Selçuk Alkan ile Flamenko Kadınları’nı Yahya Burak Gül Konuştu…

0
194

Konuşan: Selçuk Alkan

Konuşturan: Yahya Burak Gül

Selçuk bey yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

İlkokuldan bir yıl önce yazmaya başladım desem nasıl olur? Elbette bu “yazma”, okuma ve yazmayı öğrenme çabasından başka bir şey değildi. Bir eser üretme anlamında yazmaya ise ortaokul başlarında başladım. Tabi beni okumaya ve yazmaya teşvik eden bir öğretmenim vardı; Sivas Şarkışlalı, bıçkın ve karizmatik; bir o kadar da kıymetli ve idealist bir Anadolu delikanlısıydı o zamanlar Hacı Osman Işık hocam… Laf aramızda, hâlâ öyledir kendisi… Allah selamet versin…

Bir gün Yaşar Kemal’in İnce Mehmed’inin birinci kitabını okumaya başlamıştım ama çevremdeki bazı kişiler, bu kocaman ve kalın kitabı okuyamayacağımı, bunu beceremeyeceğimi söylemişlerdi. Çünkü hem küçük bir çocuktum ve hem de Almanya’da yaşayan bir işçi çocuğuydum. Yani Türkçeyi de öyle pek güzel anladığım ve konuştuğum söylenemezdi. O yıllarda Türk öğrenciler için Türkçe, Din Dersi, Tarih ve Müzik dersleri Türkçe olarak, Türkiye’den gönderilen idealist Türk öğretmenleri tarafından veriliyor, diğer dersler Almanca olarak, Alman öğretmenler tarafından veriliyordu. Neyse uzatmayayım; ben ertesi gün kitabı alıp Osman hocamın yanına gittim ve durumu anlattım. Hacı Osman Işık hocam, benim bu kalın kitabı pekâla okuyabileceğimi, buna istidadım olduğunu, zaten bu kitabı okumaya başlamakla bu işi becereceğimin işaretini verdiğimi söyledi. Ben de okuyup bitirdim kitabı…

Osman hocam, Türkçe derslerimize girerdi. Kompozisyon çalışmalarında hep beni teşvik etmiştir. Bir gün hiç unutmam, “Mucize” adlı bir kompozisyon yazmıştım. Ailece geçirdiğimiz bir trafik kazasından nasıl sağ salim çıktığımızı anlatmıştım çalışmamda… Osman hocam, bu kompozisyona hayran kalmıştı: “İşte Selçuk kitap okuyor ve bu yüzden de güzel yazıyor.” demişti… O oldu zaten… Ondan sonra öyküler yazıp durdum. Tabi çocukluk hâli, birçoğu kayboldu gitti… Ama bugünlere bir alıştırma yapıyormuşum demek ki o zamanlar…

Konu uzun tabi; kısaltarak devam edeyim. Lise-üniversite dönemlerimde şiirler yazdım, okul panolarında, yerel basında falan yayımlandı… Yıllar geçti, üniversite bitti, uzun bir süre öğretmenlik yaptım. Bir ara müdür yardımcılığı da yapmıştım. 2006 yılında, 15 yıllık bir öğretmen iken ilk kitabım çıktı. Daha çok gençlere yönelik bir kişisel gelişim-başarı temalı bir çalışmaydı. Ben de hayret ettim. İlk baskı on bin adetti ve şu an baskısı kalmadı o kitabın. Ama gençlerin ve özellikle öğrencilerimin bundan istifade ettiklerini düşünüyorum. Hâsılı, beğenilen ilk kompozisyon çalışmamı 6. sınıftayken yazdım, ulusal bazda yayımlanan ilk kitabım da 2006 yılında çıktı deyip, bu sualin cevabını burada nihayete erdirelim.

Yazım alışkanlıklarınızdan bahseder misiniz?

Açıkçası çok katı kurallarım yoktur. Zaten kendinizi aşırı kural zincirlerinin içerisine hapsettiğinizde, eserden çok kurallara takılır, bir şeyler üretmezsiniz. “Ben edebiyatçıyım” ya da “edebiyat mezunuyum” diyen birçok tanıdığım, işin bu kısmında, yani kural duvarının önünde takılıyor, bir eser üretemiyor. Hayatın diğer alanlarında da böyledir aslında bu; yani gerektiğinde esnek olmamak, bir eser üretmeyi kısıtlar. Robot değiliz ki biz… Tabii ki kendime göre tarzım var ve bu tarza göre hareket ettiğimde kendimi kuş kadar özgür hissederek bir şeyler yazabiliyorum.

