Sait Faik ve İnsan Olgusu | Fatih Çodur | Bir Hikayeden

0
666
Sait Faik ve İnsan Olgusu | Fatih Çodur | Bir Hikayeden

FATİH ÇODUR

SAİT FAİK ve İNSAN OLGUSU

1- Sait Faik ve Soğan Kayığı Hikâyesi’nde İnsan

Sait Faik’in Semaver kitabındaki “Bir Kıyının Dört Hikâyesi”nde geçen ilk hikâye olan Soğan Kayığı’nda, hikâye anlayışının genelinde benimsediği insan ve insanın acılarının farklı bir yönelimle ele alındığını görüyoruz. Köylü-kentli çatışmasından çok, “adalı-köylü” ilişkisi/ilişkisizliğinin yapıldığı, yani “köylü-kentli çatışmasının” bir üst seviyesine çıkılarak “insan”ın, özellikle de “Sait Faik’in insanı”nın içine düştüğü çıkmazın ve bu çıkmazın sonucunun anlatımını okuyoruz.

Hikâyede adaya soğan kayığıyla gelerek demirleyip üç gün adada kalan köylü delikanlı, “bir köylü masumiyeti, ya da bize ‘köylü’ kelimesiyle verilmek istenen o anlam ile, sudan çıkmış balık gibi ada sakinlerini hayretle izlemektedir. -Buradaki Ada’nın, Sait Faik’in kendi yaşamında da büyük öneme sahip Burgaz Ada olması kuvvetle muhtemel. Ada’daki delikanlı ise belki kendisi belki de o derin iç bakışıyla gözlemlediği sayısız insan profilinin bir parçası…- Delikanlı, adaya vardığında karşılaştığı manzara karşısında şaşkındır ama masumiyetini de korumaktadır. Her sene adaya gelip gitmesine rağmen (“Biz bu adaya her sene geliriz”.s.27) her gelişinde aynı hayret ve şaşkınlığa kapılır ve bunu gizlemez. Gündüz, denizdeki kadınlar belki yüzmedeki ustalığı ve sportmen bir vücuda sahip oluşu nedeniyle kendisiyle şakalaşır, bununla kalmaz ona laf bile atarlar. (“Hatta birkaçı moda bir lisanla ona laf attılar”.s.28) Ama aynı kadınların akşam olunca onu tanımazlıktan gelmelerine, dönüp bir kere bakmamaları ve “çatık ve korkunç birer çehre ile kendi anlayabildiği bir lisanla küfretmelerine”(s.28) anlam veremez. Sait Faik delikanlının bu durumu için, “O çocuk bu sırrı çözemeden günler geçti. Usanmıştı.” der(s.28). Kendisini gerek fiziksel görünüşü gerekse elindeki güç ve para sebebiyle diğer insanlardan farklı bir yere konumlandıran ada sakinlerinin delikanlıyı küçümsemesi, Sait Faik’in sınıf ayrımına olan karşıt tavrının da bir kere daha altını çizer. Delikanlının, kadınların tavrını bir türlü anlamlandıramaması, bunun bariz göstergesidir. Zaten ondan sonra denize de gitmemiş; yaşadığı umutsuzluk, kendisini onlardan geri çekmesine yol açmıştır. Denizden gelen çocuk denize dönmüş, balık tutmakla meşgul olmaya başlamıştır. Bu uğraş, hikâyede şöyle tanımlanır:

“Onu balıklar o kadar alakadar etmişti ki, yüzü oltadan kurtulan balıklara asabiyetle buruşuyordu; sonra oltanın ucunda çırpınan balığa gülümsüyordu.”(s.28)

Hikâyede adaya demirlediğinde “sudan çıkmış balık” misali hayret ve şaşkınlık çırpıntısına yakalanan köylü delikanlının kısa süreli bir “kendini gösterme”den sonra geçici bir boşluğa düştüğünü görüyoruz. “Kendisi” ve “ötekiler”, yani “mavi gömlekli, beyaz pantolonlu ada sakinleri” arasındaki sınıf ayrımının anlatıldığı Soğan Kayığı’nda Sait Faik’in insanı’nın ve bu insan’ın ikiyüzlülüğünün ve bu ikiyüzlülük karşısında masumiyetini ve umudunu, mutluluğunu yine de kaybetmeyenlerin trajikomik durumuna şahit oluyoruz. Delikanlının oltanın ucundaki balığa gülümsemesi, ondaki yaşam sevgisinin öyle kolayca kırılmayacak olduğunu kanıtlıyor.

Şüphe yok ki Sait Faik insan’ı en iyi bilen ve o bildiği insan olmanın erdemini bizlere her hikâyesinde farklı bir açıdan aktaran en iyi öykücümüzdür.

