Selma Kavurmacıoğlu | İz | Hikaye Atlası

0
406

İZ

Karşımıza her çıkanı aynı kıratta, aynı ayarda “insan” zannettiğimiz bir döneme denk gelmiş olmalıydı… Öyleydi.

O yaşlarda bilmem mümkün olamazdı; bunun için canımı yakan, içimi acıtan, burnumun direklerini sızlatan tecrübelerle ömür sermayemden bir miktar daha harcamam gerekliydi. Ama keşke imkân dâhilinde olsaydı da büyüklerimizin edindikleri tecrübelerin bir ürünü olarak her fırsatta dillendirdikleri “şimdi çocuk olmak vardı, keşke hep çocuk olarak kalsaydım, dünya size güzel” gibi sözlerin ne anlama geldiğini hiç bilmeseydim, hiç öğrenmeseydim.

İlkokul yıllarımdı. Arkadaşlık, dostluk her zaman güzeldir, ama zannederim en katışıksız, en saf hâli o yıllarda yaşananlardadır. Gerçekten öyle miydi acaba?

Sınıfımız çok mu kalabalıktı, yoksa çok mu azdı; hatırlayamıyorum. Bir sınıf, mevcudu ne kadar olursa “kalabalık”, ne kadar olursa “az”, ne kadar olursa “ideal” bir sınıf kabul edilir; bunları bilebilecek durumda değildim. Zaten derdim de değildi. Benim gözüm, eğer sınıfta iseler üç arkadaşımdan başkasına takılmaz, değillerse o üç arkadaşımdan başkasını aramazdı. Şimdi nerelerdedirler, ne hâldedirler sıcak haber verecek mecalim yok, ama zaman zaman Karapınar’a gittiğimde ola ki herhangi bir yerde o arkadaşlarımın herhangi bir yakınlarıyla karşılaşayım, mutlaka haber güncellemesi yaparım. Nerede olduklarını, ne iş yaptıklarını, sağlıklarını.. mutlaka sorarım.

Güneşin yüzünü iyice göstermeye, börtü- böcünün gün yüzüne çıkmaya, toprağın canlanmaya ve o dönem için ilçenin tek alternatifi olan iğde ağaçlarının kokularını etrafa salmaya başladığı bir bahar gününde öğle vaktiydi, öyle hatırlıyorum. Pırıl pırıl bir havada derin derin solurken içime çektiğim sade oksijen miydi yoksa lekesiz hâliyle tekmil masmavi bir gökyüzü müydü; ayırt edememiştim. Kollarımı açsam uçacağım hissi diyaframıma doldurduğum havadan mı yoksa benliğimi kaplayan mutluluktan mı kaynaklıydı; bilememiştim.

Arkadaşlarımızdan biri dâhil olamamıştı ama ben ve diğer iki arkadaşım o güne kadar hiç tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe etmek üzere yola revan olmuştuk; çocuk çocuğa bir arkadaşımızı ziyaret edecektik. Yola revan olmak dedimse öyle arabayla, otobüsle olanından değil, tabana kuvvet olanından. Ben ortalarındaydım. Zaman zaman hoplaya zıplaya, zaman zaman el ele tutuşarak, zaman zaman da kollarımızı birbirimizin boynuna dolayarak ama asla gelip geçen taşıtları kollamayı ihmal etmeden ve asla doyumsuz muhabbetimize ara vermeden bizim için oldukça uzak ve -o gün için- ilçenin epeyce dışında sayılabilecek bir mesafedeki lojmana, henüz halkamıza dâhil olmuş, çiçeği burnunda arkadaşımızın davetine icabet etmek üzere gidiyorduk. Çocuk başımıza kaç mahalle ötedeki üstelik hiç bilmediğimiz bir eve gitmemize annelerimiz nasıl razı olmuşlardı, onlar korkmazlar mıydı?

Gideceğimiz yer askeriyeye ait lojmanlardı. Arkadaşımızın babası ne iş yapardı, makamı-mevkisi, rütbesi neydi; bilmiyordum. Şimdi bile hiç anlamam, kim asttır, kim üsttür. Bunu itiraf, kendi elimle kendimi ele vermek kabilinden bir şey olacak belki, ama zaman zaman akademik kariyerlerdeki sırayı bile karıştırdığım olur. Bu sebeple hata yapmamak için önce –çaktırmadan- içimden bir saymam gerekir. Şu yaşımda itibar göstermediğim etiketlere çocuk yaşta hiç gösterecek değildim. Ama lojmanın bahçe kapısından içeriye adımımızı attığımız an bambaşka bir dünyaya dâhil olmaya başladığımızı da fark etmiştim.

