniyi sabote ediyordu. Kurtuluş yoktu, telefonu alıp gelen mesajlara bakmam gerekiyordu.

Gelen mesajlarda grup içinde başlattığımız bir çalışmanın nasıllığı ile ilgili soruların yanında Hatice ablamın -ki kendisi halamın kızı olur- kafasının çok karışık ve üzgün olduğunu ifade eden bir cümle de yer alıyordu. Doğal bir refleksle “Neden abla?” diye sordum, yazarak… Açıkçası alacağım cevaptan haberim olsaydı ya da alacağım cevabı azıcık kestirebilseydim böyle bir soruyu ömür billah sorar mıydım acaba? Sanmıyorum.

Tayy-i zaman, tayy-i mekân var mıdır, varsa nasıl bir şeydir, tam olarak nedir, bilemem; bilmediğim bir şeyi tarif de edemem, ama aldığım cevapla ben bu ikisini aynı anda tecrübe etmiştim sanki. Bir anda küçücük bir çocuk olmuştum, yıllar öncesine giderek. Günlerden bayramdı ve çocukluğumu yaşadığım evdeydim. Hâlen her gittiğimde kendime format attırmışçasına yenilendiğim, kendime geldiğim, tabir caizse fıtratıma dönüş yaptığımı hissettiğim, anne-baba evindeydim. Duvarlarına sinmiş huzuru soluyor, eşyalardaki mutluluğu kokluyor, gözlerdeki saadete sarılıyordum.

Her bayramda mutat olarak yaşadığımız ve hemen hemen her evde de üç aşağı beş yukarı aynıyla yaşandığını düşündüğüm manzara… Babalarının bayram namazından dönmesini beklerken zamanı tüketemeyen sabırsız çocuklar, babalarının gelmesiyle beraber doğru dürüst bir kahvaltı dahi etmeden hane halkıyla bayramlaşıp soluğu şeker toplamak üzere dışarıda alırlar. Bütün çocuklar için bayramın en vazgeçilmezi olan ve onlar nezdinde bayramı bayram yapan “şeker toplama” ameliyesinin gün gelip bir nostaljiye dönüşeceği ta o günlerde fısıldansaydı çocuk kulaklarımıza, tepkimiz ne olurdu kestiremiyorum; ama bugün buradan bayramın da, şeker toplamanın da, ziyaret yapmanın da tadını ancak bizim neslin çıkardığını çok net görebiliyorum. Gerçi soluğu dışarıda alan çocuklar için asıl amaç şeker toplamak mıdır yoksa o güne kadar ellettirilmeyen, ancak yatarken başucuna konulmasına müsaade edilen bayramlıklara kavuşmuş olmanın hazzıyla dışarıda arzı endam etmek midir, bilinmez. Belki birincisi, belki ikincisi, belki de her ikisi…

Şekerliklere şekerler ve lokumlar erkenden konulmuştur. Kolonya ise çoktan hazırdır ve şeker de kolonya da üzerine örtüsü itinayla örtülmüş bayrama özel tepsinin üzerindeki yerini almıştır. Artık gözetlenen zilin çalması, kapının tıklanması olmuştur. Bizim evin kapısını ilk tıklatanlar her zaman mahallemizdeki “Kareceler”in çocukları olurdu. Onların hızına yetişebilmeyi biz hiçbir zaman başaramamıştık. Her bayram sabahı karşılaştığımız ilk ziyaretçiler istisnasız onlar olurlardı ve doğal olarak yine istisnasız –çoğunlukla poşetten olan- şeker torbasına ilk şekeri koymayı becerenler de… Her bayram mütemadiyen aynı şeyi yaşamamıza şaşar kalırdık. Hayatın akışında yazılı olmadığı, sözle de beyan edilmediği hâlde hüküm süren kurallar mevcudiyetini neye borçluydular ve bu kuralların devamlılıklarını sağlayan şey neydi, hangi kuvvetti? İşte bu yazılı veya sözlü olarak beyan edilmeyen kurallar cümlesinden olarak zikredebileceğim diğer bir şey evimizin ilk akraba sıfatıyla gelen ziyaretçileriydi. Bunlar da her zaman, avlularımızın sadece bir duvarla ayrıldığı, pencerelerimizden birbirimizi görme/gözetleme imkânımız olacak derecede yakınımızda, yanı başımızda olan amcamın çocukları olurdu.

