Selma Kavurmacıoğlu | İçimden Geçen Şehirler | Eskimeyen Kitap

0
174

Selma Kavurmacıoğlu

İÇİMDEN GEÇEN ŞEHİRLER / Yıldız RAMAZANOĞLU

Hikayeci Yazar Yıldız Ramazanoğlu

Şehirler özel olarak seçilmemiş; sadece yazarın gittiği zamanlarda tuttuğu notlar varsa kitaba dâhil olmuş şehirler. Şehirleri bir kitaba benzetiyor yazar, tıpkı her kitabın tekrar tekrar okunduğunda farklı tatlar vermesi gibi, şehirler de her gidişte farklı bir algıya sebep oluyor. Çünkü şehirler –yazara göre- canlı bir organizma olarak addediliyor.

İlk bahsedilen şehir Ankara. Çocukluğu ve gençliği Ankara’da geçen yazar şehir hakkında çok özel düşüncelere sahip. İstanbul’a karşı savunuyor adeta. Ama ne zaman ki olmak istediği şeyle olmasına izin verilen şey arasındaki mesafe genişleyip gittiğinde bazı algılar kırılıyor ve şehri terk ediyor. Ankara’ya mekânlardan çok insanlar için gidildiğini düşünüyor, “Mekânlarla değil, insanlarla çekiliriz Ankara’ya doğru” diyor.

Bahsedilen İkinci şehir İstanbul. Çoğu birer paragraftan oluşan bir sürü başlıkla anlatılıyor İstanbul. İstanbul soylularına “Bir gün de allame olmayın, bir gün de küçük işler yapın.” diye seslenerek sitemini belli ediyor.

Daha sonra sırayı Tahran alıyor. Park haline getirilen Cemşidiye dağında yaşadıklarını sizi de olayların içine çekerek anlatıyor. İran müziği için “Bu ülkede müziğin eritici bir yanı var.” analizini yapıyor. Halkının güzelliklerinden bahsederken Montesquieu’nun mektuplarından alıntılarla düşüncelerini destekliyor.

Tahran’dan Londra’ya geçiyor. Müşteri arayan kiliselerin ilanları, herkesin bir yerlere yetişme çabasıyla meydanları, caddeleri doldurarak “hız”a teslim olmaları, British Müzesinde İslam Medeniyeti bölümüne ayrılan kısmın yetersizliği.. gibi hususlar yazarı hüzünlendiren etmenler olarak karşımıza çıkıyor. Bu arada bol bol edebiyatçı ve eserleriyle ilgili kritiklerle karşılaştırıyor sizi yazar.

Mekke ve New York aynı bölümde anlatılıyor. Yazar kâh Mekke’de kâh New York’ta… Amerikalıların sağlık çılgınlığı ve başarma saplantısı yüzünden başka insanlara ne kadar duyarsızlaştıkları yaptığı bir durum tespiti. Yüzlerce kattan müteşekkil gökdelenler hakkındaki izlenimleri de hiç hoş değil yazarın. Çıkmış olduğu bir gökdelenin tepesinde “Ben hiç Ankara’ma böyle tepeden bakmadım, hiç yabancısı olmadım.” diyor. Kâbe’nin her yerden görülebilecek şekilde bir dağın tepesine ya da şehrin en yüksek yerine inşa edilmemesinin gerekçesini “Yaratıcıyla ünsiyet için yükseklerden aşağılara inilmesi lazım” diyerek Mekke ile New York’taki hayatı yorumlama ve yaşama farkına dikkat çekiyor.

Kitabın devamında Frankfurt var. Goethe ile ilgili verdiği bilgiler çok dikkat çekici. 73 bin metre karelik bir alana kurulan kitap fuarından bahsederken “neden okuyoruz?” sorusunu irdeliyor ve okumamızın önünde engel gibi görünen hususlara işaret ediyor.

Yavru vatan Kıbrıs, sırada. Sonrasında Saraybosna. Tabi ki Serebrenica katliamı… Katliama denk düşen saatlerde Paris’teki müzikal etkinlikler… Avrupa’nın göbeğinden Asya’nın öteki ucuna Afganistan’a kadar duyulan haykırışların, Bosna’nın birazcık kuzeyinden, Viyana’nın opera salonlarından duyulmayışı… Acılarını çok güzel dile getiriyor yazar.

Kitapta devam eden sekiz bölüm daha var. O kısımlar okunduğunda da “İyi ki bu kitapla karşılaştım.” memnuniyeti zihinlerde yer ediyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here