Her şeyden önce geniş bahçe iğde ağaçlarına mahkûm edilmemişti. Bahçe kapısından lojman kapısına kadar uzanan ve parke taşlarıyla donatılmış yolun iki kenarına dikilen çam ağaçları hiç olmadıkları kadar arz-ı endam ediyorlardı. Yolun sağ tarafına denk gelen kısımda o güne kadar başka hiçbir yerde

görmediğim bir çocuk parkı vardı. Belki arkadaşımızın evinde teşehhüt miktarı oturup kalan vakti burada, bu parktaki oyuncaklarla oynayarak geçirmek iyi bir fikir olabilirdi. Çünkü salıncak denen şey oradaki hâliyle kitaplarda gördüğüm resimlerinden daha heyecan vericiydi. Tahterevalliye binmek kim bilir ne kadar eğlenceliydi. Ya kaydıraktan kaymak! Acaba yolda gelirken hissettiğim uçma hissini o da verir miydi?

Görünür değil belki ama hissedilir bir resmiyet içerisinde nihayet arkadaşımızın oturduğu dairenin kapısının önündeydik. İçerisi oldukça kalabalık olmalıydı. Buna, hem kapının önüne yığılmış ne annelerimizin ayağında ne de kendi ayaklarımızda görmeye asla alışkın olmadığımız ayakkabılar hem de içeriden gelen müzik eşliğinde kahkahaların karıştığı kadın sesleri işaret ediyordu. Hafif bir tereddütten sonra kapının ziline basmaya cesaret edebilmiştik.

Zile basınca adap üzere kapının biraz gerisine çekilmiştik. Öyle ya, her ne kadar az gelişmiş bir ilçede doğup büyümüşsek de “medeniyet”ten nasipsiz değildik. Bekledik bir müddet. Geçen zamanı kontrol için kolumuza takabileceğimiz bir saatin sahibi değildik ama bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamayacak kadar aptal hiç değildik. İçeriden mütemadiyen sesler gelmeye devam ediyordu; hele ayak sesleri zaman zaman “kapı şimdi açılacak” hissi verecek kadar yaklaşarak, zaman zaman “bu kapı asla açılmayacak” hissi verecek kadar uzaklaşarak…

Üçümüz de tercihimizi iyimser olmaktan yana kullanmıştık. Nihayetinde kapının hakkı üçtü. Biz henüz ilkini kullanmıştık. Üstelik bu kadar kalabalık bir ortamda cılız denebilecek bir nitelikteki zilin sesini duyabilmek için kulağın da bayağı bir mahir olması gerekliydi. Ama acaba arkadaşımız bizi bugün ve bu saat için davet ettiğine göre kulağı seste değil miydi?

Kapı ziline ikinci kez basmıştık. Bu arada birbirimizi de gözlerimizin içine bakarak kolaçan ediyorduk. Kimse kimseye bir şey demeye cesaret edemiyordu ama yüzümüzde gerilmeye başlayan kaslar, gözlerimizde kaybolmaya meyletmiş ışıltı hiçbir şeyi gizlemeksizin peşi sıra birçok şeyi fısıldıyordu. Seslerin kapıya doğru yaklaşarak yükseldiğini hissetmemizle kendimizi toparlamamız bir olmuştu. Endişeli bekleyişin sona ermesiyle mi yoksa kapının açılmasıyla yüzümüze yansıyan ışığın etkisiyle mi, bilemiyorum, üçümüzün de yüzü birden aydınlanıvermiş ve gözlerimiz tekrar eski ışıltısına kavuşur gibi olmuştu.