Öncelikle yazmak istediğim konu, kalbime bir ilham olarak gelmeli. Yani “işte bu husus yazılmaya değer” diyebilmeliyim. Bu husus, günlük bir olay olabileceği gibi, kendimin ya da başkalarının yaşamış olduğu hayattan ilham alabilir. Veyahut tarihî bir hadise bana çok tesir etmiştir, o konuyla ilgili bir şeyler yazmak isterim. Bir de bu yaşıma kadar edindiğim bir hayat görüşü var; sosyal, ekonomi, felsefe, eğitim, sağlık, edebiyat vb. alanlarda insanlara söylemek istediklerim var, uzun uzun anlatmak istediklerim var. Bu açıdan da bir şeyler yazma ihtiyacı duyarım.

Bir eser üretmeye başlamadan evvel, yazmak istediklerimle ilgili epey miktarda kitap okur, araştırırım. Önemli yerlerin altını çizer, not alır, bilenlere sorar, ilgili videoları ve yayınları izlerim. Yazdığım konuyla ilgili gidilecek mekânlara, imkânım ölçüsünde gider, gezi ve gözlem yaparım. Bilimsel araştırmalardan, literatürden faydalanırım ve devamında kalbimden gelen ilham, ses, söz ve fikirleri ciddiye alırım.

Bundan sonra neyi nasıl yazacağımı planlarım. Roman yazacaksam, ana hikâyenin iskeletini oluşturur, kahramanları, olayları, mekânları, hadiseleri belirlerim ama bu ana iskelete katı bir şekilde bağlı kalmam. Benim şöyle bir sözüm var: “Her kitap, kendini yazar aslında…” Bu nedenle yaptığım planla başlarım ama yazarken kitap kendi kendini şekillendirir; yeni olaylar, kişiler, mekânlar ya da senaryolar hikâyeye katılabilir. Bazen gördüğüm bir rüya ya da kitabın bitmesine ramak kala aklıma gelen yeni bir fikir ya da yeni öğrendiğim bir bilgi, kitabın gidişatını değiştirebilir. Ama anlatmak istediğim ana tema bellidir, o şaşmaz.

Bir tanım koymak gerekirse yazmak nedir sizin için, neyi açığa çıkarır? Bu bakımdan şiirle, romanla hikâyeyle açığa çıkan şey, varılan öz ortaktır denilebilir mi?

Bence yazmak, öncelikle kendini ifade etmektir. Her insan bir kâinattır ve derin bir külliyattır aynı zamanda… Birçoğumuz bunun farkına varmayız, yaşadığımız sürece içimizde neler biriktirdiğimizden bîhaber yaşar gideriz. Ama samimi dost sohbetlerinde dilimiz bir çözülür ki, geçmişten, bugünden, gelecekten, beklentilerden, hayallerden, acılardan, sevinçlerden bir bahsetmeye başladık mı bizi tutamaz kimse… İşte yazmak da böyledir. İlk adımı atarsın, başlarda takıla takıla gidersin, sonra elinin düğümü bir çözülür, parmakların, beynin ve kalbinle güçlü bir bağ kurmaya başlar ve mekanize tugay gibi çalışmaya başlar sistem; yazdıkça yazarsınız. Elbette bunun bir altyapısı var. Bilgi ve hayat tecrübesi… Bilgin ve tecrüben ne derece yüksekse yazdıklarının niteliği de ona göre değerlenir. Bunun için çok okumak gerek ve hayatı bizzat yaşamak gerek…