Hasan amcam kardeşlerin içinde en küçük olanıydı. Aslında babamlar dördü erkek, üçü kız olmak üzere yedi kardeştiler, ama içlerinden bir tanesi daha askerden döner dönmez, henüz anne babası düğününü yapıp mürüvvetini göremeden gencecik yaşında bir kazaya kurban giderek yaşama veda ettiği için hayatta olanları altı taneydi. Gidenin acısı elbette çok büyük ve derindi ama hayatta kalanların da bir şekilde birbirlerine yetmeyi bilmesi ve becermesi gerekirdi. Nitekim onlar da öyle yapmaya çalışıyorlardı. Üstelik çocukken geçirmiş olduğu menenjit hastalığının sebep olduğu kalıcı beyin hasarıyla yaşamak zorunda olan küçük bir kardeşleri varken kendilerini kapıp koyuverme, darma duman olma gibi bir lüksleri de hiç mi hiç yoktu.

Evin küçüğü hiç büyümezmiş; ne anne babanın gözünde ne de büyük kardeşlerin gözünde. Bu eskiden böyle olduğu gibi şimdi de böyle ve öyle zannediyorum ki yarın da böyle olmaya devam edecek. Aynı şey ben ve çocuklarım için de geçerli. Düşünüyorum da benzer bir olayda daha önce diğer çocuklarım için göstermediğim tahammülü, hoşgörüyü, toleransı küçük oğlum için şu an pekâlâ gösterebiliyorum. Bu bir tutarsızlık mıdır, sanmıyorum. Aksine bu durumu, hayata daha pozitif bir perspektiften bakabilmeyi, her şeyi problem hâline getirmemeyi, karşımdakiyle empati yapabilmeyi öğrenmişliğim olarak değerlendiriyorum. Artık Hasan amcamın, evin en küçüğü olmasının kendisine sağladığı avantajı kullanmasından mıdır yoksa kâr ve zarar hesabını yapacak melekeye tam olarak sahip olamamasından mıdır bilemiyorum; o diğer kardeşlerinden hiçbirinin yapmadığı bir şeyi yapmış, engel mengel tanımamış, olmazı olur etmiş, tutmuş kendine yabancı bir gelin getirmişti. İyi mi etmişti, kötü mü etmişti; kendine mi etmişti, herkese mi etmişti; cevabı belliydi, ama kader denen çok hassas bir kırmızıçizgi de vardı ki ne orayı fazlaca eşelemeye gelirdi ne de orada olup bitenin hikmetinden sual etmeye… Olmuştu bir kere, olanla ölene çare yoktu.

Amcamla yengemin çocuklarının sayısı yaşımız gibi ilerliyordu. Abartısız her yıl mevcut olanın üzerine bir yenisi ilave oluyordu. Doğan rızkıyla doğuyordu, hiçbiri aç ve açıkta kalmıyordu ama bir şeylerin eksikliği de her geçen gün, gün gibi fark ediliyordu. Saldım çayıra, Mevla’m kayıra anlayışıyla çocuk mu büyütülürdü? Her biri ismiyle de cismiyle de birbirinden güzel ama isimleriyle müsemma, cisimleriyle barışık olamayan çocuklar… Şu hayatta israfın her türlüsüne karşıyımdır ama söz konusu insanın israfı olduğu zaman içimin yanması apayrıdır. Öyleydi işte! Amcamın çocukları da diğer çocuklar gibi doğuyorlardı, ama sanki hayata bir sıfır yenik başlıyorlardı.

