Selma Kavurmacıoğlu | Gelince Söylerim | Eskimeyen Kitap

0
520

Selma Kavurmacıoğlu

GELİNCE SÖYLERİM / Necdet SUBAŞI

Gelince Söylerim, zarf fiiline yöneltilecek “kim” sorusuna verilebilecek cevaplar noktasında birçok ihtimali barındıran, bu özelliği ile insan zihninde oldukça zengin çağrışımlara sebebiyet veren öznesi hazfedilmiş zarf fiil ve gizli öznesi olan yüklemden oluşan bir kitap ismi. Gelince söylerim; kim gelince, “ben” mi, “sen” mi, “o” mu, yoksa “biz” mi, “siz” mi, “onlar” mı, kim gelince? Ya da “zamanı” gelince mi veya “ilham” gelince mi, acaba “kaybolduğu dehlizlerden” gelince olabilir mi (bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde kaybolduğum/ kaybolduğun/ kaybolduğu/ kaybolduğumuz/ kaybolduğunuz/ kayboldukları), yoksa -yine bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde- “terk-i diyar ederek gittiği yerden” gelince mi?

Kitabı elinize aldığınız vakit hemen gözünüze çarpan şey, Necdet SUBAŞI kitaplarında artık OTTO’nun bir klasiği hâline gelen ve oldukça da görsel olduğunu düşündüğüm kapağın orta yerindeki dairesel boşluktan kapağın içe katlanmış kısmına yerleştirilen resim oluyor yine. Bu sefer size görünen, el emeği göz nuru zarafetine nakış olarak yansımış, nadide olmanın kendine kattığı bütün ihtişam ve endamla orada var oluş amacının vukuu için sessiz sedasız ama asil bir duruşla öylece bekleyen ve kendine yaraşacak şekilde asaletin rengi olarak da nitelendirilen mor renkteki bir kapının üzerine kurulmuş bir tokmağın resmi oluyor. Yine bilemiyorsunuz; kapının dışında kapıyı tıklayan biri(leri) mi var da kapının içeriden açılmasını bekliyor(lar), yoksa içeride olan(lar) mı dışarıdan biri(leri)nin gelip kapının tokmağını tıklamasını gözlüyor(lar). Kitabın sayfalarını çevirmeye başladığınızda bütün bu deli sorulara cevap bulma ümidi taşıdığınızı fark ediyorsunuz.

Okuduğunuz kitabın, yazarın bir söyleşisinde de ifade ettiği üzere, edebi türler içerisinde nereye yerleştirilmesi gerektiği konusunda kesinlikle net bir tercihiniz olmuyor, olamıyor; okuduğunuz bir hikâye mi, bir anı mı, bir söyleşi mi, bir deneme mi, karar veremiyorsunuz. Belki bir parça hepsi belki de hiçbiri. Fakat kesin olan bir şey var ki, yazarın gerek kendi iç dünyasına gerekse ele aldığı çeşitli prototiplerin iç dünyasına dair belirsiz ifşaları, okuyucusunu kendi iç dünyasına dair belirli kavrayışlara sevk ediyor. Kitabı okumanın ödülü; kişinin, özelde kendini, genelde insanı tanıması, anlaması oluyor