Kapıda genç bir bayan vardı; ne görünümüyle ne de konuşmasıyla asla annelerimize benzemeyen. Görünümüyle benzemediğini kapı açılır açılmaz anlamıştık ama konuşmasının da benzemediğini anlamamız için şaşkınlığının geçmesini beklememiz gerekmişti. Bir müddet üçümüzü de baştan aşağı süzdü. Önce yüz ve göz ifadesiyle “Hayırdır, siz kimsiniz, ne istiyorsunuz, ne işiniz var sizin burada?” dedi; ardından diliyle “Kime bakmıştınız?”… Benim tek kelime edecek takatim yoktu, galiba bu hâlimle yalnız da değildim. Söz, mecburen, kapıları önünde beklediğimiz sınıf arkadaşımızı kendi halkamıza dâhil etme konusunda daha istekli olan arkadaşımıza kaldı. Olabildiğince nezaket ve zarafet hâline bürünüp, sadece “Biz Mine’nin arkadaşlarıyız, Mine’yle görüşmeye geldik.” diyebilmişti. Kapıdaki zarif görünümlü bayan, başını odadan tarafa çevirerek yine alışık olmadığımız bir hitap şekliyle arkadaşımıza seslendi.

Artık içeriden gelen sadece müzik ve kahkahayla karışık kadın sesleri değildi; bunlara bardak, tabak ve çatal-kaşık sesleri de eşlik etmişti. Belli ki içerideki insanlar o dönemde henüz bizim adını yeni yeni duymaya başladığımız ama nasıllığı hakkında pek de fikir yürütemediğimiz yeme ve içmenin bol olduğu ve bir miktar da paranın toplandığı adına “gün” denilen şeyi yapıyorlardı.

İçerisi nasıl bir yerdi, o gün için görememiş/bilememiştim ama giriş bizim kendi evlerimizden farklı olarak sonradan adının “fayans” olduğunu öğreneceğim taşlarla döşenmişti. Küçük ve ince bir yolluk

serilen holün büyükçe bir kısmı açıktı. Kapıdaki kadının ayakları çıplaktı, çorabı yoktu yani, ama terlikleri vardı. Oysa bizim evlerimizde sadece kapı eşikleri açıkta bırakılır geri kalan her taraf halıyla değilse bile kilimle kapatılırdı. Ayakları üşütmemek önemliydi. Bu sebeple biz taşların üzerine basmazdık. Annelerimizin el emeği, göz nuru olan halı ve kilimlerin üzerinde dolaşırdı ayaklarımız. Evimiz de sıcacık olurdu yüreğimiz de… Sahi, o kadın -her ne kadar ayağında terlikleri olsa da- taşların üzerine bastığı için mi taşın soğuğu yüreğine sirayet etmiş, yüreğinin soğuğu da yüzünde temaşa edilir hâle gelmişti?

Nihayet Mine görünmüştü. Üzerinde dantelli, kısa kollu beyaz bir gömlek ve boyu dizlerinde olan pileli bir etek. Onun da ayağında çorap yoktu ama onun da ayağında terlikleri vardı. Üstelik önü açık olan terliklerinden tırnaklarındaki kırmızı ojeler de görülüyordu. Biz o güzellikte elbiselerin sahibi olmuş muyduk, sanmıyorum. Hele ki benim gibi yaşları birbirine yakın üç kız kardeşin olduğu evlerde mutlaka kıyafetler büyüklerden bir sonraki küçüğe miras kalırdı. Aynı hızda mı büyüyüp gelişiyorduk? Tabii ki hayır! Ama olsun, makas denen, dikiş makinesi denen, iğne iplik denen bir şey vardı; gerekirse açıp genişleterek, gerekirse küçültüp daraltarak elbise yeni sahibinin bedenine göre pekâlâ yeniden uyarlanabilirdi.

Mine görünmüştü ama gözleri görünmüyordu. Mine bize bakmıyordu. Benim artık kimseyi kolaçan edecek takatim kalmamıştı ama iyimserliği de elden bırakmak istemiyordum. Kapı önündeki ayakkabılar biraz gelişigüzel duruyordu. Sağın sol çiftinden ayrı düştüğü ayakkabılar hiç de az değildi. Hâlbuki ayakkabıları misafir gelir gelmez çevirmek misafire gösterilen hürmetin ve ona verilen değerin bir göstergesiydi. Mine de ayakkabıların o hâlinden utanmış olmalıydı ki yüzümüze bakamamış bu can sıkıcı durumu nasıl kotarabileceğinin derdine düşmüştü.

