Selma Kavurmacıoğlu | Biz Dışarıda Kalanlar | Eskimeyen Kitap

0
456

Selma Kavurmacıoğlu

BİZ DIŞARIDA KALANLAR /Necdet SUBAŞI

Bir siluet, yağmur damlalarını anımsatan bir perdenin gerisinde, hareket hâlinde. Aslında kimin perdenin iç tarafında kiminse dış tarafında olduğu da doğrusu biraz meçhul. Gözün odaklanmasındaki farklılık sizi bazen dışarıda tutarken bazen de içeri dâhil ediyor. Göze kitabın kapağındaki resimle beraber kitabın ve yazarın adı da ilişince içindekilere dair müthiş bir merak duygusu sarıveriyor insanı. Ardından hemen Bismillah diyerek aralamaya başlıyorsunuz kitabın kapağını ve ilk sayfadan diğer sayfalara akıp giderken içeride olanlardan mı yoksa dışarıda kalanlardan mı olduğunuzu anlamak istiyorsunuz.

Kimi hikâyelerde; tam da orada, tam da oradaki kişi ve tam da o olayın ortasında olmak arzusuna kapılırken kimisinde ise ne orada, ne o kişi ne de o olayın içinde olmayı asla istemiyorsunuz. Kitabı okudukça kitabın isminin içeriği ile ne kadar mütenasip olduğunu görüyor, kapak seçimindeki isabete hayran kalıyorsunuz.

Kuşkusuz her kitabın ortaya çıkışının bir sebebi var, yine bu çıkışın bir serüveni var; tıpkı bu kitabın da olduğu gibi. Yazar, Biz Dışarıda Kalanlar’ın ortaya çıkış sebebini daha ilk başlıkta, ilk sayfada beyan ediyor; “Bir şeyler elimizden uçup gitmeden yazalım, yazmanın kudretli büyüsünden nasiplenelim, birbirimize hediyemiz dinamik hikâyelerimiz, uçarı düşüncelerimiz, sakin ve tevekkülle karşılanmış tecrübelerimiz olsun.” diyerek. Okuduğunuz bu cümleler yazmaya dair zarif bir davetiye gibi geliyor size, siz de yazma eylemine bilfiil dâhil olmak ve iyi, doğru ve güzel şeyleri paylaşarak çoğaltmak istiyorsunuz; dışarıda yapayalnız ve kupkuru kalanlardan olmak istemiyorsunuz.

Yazar kitabında kendi hikâyelerini yazıyor. “Ben kurmaca öyküleri okumaktan zevk alırım, ama asla öyle bir şey yazamam. Benimkisi hayatın içinde, gerçek ve yaşanmış olmalıdır.” diyor. Fakat bir taraftan da “Yaşadıklarınızı yazmaya karar verdiğinizde aslında görünürde hiç mi hiç önemli olmadığı düşünülen bir sürü şey devreye girer…” diyen yazar olayın yaşanması esnasında alınan küçük küçük anekdotlara rağmen “ortaya çıkan metnin yaşadıklarından fersah fersah uzak” olduğunu da söylemeyi ihmal etmiyor. “Hisseden ben, gözleyen bendim, ama artık bir tablo gibi gerilerde bir yerde duran şu hareketli geçmişi şimdi hatırlamak için bugünün şartları, bugünün hissiyatı ve tabii ki değişen tabiatı devreye girecektir.” diyerek de duruma açıklık getiriyor. Üstelik bu değişim için çok da uzak bir zaman dilimine gitmeye gerek olmadığına vurgu yapıyor: “Yine de geçmişten söz edildiğinde, bu isterse dünkü bir hikâye olsun, bugünün diline vurulduğunda garip bir değişim yaşıyor.” Bu satırları okurken değerlendirmedeki, anlamlandırmadaki, hissiyattaki, duygudaki vb. değişimin sadece yaşanılanların farklı bir zaman diliminde yazıya geçirilmesi esnasında olmadığını, geçmişte okuduklarınızın da farklı zaman dilimlerinde tekraren okunduğunda elinizde aynı metinler olmasına rağmen farklı bir duygu, düşünce ve hissiyat verdiğini hatırlıyorsunuz. Buradan gelişimin biraz da değişim gerektirdiği gibi bir sonuca varıyorsunuz ve kendi kendinize “Düşünsenize, yıllar önceki bakış açınızdan bir milim sapma olmamış, ne enine genişlemiş ne boyuna uzamış; kim isterdi böylesine bir yerinde saymayı, bulunduğu yerde çakılıp kalmış olmayı?” diyorsunuz.

