“Şairin ödediği faturayı bilmek istiyoruz” | Ali Celep | Poetik Kültür

0
328
Şair-Eleştirmen Ali Celep

ŞAİRİN ÖDEDİĞİ FATURA ?

Şairin ödediği faturayı bilmek istiyoruz.

Şimdi, hemen, behemahal.

Bugünkü şiir ortamına yakından bakınca…

1.

Bugün yazılmakta olan şiirimizin canlandırıcı kaynağı nedir?

Bu topraklardaki varoluş nedenimizin sesini dinlemeye başladığımızda, bir şekilde dolaşıma girmiş şiirimizin, keyfiyet mektepli Türk okurlarının ‘ben-halk bilinci’ne somut olarak nasıl bir sorumluluk ödevi taşıdığını bilmek istiyoruz.

Külli bir soru: Bugün yazılmakta olan şiirimiz, tarihsel farkındalık dikkatini hesaba kattığımızda, millet varlığının neresine yerleşiyor?

Tarih ve şiir, salt anımsatma kurgusu olabiliyor kimi zaman.

Türk şiir sakinlerinin genç zümrelerinin bugünkü doğası ve görüntüsü, az bulunur bir cansız zihin şenliğine davetiye çıkarıyor.

Ama Türk şiir geleneği, ortalıkta dolaşan manifestoların çok yeni içeriklerinden uzak bir noktaya, ‘şiir bize ne anlatır ve millet varlığı içinde soruşturmasını nasıl sürdürür?’sorusuna dinamik bir seslenişle geri çağırıyor.

Bugünkü şiir estetik biçimin varlık gerekçesi olarak, modern kültüre hürmetçi bir dil tavrını benimsiyor.

Popüler dünyalaşmayı parlak ölü soyutlamalarla, biçimci ve görsel efektlerle, mevcut şiirsel söyleminin geniş yetersizliği içinde dile getirirken, millet varlığını dışarıda bırakmayı kusursuz yol olarak benimsiyor.

Türk şiirindeki eski usullerin varlık kiplerini , ‘faydalanma’ ve ‘disiplin’ adına geleneksel çiftlik hayatından esintiler taşıyan postmodern söylemin gelecek programının nesnesi sayarak şairin yağmacı egosuna malzeme yapıyor.

Kesinlikle konuşma yeterliliği olmayan bu şiir, milletimizin varoluş değerlerinin taşıyıcısı veya daha ileri bir atılımla tamamlayıcısı olma ihtiyacından uzak yapısıyla, milletimiz hesabına imtiyazlı bir konumu ve evrensel bir gözetimciliği hak etmiyor.

Eski şiir, insan hayatı ve dil arasındaki eşitliğe bir gönül ayarıydı.

Bugün yazılmakta olan şiir, dil ve anlam arasındaki ilişkinin millet yararına mümkün dönüşümünü sağlayacak bir emanetçi bile olamadı.

1954-1959 arasındaki şiirin açtığı anlamın ruhundaki ‘radikal çarpılma’ bugünkü şiirin yağmacı tavrı tarafından hem anlaşılamadı, hem de estetik ölçülerde metodolojik bir sorumsuzluğun kurbanı edildi.

Daha açık bir şekilde, Türk şiirinin taşıdığı imkan, çarpılmanın öğrettiği düşünceden uzak, yenilik adına yağmalayan söylemin malzemesi yapıldı.

Fakat tarihle ve milletimizin ruhuyla yıkanmış sözcükler, sahiden derviş şairin dilinde, bizzat hayatın içinde ve özerk duruşuyla, kainattaki bütün oluşumun merkezinde bize yerimizi fark etmek (keşfetmek) imkanı sunuyor.

Bugünün şiir söylemi, (görselci ve biçimci yapılarıyla) sözcüğün sulandırılmasıyla ve gerçeğin bulanıklaştırılmasıyla oluşmuş uyduruk, sinsi bir uzlaşmanın ürünüdür.

Kaba ve hazırcı egemenlikle örtük bir iş birliği içinde, Türk olmak ve Millet varlığı arasında tarihsel bozulmanın çocuğudur.

Ve zaten bu noktada bugün yazılmakta olan şiir, o kendi kendine hep kavice duran Büyük Türk Şiiri Atmosferi dışındadır ve ne biçimsel ve görsel ve göreneksel manada özgün bir çağrıdır ne de tarihle yıkanmış mananın daha derine kazılmasıyla ortaya çıkacağını umduğumuz özge bir şiire doğru ışıklı bir çıkıştır.

Büyük Türk Şiirinin içerdiği imkân, hala kuşatıcı bir yakınlık bekliyor.

2.

Durup yeniden bakıp düşünmemiz gereken olgulardan biri de ‘durum şairi’dir.