Kitap konu itibariyle oldukça esnek bir yapıya sahip. Okuduğunuz ilk beş bölüm, oldukça sitemkâr, serzeniş dolu, feryat yüklü ve adeta yakarışlardan oluşuyor. Bir ara, dünyada birlikte nefes alacak insan, nefeslenecek yer kalmadı, endişesine ve karamsarlığına düşecek gibi olurken hemen arkasından “hayallerimizin peşinden her ne olursa olsun koşmamız gerektiği inancı ve cesareti veren” coşkulu bir bölüm geliyor. Sonrasında ele alınan mevzular daha da çeşitleniyor. Mişa’nın mektuplarından Furkan’ın hastalığına, Akif Emre’nin vefatından yazarın torunu Eymen’le konuşmasına, muhafazakâr dünyada bir yerlere gelmeye çalışan kadınlardan lojmanın bahçesinde yetişmesine rağmen teknik adamların gözettiği protokol gereği ellenemeyen ve dallarında öylece çürümeye terk edilen dut ve vişne ağaçlarına, yazarın ilk öğretmenlik deneyimini yaşadığı İvrindi’deki yine ilk ve aynı zamanda son olan tiyatro hazırlama macerasının konusu olan Deliler Irmağı’ndan vefatı üzerine ağzı olanın konuşma gereği duyduğu Şerif Mardin’e, sonradan akademide hocası olacak olan şahısla aynı otobüste Balıkesir’e yaptığı yolculuktan Ebuzer’in vasiyetine uyarak İzmir’den Konya’ya yaptığı yolculuğa, aralarında anlaşmazlık olan eşlerden kendinin bile üstesinden gelemeyeceği konu başlıklarıyla öğrencilerine dünyayı dar eden büyük hocalara, bunalımdan inşiraha sebebiyet veren duaya, babalar gününden hangi arada hangi derede oluştuğu fark edilemeyen “göbek”e, bohçacılardan sanal mecranın sakinlerine, henüz çiçeği burnunda denmeyi hak edecek kadar evliliklerinin ilk yıllarındaki Ayla Hanım’ın resminden biraz da bunalmanın, nefes alamamanın mekânı mesabesindeki Van’da kendisine nefes aldıran arkadaşlarından biriyle olan resme kadar daha neler neler…

Bu kadar çok konu çeşitliliği yazar açısından yabancısı olduğumuz bir durum değil aslında. Yazarın akademik çalışmalarından sonra edebiyat dünyasına kazandırdığı ilk eseri olan ve hâtıra dalında ESKADER ödülüne de layık görülen Yaz Dediler Ânı adlı kitabında da ve zincirin ilk halkası olan bu kitabın ardından gelen diğerlerinde de her ne kadar her birinin kendine mahsus bir tadı ve rayihası olsa da aynı üslubu görmek mümkün. Diğerlerinde olduğu gibi bu kitabında da konunun tematik olmaması, insanda “tam da hayatın ta kendisi” dedirtecek bir duygu ve düşünce oluşturuyor. Çünkü hiçbir insanın hayatı, doğumundan son nefesini vereceği ana kadar tek düze olarak gitmiyor. İnişler, çıkışlar mutlaka oluyor; aşılması gereken çöller, denizler; atlanması gereken yarıklar, çukurlar; geçilmesi gereken dereler, tepeler, düzlükler; tırmanılması gereken kayalar, dağlar mutlaka karşısına çıkıyor. Aslında insan, değil sadece doğumundan ölümüne, sabah kalktığı andan gece yatağına girdiği son vakte kadarki kısa bir zaman diliminde dahi, hatta hiçbir mekânsal değişim olmadan oturduğu yerde, mevzunun değişmesi, yeni bir insanın ortama dâhil olması, bir haber alması, bir söz duyması, bir beden dili gibi çeşitli etkenlerle bile ne gelgitler yaşıyor hayatında gerek duygusal gerekse eylemsel anlamda. Bu noktadan bakıldığında yazarın bu dâhil bütün kitapları insanın iç dünyasının bir topoğrafyası görünümünde âdeta. Nerede, ne zaman, ne olacağı önceden kestirilemeyen hususların vakti saati geldiğinde yaşamımızda birer birer yerini alması gibi muadil bir biçimde hangi konuyla, hangi insan tipiyle, hangi duyguyla, hangi olayla karşılaşacağını önceden kestiremeyeceğin başlıklar da art arda geliyor kitapta. Konular çoğunlukla daldan dala atlıyor, bazen sözün biri bitmeden başka bir mevzu çoktan gelip tahtına kurulmuş oluyor, yazar üst tarafta hakkında yazmayı vadettiği mesela “Bir Kadın Meselesi”ni alt tarafta “Bir bakalım hele!” diyerek orada öylece bırakıp sözün akışını “bayram dönüşlerine” teslim edebiliyor. Okuyucu, kimi zaman okudukları karşısında tam da karamsarlık kisvesine bürünecek gibi olurken birden seyyalitenin değişmesiyle yüreğine kanat takılmış da bir kuş misali pır pır uçacakmış gibi önüne geçemediği bir coşkunun taşıyıcısı oluveriyor. Aslında bir gelişigüzellik varmış havası veren bu üslubuyla yazar, tam da kanlı canlı bir âyet olan insanın okunmasını satırlarda yazılı olan âyetlerin yöntemiyle yapıyor. Cennetten bahsetmesiyle rehavete kapılan insan ruhunu cehennemden de bahsederek kendine getiren ve birbirine zıt iki varlığın zikriyle insan ruhunu gererek bu gerginlikten iyi bir tını elde etmeye çalışan vahyin üslubunu kullanıyor.