Yazan insanın bir derdi vardır, söylemek istedikleri vardır; acısı, sevinci, beklentisi, umudu, ülküsü vardır. Herkesin vardır aslında ama yazar, bunları insanlara anlatmak ister, bu yüzden yazar… Varılan öz ortaklığa gelince, evet… Her şeyden evvel insanlıkta ortağız. İnsanlık anlamında tüm dünyayla, yaşadığımız ülke anlamında milletimizle, yaşadığımız coğrafya itibarıyla tarih ve kültürle, inançlarımız anlamında dinimizle ilgili olarak diğer insanlarla her zaman kesişen ortaklıklarımız var. Öz ortaklık ise, insan olmanın faziletlerini edinmede yatıyor bence. Hangi ırktan, hangi renkten, hangi inançtan, hangi mezhepten olursak olalım, en öz ortaklığımız, güzel insan olmada, iyi insan olmada kesişmeli ve barış şemsiyesi altında tüm insanlar birleşebilmeli. Unutmayalım ki Yüce Mevla’mız, hepimizi, kendi iradesiyle farklı farklı yaratmıştır. “Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.” diyor yüce Allah Hucurat Suresi’nde… “O niye benim gibi değil?” ya da “Benim gibi niye düşünmüyor?” demek, ilahi iradeye saygısızlık olmaz mı? Elbette haklarımıza saldırı varsa savunacağız, o ayrı, ama kimseyi de farklılığından dolayı düşman görmeyeceğiz. Öz ortaklık diyeceksek, işte yazarken bu Öz’e dikkat etmeye çalışıyorum.

Roman yazmaya yönelişiniz nasıl oldu? Bunda neler etkili oldu?

 İstanbul’dan ayrı kaldığım dönemlerde -ki o zamanlar hemen uçağa binip bir yerlere çabucak gitme imkânımız yoktu- adeta bir humma nöbeti gibi yaşadığım İstanbul hasreti, beni roman yazmaya itti. Böylece İstanbul tarihini de araştırmaya yöneldim. Bu romanla birlikte tarihi de çok sevdim. Tarihi romanlar da yazdım.

Flamenko Kadınları’nda gerçekten de Tutku, Endülüs ve Aşk temalarının tarihsel bir birikim ile romana yedirildiğini görüyoruz. Endülüs temasının arka planını ve hazırlık aşamanızdan bahseder misiniz?

Bir anda gelen bir ilhamla bu kitabı yazmaya karar verdim. Tabi bu ilham kıvılcımını harekete getiren bir şey vardı:

Bir gün televizyonda bir Endülüs belgeseli izliyordum. Programda birden Flamenko kadınları çıktı, ağıtlar ve danslar eşliğinde haykırıyorlardı. Bu beni çok etkiledi. Meğerse Endülüs talan edilirken, sahipsiz ve aç kalan kadınlar dağlara kaçmışlar. Kurtulamayanlar öldürülmüş ya da tecavüze uğramışlar. Kendini kurtaranlar ise Sacromonte tepelerinde çingene mağaralarına sığınmışlar. O çingenelerin birçoğu, bu mağdur insanlara kucak açmış, mağarasında yatacak yer, yemek, su vermiş. Ve zamanla kaynaşmışlar, onların danslarını öğrenmişler bu kadınlar. Sonra kendi acılarının demini de bu dansa katmışlar ve Flamenko, bu kalbi kırık ama bir o kadar da güçlü kadınların danslarında olgunluğa ermiş… İşte bunlar beni epeyce etkilemişti. Kitabın ilk arka planı böyle…

Diğer arka plana gelince; kitabı üç buçuk yılda tamamlayabildim. İki yıla yakın bir zaman boyunca Endülüs’le ilgili hatırı sayılır miktarda kitap okudum; Endülüs’ü, bugünkü İspanya’yı epey araştırdım. Endülüs’ü, özellikle o muhteşem medeniyetin çöküşünü ve hüznünü anlatmak istiyordum insanlara. Ama kuru bir tarih bilgisi vermektense, bu hüznü, içinde hayatın hüznünü taşıyan insanların hikâyeleriyle buluşturarak okurlara vermek istedim.