Hayır, alakası yoktu, hepsi kendimi teselli edebilmek için kendi kendime alelacele ürettiğim kocaman bir aldatmacaydı. Mine kapıdaydı ama biz karşısında değildik. O bizi görmüyordu ya da biz onun görüş alanına dâhil olmayı beceremiyorduk. Hafiften başını kaldırdı ama hiç birimizle göz göze gelmemeye dikkat ederek, bir tek kelime olsun söylemeyi esirgeyerek şrak diye kapıyı yüzümüze kapatıverdi. Donmuş kalmıştık. Kapının kapanmasıyla içeriden yansıyan ışığın engellenmesi mi yoksa içimizden süğülüp yükselen kasvetin yüreğimizi kaplaması mı etrafı birden zindana çevirmişti? Yoksa kıyametin kopma anında vuku bulacağını işittiğim güneşin defterini dürme hadisesi mi gerçekleşmişti? Kopan kozmik kıyamet değildi elbette, ama bizim iç dünyamızın kıyametinin koptuğu kesindi. Mevsimlerden neydi, hangi günün hangi saatindeydik, bilecek hâlde değildik. Bazı şeylerin görece olduğunu ben o gün okuyarak değil bizzat yaşayarak öğrenmiştim. Kim iddia edebilirdi orada kalışımızın dakikalardan ibaret olduğunu? Arkadaşlarım için bir şey diyemem ama benim için orada geçen zaman asırdan farksızdı. Mevsimin “Hüzün”den başka adı yoktu, günlerden “Hayal Kırıklığı”ydı. Ağlayabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu ben o gün anlamıştım. Zira o güne kadar çocukça nazlarla gerekçeler üretmekte hiçbir sıkıntı çekmediğim ağlamalarıma zinhar engel olmaya çalışmamıştım. “Burnun direklerinin sızlaması” benim için salt bir deyim olmaktan çıkmış, nemenem bir şey olduğunu hakka’l-yakin idrak ettiğim bir bilgiye dönüşmüştü.

İlginçtir, bahsi geçen arkadaşımla ilgili bütün hatırladıklarım burada bitiyor. Tabir caizse bant burada kopuyor. Oradan nasıl ayrıldık, merdivenlerden inerken çocukça bir refleksle yine de hoplayıp zıpladık mı, ya da indiğimiz merdivenler miydi yoksa derhal tadilat ve tamirata ihtiyacı olan yüreğimizin derinlikleri miydi, oynamamızın ancak hayallerimizde kaldığı bahçedeki salıncaklar, tahterevalliler, kaydıraklar yine ilgimizi çekmiş miydi; bilmiyorum. Bunun bir izahı var mıdır, varsa nedir, onu da bilmiyorum ama o vakte kadar olanı “ne kadar detay böyle!” denilebilecek bir şekilde net hatırlıyorsam duvara dönen kapıdan sonrasını da aynı derecede zıtlıkla hatırlamadığımı çok net biliyorum.

Bugün birçok psikolog davranış kalıplarımızı, duygularımızı ve düşüncelerimizi şekillendiren etmenlerin neler olduğunu keşfedebilmek için çocukluğumuzda yaşananları bilmeyi çok önemsiyorlar. Bu hakikate vakıf olmak için bilimsel, çoğu zaman da ne denmek istendiği bir türlü anlaşılmayan açıklamalara ihtiyaç var mı? Yaşadığımız o acı hatıranın benim üzerimde kalıcı olarak bıraktığı hasarı tespit veya teşhis için bir başkasının bir şeyleri eşelemesine ve bunun üzerine bir şeyler demesine ne hacet! Ben kimseye ihtiyaç duymaksızın hangi davranışımın, hangi duygumun, hangi düşüncemin kaynağının o güne ait olduğunu kestirebiliyorum.

Bugün için etrafımda olan hiç kimse, beni evine davet ettikten sonra kapısını yüzüme kapayıp, kapıyla duvarlar arasındaki daracık boşlukta karanlıklar içinde kalacağım şekilde bir davranış tercihinde bulunmaz, en azından ben öyle zannediyorum. Allah şahit, ben evlerine gidebilsem ne kadar mutlu olacak bir sürü konu komşum, eşim dostum var. Ama zaman zaman ben o kapının önünde hissettiklerimi aynıyla hatta bazen daha da fazlasıyla yaşıyorum. Acaba muhatap kaldığım yeni durumla o gün orada olanlara isyan etmeme sebep olan husus/hususlar arasında bir bağlantı mı kuruyorum?

Selma KAVURMACIOĞLU

[Eleştiri Haber, Ekim 2018]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here