Yazarın, Gelince Söylerim de dâhil olmak üzere edebi türdeki eserlerinin tamamında akademik olanlarının aksine olabildiğince sade bir dil ve oldukça anlaşılır bir ifade tarzını tercih etmesi, yer yer tedavüle çıkardığı yöresel ifadeler ile anlatımına zenginlik katması, dolayısıyla yazı dilinin tam bir “halk dili” olması; bir yönüyle yazdıklarının geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını ve okunuşunu kolaylaştırması gibi olumlu sonuçlar doğururken bir yönüyle de yazılarının, derununa nüfuz etme gereği duyulmadan, sadeliğe kurban edilmesi tehlikesini taşıyor. Bu sebeple yazarın düşünce ve fikir dünyasına vakıf olmadan yazdıklarının bütün boyutlarıyla anlaşılması pek mümkün görünmüyor. Öyle ki yazar, kitabının çeşitli bölümlerinde de ima ile işaret ettiği üzere, onca memleket meselesi varken “kıytırık” işlerle uğraşmak gibi haksız ithamlara maruz kalmaktan kurtulamıyor. Galiba burada yazarın “Okumayı değil tefekkürü abartırdım.” tavsiyesine kulak vermek gerekiyor.

Gelince Söylerim’in içinde yer alan her bir yazı, bir halkasını da kendisinin oluşturduğu zincirdeki diğer halkalarda olduğu gibi yazılır yazılmaz sosyal medyada paylaşılan yazılardan oluşuyor. Sıcağı sıcağına okuduğum bu yazıların birçoğunda yakaladığım muhteva noktasında o gün için güncele dair imalar, işaretler, izler bulurken bugün okuduğumda bazı cümlelerin güncel olana hapsolmayıp bugüne ve yarına da hitap edecek bir kudrete sahip olduğunu görüyorum. Kitabının “Ömür” başlıklı bölümünde evrenseli yakalama arzusunu açık seçik dile getiren yazarın, bu hedefine ulaşma konusunda kararlılıkla adım adım ilerlediğini düşünüyorum.

Çok beğenerek okuduğum ve gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim Gelince Söylerim ile ilgili hitam sadedinde kitabın son okumasını yapan MAK Grup Redaksiyon Ekibi’ne içimde birikeni söylemezsem kendimi sözüm yarım kalmış olarak hissedeceğim: Sayın MAK Grup Redaksiyon Ekibi, “ekip” olarak isimlendirildiğinize göre belli ki bir değil birden fazla kişisiniz. Bu işi yapmak vazifesini üstlendiğinize göre belli ki bu konuda yeterliliğinizi beyan ve kabul ettiniz. Hepinizin değilse bile birinizin bile mi dikkatini çekmedi kitapta yer alan imla ve yazım hataları? Hadi onları gözden kaçırdınız, peki başından sonuna kadar sadece bir fotoğraf okuması yapılan “Balta” adlı bölümde bir fotoğrafın olmadığını da mı fark etmediniz? Sadece teessüf ederim, başka bir şey değil.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here