Flamenko Kadınları’nda aşk izleği baştan sona kadar kendini gösteriyor olsa da romanın bununla boğulmadığını; verilmek istenenin salt bundan ibaret olmadığını görüyoruz. İnsanın kendisini bir anlamda var eden tarihin parçası olduğunu bilmesi gerekliliğini ve gençlik döneminde sahip olduğu kabiliyet, istidat ve tutkularının kendini gerçekleştirme yolunda bu tarihi yadsımadan ve kucaklayarak peşinden gitmesi, bunların yitip gitmesine izin vermemesi yönünde bir algıya sahip oluyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Evet… Aslında doğduğumuzda hepimiz birer dahi ya da sanatçı adayıyız ama yaşadığımız çevre, kültür ve aldığımız eğitimler, birçok noktada bu üstün yeteneklerimizi bilerek/bilmeyerek törpülüyor. Farkındalık önemli… Kendimizi iyi tanımalıyız, bunun için gayret etmeliyiz. Çok âfâkî kalıyor bugün belki kendi tanımak… Onun yerine çabucak zengin olmanın peşinde koşuyoruz ama hiçbirimiz neredeyse mutlu değiliz. Üniversiteler bitiriyoruz, belki para da kazanıyoruz ama mutluluğu yakalayamıyoruz. Çünkü kendimizi tanımıyoruz. Kendi içimizde gizli olan bizin, yani Yunus’un dediği gibi “Bir ben vardır benden içeri…” felsefesinin derinliğine inmiyor, bunu önemsemiyoruz.

Aşka gelince; aşksız hayat olmaz… Aşk üzre gelmişiz bu dünyaya… Ebeveynimiz aşk yaşamasaydı biz olur muyduk? İlahi aşkın kudreti olmasa insan olur muydu peki? Tutkuya gelince, bu hepimizde var, çok değişik alanlarda olabilir. Tutkularımızı körleştirip kendimizi anlamlar hapishanesine attığımızda ruhumuz çürür, özgüvenimiz gider, olmak istediğimiz kişi olamayız, başarı gösteremeyiz… Mesela romanda bahsi geçen Deli Gitar, tutkularının peşinden giden bir adam… Mutlu olduğunu düşünüyor bir süre; sonra acı çekiyor. Şu nüansı gözden kaçırmamak gerek:

Tutkularımızın peşinden gidebilmeliyiz ama kendimize, topluma, sevdiklerimize, vatanımıza, milletimize, inançlarımıza zarar veriyorsak, bu tutku zararlı bir tutkudur. Dolayısıyla, ikinci sorunuzda bahsettiğimiz üzere tutkumuz da insanî anlamda “öz ortaklık” sınırlarını aşmamalı… Ya da bilinen bir örnekle açıklayayım: Herkes özgür olmak ister, özgürlük çok güzeldir ancak bizim özgürlük dediğimiz şey, başkasının özgürlüğünü kısıtlıyorsa, bu özgürlük değil, zorbalıktır. Aynı şekilde herkesin, tutkusunun peşinden gitmesini tavsiye ederken, tutkunuz eğer başkasının tutku ve özgürlüğünü kısıtlıyorsa, bu tutku değil, zorbalık olur diyorum. Romandaki Lorenzo’yu hatırlayın. O da tutkularının peşinde ama zorba biri…

Romanınızda, Granada’da aksiyon dolu bir giriş ve gelişmeden sonra İstanbul’da devam eden ve tekrar öze yolculuğu içeren bir arayışın izlerini sürüyoruz. Kurguda mündemiç olan tarihsel unsurlar adeta “Bitmesin, devam etsin” dedirtiyor. Bunu okurunuz ileride de bekleyecektir sanırız. Tarihsel roman üzere ilerlemenin sıkıntıları ve keyiflerinden bahseder misiniz?

Evet mündemiç, yani “bir şeyin içinde saklı” şekilde tarihsel unsurları eserlerimde işlemeyi yeğliyorum. Kuru bir tarih anlatımı birçok insanı sıkar. Ama araya metaforları kattığımızda, bu “sıkılma” gider, yerine merak gelir. İşte bu safhada, bilinçaltı kanalları her şeyi öğrenmeye, anlatılmak isteneni, bilgi ve hikmeti kendi süzgecinden geçirip damıtmaya hazırdır. “Bitmesin devam etsin” diyebiliyorsa okur, yazar başarılı olmuş demektir. Ayrıca teşekkür ediyorum böyle düşündüğünüz için. Evet, genelde beni takip eden okurlar, daha çok tarihi romanlarımı seviyor. Deneme, araştırma ve çocuk kitapları da yazdım ama tarihi romanlarımı okuyanlar gerçekten bana geri dönüş yapıyorlar ve teveccüh ediyorlar.