Her bayramda ama istisnasız her iki bayramda da o kadar çocuğun baştan aşağı yeni kıyafetlerle bezenmesi nasıl mümkün olurdu? Bir baba buna nasıl güç yetirebilirdi? Söz konusu amcam olunca o güç yetirirdi. Çalışkandı, yorulmak nedir bilmezdi, işinde çok iyiydi, tabi kazancı da çalışkanlığıyla muadildi. Yuvayı yapan dişi kuştur atasözünün ne demeye geldiğini ben amcamla yengemin üzerine konuşulduğu demlerde öğrenmiştim. Amcamın eşten yana talihi yüzüne gülmüş olsaydı, evinin ağmaz dönmez ev olacağını da… Ama olmamıştı, olamamıştı. Biz onların evine bayramdan bayrama girerdik, el öpmeye giderdik. Aslında önceleri daha sık giderken yaşımızın ilerlemesiyle gidiş sıklığımız ağırdan ağıra seyrekleşmişti. Çünkü bizimle beraber kuzenlerimizin de büyüyor olması madden ve manen muhafaza edilebilmemiz için bizimle onlar arasına görülmez duvarların örülmesini gerektirmişti.

Sorumluluk nerede başlar, nerede biter? Orijini nerededir, çapı ne kadar ileridedir? O dairenin mahfazası içine kimler girer, kimler o dairenin içine girmeye hasret gider? Ne zaman düşünmeye başlasam alevlenen iç yangınıyla birlikte sapır sapır akan gözyaşlarıma engel olamam.

Sair zamanlarda kokunun da eksik olmadığı bir kirlilik içinde görmeye alışkın olduğumuz kuzenlerimiz bayram günü pırıl pırıl olurlardı. Nasıl bir saygı ve edep içerisinde amcalarının ve yengelerinin bayramlarını kutlamak için el öpmeye gelirlerdi evimize, tarif edemem. Her hatırladığımda en çok burnumu sızlatan işte bu ziyaretlerde ortaya çıkan manzaralardır. Bugün, onların kötü ortam ve şartlarda devam ettirmeye çalıştıkları hayat hikâyelerinden haberdar olduğumda aslında hiçbirinin bunu yaşamaya müstahak olmadığını, zamanında ellerinden tutulabilmiş olunsaydı çocukluklarında yüzlerine sinmiş, bayramlarda davranışlarında tezahür etmiş o masumiyetin devamlılığının sağlanabileceğini düşünürüm. Amcamın sözü geçmiyordu, yengeme de söz geçmiyordu, kimse de sözü geçmeyenin sözüne güç katma, söz geçmeyenin de kulağını açma derdinde değildi. Şimdi kimseye haksızlık etmek istemem gerçi. Bir ailenin sadece bir aile olarak kalabilmesi için gerek babamla diğer amcamın ve gerekse halalarımın ne çok badire atlattığını da hatırlamıyor değilim. Ama bir noktadan sonra ipler tamamen koparıldı sanki. Kimsenin kimseden haberi olmadı, akrabalık bağı nüfus müdürlüğünün kütüklerinde kayıtlı bir bilgiden ibaret kaldı.

