Selma Kavurmacıoğlu | İhmâl | Hikâye Atlası

0
304

Selma Kavurmacıoğlu

İHMÂL

Bazen insanın eline telefonunu alıp “Alo” demesinin başındadır aslında sevdiklerinden haberdar olmasının yolu. Belki gidip gelemiyoruzdur, yüz yüze görüşmeye, bir araya gelip değil bir demlik çaydanlığın dibini bulmaya bir fincan kahve içmeye dahi fırsat bulamıyoruzdur. Aslında hepsi hikâye; çünkü bahane olarak arkasına sığındığımız ne kadar meşgale, sorumluluk, iş güç olsa bile hepimizin dostlarımıza bir “Ne var ne yok, hâlin keyfin nasıl, nerelerdesin, ne işlerle meşgulsün?” demek için ayırabileceğimiz birkaç dakikamız mutlaka vardır.

İnsanın mütemadiyen yanında görmeyi, gözü gözüne değsin, sesi kulağına gitsin istediği can dostlara olan ihtiyacı ne kadar elzemdir, hele ki zor zamanlar(ın)da bu daha da bir değerlidir. Zira insanı ayakta tutan biraz da hüzne ortak olan dostları(mızı)n varlığı değil midir? Öyle anlar olur ki, acınızı paylaşmak için size sarılan bir dost eli, çöreklenerek omuzlarınızı çökertmiş acının etkisini âdeta vakumlar gibi hafifletir. Gözbebeklerinizin derinliklerine bırakılan sözsüz samimi bir bakış, yüreğinizin dipsiz köşelerinde serin bir esintiye dönüşür. Belli belirsiz fısıltı hâlinde dudaklarda sese dönüşen bir söz, kalbin helecanını sükûnete kavuşturur.

İşte aynen böyle, beni sıkboğaz etmeyecek bir sıklıkta, ama arayı da fazla açmaksızın telefonuyla her daim arayan, hatta fırsat buldukça üşenmeyip kalkıp ziyaretime de gelen bir öğrencim vardı. Öğrencim dediysem emsalim olan bir hanımefendi. En mutlu veya en üzgün zamanlarımda varsa yanımda birileri, içlerinden bir tanesi kesin o idi.

Çoktandır sesi çıkmıyordu, gaiplere karışması dikkatimden kaçmamıştı; ama bu sefer bahanelere sığınmaksızın dürüst davranıp itiraf edeceğim, affedilmez bir ihmalkârlıkla ben de kendisini arayıp sormamıştım. Nihayetinde geçenlerde şeytanın bacağını kırdım ve telefonumu elime aldığım gibi tam da yemek hazırlığı ile meşgul olduğum bir anda kendisini aradım; âdeta isteyince yapmaya niyet ettiğimiz her bir şey için fırsat bulabileceğimizi bir kez daha kendime hatırlatırcasına ve kanıtlarcasına… Uzun bir aradan sonra ilk kez arayan olmakla sanki bir güç devşirmiş ve hazır ele geçirilmiş bir hesap sorma yetkisiyle selamımın hemen akabinde “Hayırdır, nerelerdesiniz, ne hâldesiniz, hiç sesiniz soluğunuz çıkmıyor?” gibi birbiri ardınca soruları sıralayıvermiştim. Karşımdaki ses çok cansız ve cılızdı, duyulmakla duyulmamak arasında âdeta zorlukla çıkıyordu. Yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu fark etmem tabi ki zor olmadı ve hemen sorularımın arkasına “Neyiniz var, yoksa rahatsız mısınız?”ı da eklemek zorunda kaldım.

İnsan rahatlıkla soruverdiği soruların mukabilinde alacağı cevaplara her zaman hazırlıklı olmuyor demek ki! En azından benim için bu sefer öyle olmuştu. Arkadaşımın verdiği cevap karşısında donmuş kalmıştım âdeta. En son görüşmemizden bu vakte kadar geçen üç beş aylık zaman zarfında meğerse ne ağır imtihanlarla sınanmış, ben onunla ilgili hiçbir şeyden habersiz öylece yaşayıp giderken o ömrüne ne ağır acıları sığdırmış. Büyük bir mahcubiyetti hissettiğim, bir de her ne kadar şu an çok iyi olduğunu söylese de bir an önce gidip ziyaret etmek ve gözümle görmekti istediğim.

O gün hafta sonuydu. Vakit de epeyce geç olmuştu. Pazartesi günü müsait olursa ilk fırsatta kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim, memnuniyetle kabul etti. Pazartesi olup da arkadaşımı ziyaret için yola çıktığımda çok değişik duygu ve düşünceler içerisindeydim. Kanserle mücadele etmek kolay değildi. Anneciğimden bilirdim. Hele de bu mücadele esnasında bir uzvunu tamamen kaybetmiş olmak! Telefonla konuşurken büyük bir teslimiyet içerisinde olduğunu anlamış, sevinmiştim; ama oraya giderken yine de ne ile karşılaşacağımdan tam olarak emin değildim. Sağlığı da hastalığı da veren Allah’a hamd olsun. Hiçbir teselli cümlesi kurmama gerek kalmayacak bir haleti ruhiye içinde buldum kendisini. Aslında sakinleştirilmesi gereken biri varsa orada, o da bendim; gerçi sükûneti elden bırakmamıştım; ama gözlerimin dolmasına da engel olamıyordum, çünkü onun insana rahatlık veren bir serinlik içerisinde geçirdiği süreci anlatması esnasında geçmişte anneciğim ile ilgili yaşadıklarımızı anımsıyor, duygulanmaktan kendimi alıkoyamıyordum.

Derslerde ‘Hamd’ konusunu işlerken söylediklerimi hatırlattı bana bir ara. “Hocam, sizi dinlerken böylesi zor durumlarda hamd nasıl mümkün olur, diye düşünür, başıma herhangi bir sıkıntı gelirse öğrendiklerimi uygulamanın nefsime ağır geleceğinden endişe eder ve hamd etmeyi beceremeyeceğimi zannederdim.” dedi. Sözünü hamd cümlesi ile ama bu sefer korktuğu gibi olmadığını ima eden bir hamd cümlesi ile tamamladı, “Elhamdülillah…” Tabi ki duymuş olmak, öğrenmiş olmak başkaydı, uygulamak bambaşka. Ben de hamd ettim, şükrettim; karşımda “lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyen bir insan olduğu için, kendisine sadece ikram edildiğinde değil, elinde olan alındığında da teslimiyetini kaybetmediği için ve daha da önemlisi o insan benim arkadaşım olduğu için.

O gün oradan ayrılıp evime dönerken yol boyu düşündüğüm birçok şeyin arasında özellikle ihmalkârlıklarımız vardı. Zaman hızla akıp gidiyor, ama giderken sadece kendini götürmüyor. Kendileriyle bir sürü anı biriktirdiğimiz insanları da götürüyor, bazen sağlıklarını bazen varlıklarını… Ve biz tam da kimi zaman dostlarımızın kimi zaman akrabalarımızın bize en çok ihtiyaç duydukları o anda telafisi mümkün olmayan bir kayıpla yanlarında olmuyoruz/olamıyoruz. Belli ki biz dünyanın peşinden ne kadar hızlı koşarsak koşalım, ona yetişemeyeceğiz, bu kesin. O hâlde madem dünyayı elde edemiyoruz, bari bir ara başımızı şu çok önemli işlerimizden kaldıralım da en azından hazır elimizde mevcut bulunan eşimizi, dostumuzu, akrabayı taallukatımızı ihmalkârlıklarımız yüzünden kaybetmeyelim.

 {Eleştiri Haber, Kasım 2018}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here