2- Sait Faik’te İnsan Sevgisinin Biçimi

Sait Faik’te “insan”, bütün hikâyelerin başköşesinde oturur. Bütün güzelliği ve farklılığıyla, bütün insanlığı kapsayan, bir apartmanın bütün dairelerindeki bütün odalarında kendine has dünyaları olan

bütün insanları sarıp sarmalayan “insan”dır onun hikâyelerinin başkahramanları. Herhangi bir ideolojik kaygıya yapışmadan, dini ve ırksal hiçbir ayrımcılığa meyletmeden çizer karakterlerinin resimlerini Sait Faik. Her biri yaşamın merkezinde tam anlamıyla yer alan, o yaşama birebir dâhil ve o yaşama dâhil olmaktan oldum olası haz duyan kahramanları, Sait Faik’in hayatla ne denli tanışık olduğunun kanıtıdır. Kıyıda köşede kalmış, ezilmiş, unutulmuş, görmezden gelinmiş her birey, onun hikâyelerinin konusu olmuştur. Ne anlatırsa anlatsın, eninde sonunda “insan”a dayanır anlattıkları.

Sait Faik’in insanları, iyilik-kötülük, zenginlik-fakirlik, zulmet-masumiyet gibi vicdanî ve ahlâkî değerler üzerinden aktarılır. Kötü olan, kötülüğünün; zalim olan, zulmetinin karşılığını hikâyelerin sonunda bir şekilde görür. Bunu yaparken, Sait Faik, karakterlerini tamamiyle yermez veya övmez. Onların pişmanlıklarını ya da insanî yanlarını ortaya çıkarır. Kötü, ne tam olarak kötüdür ne de ona iyi denilebilir. Sarnıç kitabındaki Beyaz Altın hikâyesi bu durumu en iyi özetleyen örneklerdendir. Hilekâr tüccar Eskicizâde, yaptığı kötülüklerin karşılığı olarak mezarından çıkarılır ve beyaz altından platin dişleri sökülür. Ardından ayağına taş bağlanarak, “suboyuna” götürülür ve suya atılır. Bu hâli de hikâyenin sonunda cümle âlemin diline sakız olur.

Sait Faik, Beyaz Altın isimli hikâyesinde iyiliğe ve dürüstlüğe olan inancını tarif ve tasvir ederek pekiştirmiştir. Ancak hikâyenin sonunda dalavereci, kahraman Eskicizâde’nin kalp sektesinden ölümünden önce arkadaşı Kâtip’e, “-Kâtip!… Şuramda bir şey var ki, beni sıkıyor, anlayamıyorum! Hamur işi memnu, yorulmak memnu, heyecan memnu, rakı yasak. Böyle yaşamak mı olur? Hey gidi günler hey!…”(s.28) diyerek pişmanlığını belirtmesi, Faik’in amacının bir varlık olarak insan’ı yermesi değil, onu yüceltmek, belki kirlerinden arındırmak olduğunu göstermektedir. Bu durum, Faik’in insan’ı karşılıksız sevmesinin kanıtıdır.

Ondaki insan sevgisi üstü kapalı değil, aksine malumu ilan edercesine, itirafta bulunurcasına açık ve açıktadır. İnsana olan büyük sevgisini dillendirmekten geri durmaz o. Bunu gururla yapar. Bu sevgi, her zaman olumlu sonuçlar doğurmasa ve kahramanları mutlu ve tatmin etmese de, hiçbir zaman gizli saklı tutulmaz ve sonucundan şikâyet edilmez.

Örneğin, Ormanda Uyku isimli hikâyesinde bu tutum gözle görülür bir şekilde açığa çıkmıştır. “Tam iki senedir insanlardan kaçıyordum.” diyen hikâye kahramanı, bu kaçışı hikâye boyunca “kin ve nefretle, insanları sevmemekle” bağdaştırsa da, bir insanı sevmeye muhtaç olduğunu ve insansız yapamayacağını sık sık ima etmekten çekinmez ve hikâyenin sonunda bu ima şöyle patlak verir:

“İnsanları sevmek, hayatı sevmek ne iyi şey… Ancak insanları sevebiliriz.”(s.69)

Bu örnekte de görüldüğü üzere, Sait Faik’teki insan sevgisi kaçınılmazdır. Ancak bu sevgi yaşamın akışından ötürü kin, nefret gibi duygularla çatışmaya girse de nihayetinde baskın çıkar. Hikâyenin devamındaki, “O halde pekâlâ minimini bir insan zerresi halinde, karınca kaderince, insanları sevmek de mümkündür amma..” ifadeleri de bu sevginin karşılıksız ve büyük olduğunu imlemektedir. Sevene değil, aslında sevilene vurgu yapıldığını görürüz burada. Çünkü seven, tek bir insan zerresi, sevilen “insan”ın kendisidir.

Sonuç olarak Sait Faik’teki insan sevgisi her şeye rağmen dönüp dolaşıp başa gelen, yani olağan olan, olması gerekendir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here