Çayım demlenmişti. Tezgâhta çayla buluşmayı bekleyen bardak, elimde gelen mesajlarının okunmasını bekleyen telefonum vardı. Mesajlarda Hatice ablam kafasının karışık ve üzgün olduğunu söylüyordu. Ben, “Neden abla?” diyordum. Ablam “Duymadın mı, Hasan dayımın Esma vefat etti, eşin de oğlunla cenazesine geldi” diyordu. Ben “Hayır duymadım, ben Aksaray’dayım” diyordum ve ilave ediyordum. “Sebep? Hastalık mı kaza mı?” Bilmiyordum ki, Esma nerededir, hangi kader içindedir, hangi kederlerdedir, mücadelesi kimlerledir. Ablam, “Eşi öldürmüş.” Diyor, benim için zaman donuyor, mekân yok oluyor. Hayır, hayır! Zaman hızla geriye sarılıyor, mekân Aksaray’dan doğup büyüdüğüm ilçeye tebdil oluyor. Esma hayal meyal hatırladığım küçücük hâliyle bayramlaşmaya bize geliyor. Her zaman olduğu gibi oldukça çekingen bir tavır içerisinde evimize giriyor, önce babamın ardından annemin elini hürmetle öpüyor. Babam da annem de onun yanaklarından öpüyor, sevgiyle. Hâl hatır soruyor annem babam. Bu arada biz “Hoş geldin!” diyoruz. Bayramlık ikramlarımızı sunuyoruz. Annem de babam da sohbet ediyorlar Esma’yla. O yine her zaman olduğu gibi büyük bir edep içerisinde konuşmanın akışına uygun cevaplar veriyor. Çok oturmuyor. Müsaade istiyor. Kendisine müsaade veriliyor. Esma evimizden çıkıyor. Annem ve babam her seferinde olduğu gibi Esma’nın güzelliğinden, Esma’nın utangaçlığından, Esma’nın masumiyetinden.. dem vuruyorlar; “Ne olacak bu kadının elinde bu çocukların hâli?” diyorlar. Esma evimizden çıkıyor, Esma ardına bakmadan gidiyor, Esma bir daha ardında bıraktıklarının yanına gelmiyor.

İnsan bir elini yumruk hâline getirip diğer elinin içine apansız neden vurur? Bu, o ellerden artık hiçbir şey gelemiyor olmasının oluşturduğu çaresizliğin tezahürü müdür? Saatlerce yapayalnız bir hâldeyken sessizliğe ram olmuş biri nasıl olur da sesini tutmaya mukayyet olamaz bir hâle gelir? Oksijen almak karbondioksit vermekten ibaret olan nefes alıp vermek bu kadar mı zordur? Kaç saattir sahibini tezgâhın başında tutan ayakların gücü neden ve nerede kaybolmuştur? Bu nasıl bir acıdır, bu acının tahammülü nasıldır ve nerede saklıdır?

Aklıma akşam yapmam gereken konuşma geliyor. Aklıma akşam yapacağım konuşmanın konusu “merhamet” geliyor. Aklıma günün 24 Kasım Öğretmenler Günü olduğu geliyor. Aklıma Esma’nın adını sanını bilmediğim katili geliyor. Aklıma adını sanını bilmediğim Esma’nın katilinin çocuk hâli geliyor. Aklıma “Bu çocuk hiç mi, hiç kimseden merhamet nedir öğrenmedi?” sorusu geliyor. Aklıma varlıkları muhtemel olan Esma’nın çocukları geliyor. Aklıma varlıkları muhtemel olan Esma’nın çocuklarının merhamet eğitiminin kimler tarafından ne şekilde verileceği geliyor. Aklıma Beled suresinin dördüncü ayeti geliyor, insanın her türlü zorluğa, sıkıntıya, zahmete, meşakkate, şiddete dayanıklı olarak yaratılması geliyor.

Ben iki gözüm iki çeşme ağlıyorum. Esma’nın gidişine mi ağlıyorum yoksa Esma’nın gidişine sebep olan hâlleri yok edemeyişimizdeki ihmallere mi; Esma’nın cinayete kurban giderken çektiği acının dehşetinden mi ürperiyorum yoksa yarın mahşer gününde Esma’nın hesabı görülürken payıma düşecek hesabın şiddetinden mi, bilemiyorum. Akşam her ne olursa olsun o gençlerin karşısına “merhamet”i anlatmak üzere çıkma kararı alıyorum.

{Eleştiri Haber, Kasım 2018}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here