Edebiyat alanında ünlü eleştirmenlerin dikkatini çekecek kuvvette bir tartışma başlatamayacağı zannına kapılan yazar, “O olayı anlatırken, şimdi hepimizi heyecanlandıran o havayı yazıya geçirirken neleri kaybediyoruz?” sorusunu sorar; ama aslında o, usta kalemiyle yaşanılan olayları sadece anlatırken değil, yazarken de bütün heyecanıyla, acı/tatlı taraflarıyla, hüzünlendiren bütün havasıyla olduğu gibi yansıtmayı başarır.

Yazar, yaşamının çok farklı kesitlerinden çok çeşitli hikâyeler yazması sebebiyle kimi zaman farklı tepkilere maruz kaldığını da okuyucusuna hissettiriyor; aslında doğrudan söylüyor. Bazı dostları için bu paylaşımlar “bir hayli tuhaftır, anlatılmaz, mahremdir” ya da “memlekette onca mesele varken bunların ne önemi vardır?” şeklindedir. Fakat yazar, hiç de o dostları gibi düşünmemektedir. Aslında tam bir kelime ustası olan yazar, bir pijama deliğinden koca koca memleket meselelerine, bir Mişa’dan üzerine kalem oynatmanın çok da kolay olmadığı ilişkilere, bir fincandan memleketin içinden geçtiği türlü türlü süreçlere kolaylıkla yol aralayabiliyor. Üstelik bunu hiç de zorlanmadan yapıyor. Çünkü yazar, her ne kadar her yerde okuyamasa da “her yerde yazabiliyor” ve üstelik bunu okuyucusundaki imrenme duygusunu had safhasına çıkarma pahasına da olsa ifşa ediyor.

Biz Dışarıda Kalanlar’da iyi karakterler de var, bizden ırak olsun dedirten cinsten kötü olanlar da. Yaşayanlar da anılıyor, dâr-ı bekaya uğurlananlar da. Aile efradı da var, akraba-i taallukatla beraber eş dost da. Hocalar da var, öğrenciler de. Yazar kendisi hoca olarak da var, öğrenci olarak da. Dünya da var, ahiret de. Akademi dünyası da var, o tarakta bezi olmayanlar da. Özlemler de var serzenişler de… Bu haliyle kitap, tam da hayatın ortasında durarak dinamik hayatı bütün canlılığıyla anımsatıyor.

Yazarın diğer kitaplarında da dikkat çeken bir unsur olan “yol/yolcu/yolculuk” bu kitabında da çıktığı tahtındaki konumunu koruyor. Yolculuklarına bu kadar değer yüklemesine bir gerekçe olarak, bu yolculuklarla birlikte kendi iç dünyasında da çıktığı yolculukların yanında “Biz epeyce bir zaman hep ancak yolculuklarda bir ve beraber olduk.” diyerek aile fertleri ile tam tekmil bir arada olabilmeyi gösteriyor. Aile bireylerinden her birinin ayrı ayrı hakkını teslim eden yazar; Ebuzer’i her seferinde yâd etmek için âdeta bahane arıyor. Taziye bahsinin geçtiği yazılarında en az kendisi kadar okurlarını da darmadağın ediyor. Torunu Eymen’in dünyaya gelişine “Allah bizden umudunu kesmemiş, yeni evlatlarla, yeni bebeklerle insanlığı ihya etmeye devam ediyordu.” diyerek getirdiği yorum, gönüllerde inşiraha sebebiyet veriyor.

Yazar, kitabında, her ne kadar tevazu örneği göstererek “Şimdi gördüğüm sahneyi anlatabilseydim ben zaten müthiş bir yazar olmuş olurdum.”, “İyi bir yazar olmayı, usta bir betimleyici olmayı ilk kez bugün istedim.” gibi cümlelere yer verse de, aslında bu tarz ifadeleriyle anlatmak istediğini daha vurgulu, tasvirini daha gerçeğe uygun yapmış oluyor. Dilin inceliklerini en ince ayrıntısına kadar bilen, kelimeleri doğru seçen, vurgu ve tonlamalara dikkat eden, böylece sadece “ne” değil, aynı zamanda “nasıl” söylemesi gerektiğini de en güzel şekilde bilen yazar bu konudaki maharetini gizlemeyerek ve esirgemeyerek müthiş bir edebi şölen sunuyor okuyucusuna.

Birkaç yıl gibi kısa bir sürede yazarın yayımlanan bilmem kaçıncısı olan bu kitap, bütün güzelliğiyle gelecek olan yenilerinin de muştulayıcısı olarak duruyor. En azından ben öyle görüyor, öyle diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here