Selcan Göçmen’den Modern Hayat Eleştirisi: Lüks Kutular | Toplu Oturma Alanları

0
272

SELCAN GÖÇMEN

MODERN HAYATA ELEŞTİRİ: LÜKS KUTULAR/TOPLU OTURMA ALANLARI

Paldır küldür uyandım desem yeridir. Ne olduğunu anlamak için yatakta bir dakikalık kulak kabartma eylemi yaptım. Sanırım dalga dalga yaklaşan kavimler göçünün ayak sesleriydi. Üst kattaki Apaçiler’in kavimler göçüne karıştığını sanıyorum. (Bu kadar gürültünün başka mantıklı izahı olamaz çünkü) Gece de zaten yandaki komşulardan ‘Zulular’ çeşitli törensel ayinleri ile uyutmamışlardı. Kuvvetle muhtemel ateş dansı yapıyorlardı. Bir ara çaprazdan gelen sesler; ‘bizim apartmanı uzaylı yaratıklar istila etmiş olabilir mi’ diye düşündürtmedi değil. O sesler, bir Âdemoğlundan gelecek nitelikte değildi çünkü. Velhasıl, bu sabah da böyle uyandım. Asıl korkum ise tatil dönüşü başlıyor. Üst kat komşum beni bekliyordur şimdi ‘alt kattaki hoca hanım gelse de sabahın altısında (bazen de gecenin ikisinde artık hangi münasip(!) zamana denk getirirse) temizlik yapsam diye. Onun o akustik sesleri(!) ile uyanmanın yaşattığı mutluluğu size tarif bile edemem. Alttaki ergen de derin anlamlar içeren, sosyal mesajlar yüklü, yoğun sanatsal kaygılar taşıyan, ‘bombastik’ şarkıları ile kulaklarımda tatlı tınılar(!) bırakmak için gözlerini yollarıma dikmiştir çoktan. Yandaki komşumun, aşırı dozda sevgi dolu (!) haykırışlarını ve o yumurcaklardan gelen şen kahkahaları (!) hesaba katmıyorum bile…

Doğdum doğalı bu alt alta, üst üste, tıklım tıklım, apartmanlarda resmen yaşamaya çalışıyorum/çalışıyoruz. Yaşıyoruz demiyorum çünkü kul hakkının/komşuluk hakkının gözetilmediği bir alanda mevcudiyetimiz; ancak ‘yaşamaya çalışmaktır’ Varsınız ama kimin umurundasınız?!

Düşünüyorum da; çocukken evde koştuğumuz vakitlerde-hele de üst katlarda oturuyorsak- annemiz ya da babamız ‘alttaki komşular rahatsız olur’ diye kamu spotu niteliğinde uyarıda bulunurlardı. ‘Alttaki komşunun rahatsız olmaması’ komşuluk hakkı açısından önemliydi. Bir de ‘komşuda pişer bize de düşer’ diye güzel bir deyiş vardı mesela. Evimizde ne pişse hemen yan daireye (genelde kapı komşusudur) bir tabak götürürdük. Neden? Çünkü evimizde pişen yemekten çıkan koku da kul hakkı kapsamındaydı Ve komşuya götürdüğümüz o tabak, komşunun evinde tabağa konacak bir şey varsa akşamına; yoksa birkaç güne dolu bir şekilde gelirdi. Hemen her ev hanımında olduğu gibi benim annem de tabak takımlarını önemserdi. Günlerce beklediği tabaklarından biri gelmedi mi; buna çok içerlerdi. Tabağın dolu ya da boş olması mühim değildi. Önemli olan takımın bozulmamasıydı. (Bu eşyaya verilen kıymetten ziyade bir daha alma ihtimalinin zor olmasındandı. Çünkü o bir memur eşiydi) Annemin bu içerlemesinden anlardım ki; geciken bir tabak da kul hakkından sayılırdı. İşte o zamanlar, apartmanlar (ya da bu kafes görünümlü yapılar mı demeliyim?!) daha yaşanılırdı. Çünkü yanımız yöremiz incelik doluydu.

Zaman, hız denen bir deli ile sürekli değişirken, her değişimde garip garip şeyleri beraberinde getirmekte çok mahir doğrusu. Çocukluğumun apartmanları yine mütevazıydı. Çok katlı siteler henüz pek yoktu. Olsa da bizim ‘getto’ dediğimiz lüks semtlerde tek tüktü. Günümüzde ise her yer site, plaza, residence vs. ile doldu. Örneğin çok komik bulduğum modern adetlerden birisi de bu çok katlı binaların, çok egolu kişilerinin, her gün tekrarladığı ‘asansör ritüeli’dir. Şöyle ki; asansörde hiç tanımadığınız biri ile sessizce beş, on, yirmi kat indiniz diyelim. Asansörden çıkarken mesafeli bir ‘iyi günler’ esasında o kişinin bir medeniyet bildirisidir. Daha önce hiç görmediğiniz ya da bir iki kere gördüğünüz biriyle, kutu gibi bir yerde, tek kelime etmeden ve asla göz göze gelmeden (özellikle aynaya, yerdeki zemine ya da eldeki telefona bakılarak) neredeyse kısa mesafede yolculuk yapıyorsunuz ve bitiminde mesafeli bir ‘iyi günler’ boşlukta flaş gibi patlıyor. En şaşırtıcı olan ise sizin de o anda acele tarafından ağzınızdan gayri ihtiyari çıkıveren şaşkın bir ‘iyi günler’ dir. ‘Sen de ne kötü niyetlisin, bak ne güzel iyi günler diyorlar hiç değilse’ diye düşünülebilir. Evet, ‘hiç değilse’ ama bir ara (yine çocukluğumda) ‘aranızda selamı yayınız’ hadisince güzel bir sünnet dolaşırdı kendi içimizde. Şimdi biri selam verdi mi ‘tanışıyor muyuz’ bakışı atıyoruz birbirimize. Benim yakınmam biraz da ‘özüne yabancılaşma’ ile ilgili aslında. Sahi, biz ne ara bu kadar yabancılaştık birbirimize?! Galiba her şey çocukken ve çocukluğumuzda güzeldi. Elbette geriye dönemeyiz ancak hiç değilse başkalarının özgürlük alanını gasbetmeden yaşamaya çalışabiliriz. Biz eğitimcilere kul hakkını ve kişilerin özgürlük alanlarını anlatma hususunda çok iş düşüyor. Biz gelecek nesillere bu alanda elimizden geleni  yapmaya çalışıyoruz çalışmasına da; ya gelmiş de geçiyor olan nesle ne yapacağız?!

Gel de bu kakofoninin içinde içerikçe zengin, güzel, okunası yazılar yazmaya çalış!

{Eleştiri Haber, Şubat 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.