Tarihi bir roman yazma hususuna gelince, elbette zor iş ve emek istiyor. Uzun ve ciddi araştırmalar, okumalar gerektiriyor. Ama eser ortaya çıkınca ve bir de okur beğenince işte bu keyfi burada anlatamam…

Avrupa deneyiminizin size katkılarını nasıl değerlendirirsiniz? Dünyaya bakışınıza ve doğu batı tanımınıza dahası eserlerinize kattığı boyut ne olmuştur?

Benim çocukluğum Avrupa’da geçti. 5-15 yaşları arasında Almanya’ya yaşadım. Sokakların temizliği, trafiğin düzeni, herkesin kurallara uyması, yeşilin korunması, tarihin ve mimarinin korunması, resmî işlemlerin çabukluğu, sağlık hizmetlerinin mükemmelliği, tüm bunlar çok özlediğim şeyler. Ama vatan bir başka oluyor işte. 15 yaşında ailemle birlikte Kapıkule sınır kapısından vatana girdiğimde, o yaşta toprağa eğilip öpesim gelmişti. Tam karşıda kıpkırmızı ay-yıldızlı bayrağımız… Kendimden geçmiştim… Ama daha gümrükte bize yaşatılan zorlukları, istenen rüşvetleri ve ülkedeki eğitim, sağlık, ekonomi sorunları, insanların birbirine tahammülsüzlükleri, trafikteki keşmekeş ve saygısızlık, kariyerde iltimas, adam kayırma, yollara, denize atılan çöpler, mafyacılık, orman kanunları falan derken bir ara acaba gelmekle iyi etmedik mi demek zorunda kaldım. Yine de Avrupa’da gerçekten daha konforlu yaşam… Elbette orada da işsizlik var, pahalılık var… Ama insana değer veriliyor… Ama gelin görün ki memleket başka bir şey… Bir tılsımı var, çekiyor seni…

Yakın zamanda Batum’a gittim. Bir gün bile dayanamadım, döndüm. Döndüğümde, sınırdaki o camiden okunan ezan kulaklarıma, dalgalan ay-yıldızlı bayrağın görüntüsü huzursuzluğuma şifa oldu… İşte böyle…

Yabancı bir ülkede büyümek, elbette dünyaya bakışımda daha geniş bir pencere açtı… Sonuçta orada Müslüman olmayan ama yardımsever, kendine göre mutaassıp, çalışkan bir sürü insan yaşıyordu. Kötüler de vardı tabi… Tıpkı bizdeki gibi… Onların da çocukları var ve ne kadar masumlar, tıpkı bizdeki çocuklar gibi… Yabancı bir ülkede yaşayarak ben insana, milliyet, mezhep, renk, ırk olarak değil, insana “insan” olarak bakmayı öğrendim. Onları da Allah yarattı bizleri de… Bizi Türk ve Müslüman olarak yarattı, onları Avrupalı ve Hristiyan… Peki, Avrupalı bir Hristiyan olarak doğsaydık ne olacaktı? Doğarken bir seçim hakkımız yoktu ki… O hâlde önce “insan gibi insan” olmaya gayret edelim. Diniyle övünen ama dinin gerektirdiği güzellikleri yaşamayan ve yaşatmayan, insanlara zulmeden kötü bir kimse ne kadar muttaki biridir? Zaten “insan gibi insan” olmaya gayret edene de Allah doğru yolu bulduruyor, hiç merak etmeyin. O’nun her şeye gücü yeter. O, her şeyi en iyi bilir…

Gelecek projelerinize değinebilir misiniz? Neler var planda?

Flamenko Kadınları’ndan sonra biraz dinleneceğim… Yani öyle karar verdim ama bugünlerde “Haydi, sıradaki kitabı yazmaya başla!” diye bir ses geliyor içimden. Allah ömür verirse, tarihî roman da olacak, belki bilimsel çalışmalar da yapacağım. Bir de öykü kitabı düşünüyorum ama vakti geldiğinde hepsi netleşecek inşallah…

Çok teşekkür ederiz Selçuk Bey.

Asıl ben teşekkür ediyorum, teveccühünüz için, vakit ayırdığınız ve kendimi ifade etmeme imkân tanıdığınız için. Sizlere ve tüm okurlarımıza, kitap ve kültür âşıklarına sevgiyle… Hoşça bakın zâtınıza…

[Eleştiri Haber, Nisan 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here