O, çok bilen egonun şairidir.

Çok bildiğini sürekli kullanması, siyasi istikrarının gereğidir ve böylece çok üretmesi gerekir.

Durum şairi ortamın oynak düşüncesini temsil eder.

Onun bu duruşunun daha da belirgin olabilmesi için, dünyanın olabildiğince dünyalaşmasına ihtiyacımız var.

Temelde onun şiirinin sözel yapısı, dünyadan dünyaya doğru gidimlidir. ( discursif )

Türk şiir geleneğinin bıraktığı miras, bize ‘bilmek yapmaktır’ ilkesini öğretti.

Durum şairi ise oyalanmayı.

O, dünya ile hakiki bir benzeşmenin şairidir ve dünya dönektir.

Türk şiirinde 1954-1959 girişimi, doğruluğun algılandığı yerlere işaret etmişti.

Bugün burada Mehmet Akif’le buluşma girişimi, doğruluğun tecrübe edildiği yerlere bir işarettir.

Çünkü bilmek olmaktır şimdi.

Bugünkü durum şairi bu topraklardaki varoluş tarihçemize çizik atmakla kalmıyor, ‘her şeyin yolunda olmak’ dediğimiz bir ‘kendini unutmak’ tavrını gündelik dilde temellendirme anlayışını temsil vazifesini üstleniyor.

Bu ise şiirde bir yanlış konuşma değil, ölümcül bir konuşma yanlışıdır.

Neden? Çünkü bugünkü durum şairinin içinde taşıdığı dünya, bu topraklarda yaşama gerekçemizin özünü, günlük hayatın dışına atma girişiminin ürettiği bir sonuçtur ve bu dünyaya ilgiyi artırmak için metafizik lojistiğini sürekli yenilik şehvetiyle beslemeyi en uygun yol olarak benimsemiştir.

Biz dünyaya ekilen insanın kollektif hissiyatına tercüman olan öteki şairi arıyoruz.

Ve dünyadan korkunca uzağa düştük.

Dünya bizi soğurdu. (emdi)

Ve kaçınılmaz gündelik hayat, her tür manevi önceliğin, dünyeviliğin ayartmasına daha da uyum gösterilerek zararsız bir boşluğa indirgendiği bir vasatta, durum şairinin özerk sorumsuzluğunu beslemeye devam ediyor.

İçinde yaşadığımız bu tüketici toplumda durum şairinin teminat altına aldığı şey nedir?

Gündelik hayat içindeki can alıcı belirsizliğin hükümranlığı altında durum şairi, kendi çıkmazının şiirini yazıyor bugün.

Bu yüzden Türkiye’nin çıkmazda oluşu gerçeği, şiirinin meselesi haline gelemiyor.

Şiirini hayatın, yani kendi hayatının içinde kurduğunu düşünürken, kendini teslim kiplerini çektiğinin farkına varmıyor.

Gündelik hayatın varlığımızı yapıntılaştıran ırasını, ahlaki bir sorumluluk kuşanarak, yine gün içinde konuştuğumuz dilin kodlarına ricat ederek, millet uyanıklığına vurguyla işaret etmekten kaçınıyor.

Bakmayın ‘durum şairi’nin var olan durumdan şikayet edip durmasına siz. Durup modern yaşamdan, olan bitenden, işini yapan dünya sisteminden büyük laflarla sızlanmasına aldanmayın. O gerçekte halkın değil, yürüyen siyasetin çocuğudur. Bakmayın sistemle kavgasına, o da babası gibi ‘memur zihniyeti’nin çocuğudur. (dikkat edin, memur değil, memur zihniyeti diyorum) Sistemin müfettişi geldi mi sus pus olur. Köprüyü geçinceye kadar devleti yerden yere vurur, insansız bürokrasiyi yüksek entelektüel birikimiyle, entelektüel birikimi yoksa yoğun duygusallık oklarıyla biteviye eleştirir, olmadı millete karşı ağlanıp sızlanıp dövünür. Gün ola devlet harmanına çağrıldığında koşarak bütün sövdüklerinin kucağına oturmaktan kaçınmaz. Durum şairi bu, olur ya, bir gün kendi çocuğu da sistemin içinde devlet memuru olabilir.

Durum şairi, öt deyince öter, sus deyince susar. Ama bunu şiirinde o kadar güzel yapar ki.

Böylece dünya maddesine aşırı batırılmış söyleyiş güzelliği göze sunularak, kuşağımız şiirinin duyarlılığının çapını öğrenmiş oluyoruz.

Büyük Türk Şiiri Atmosferinin taşıdığı hayati olanakları, gerçekten milletin ruhundan doğan şiire açacak şekilde canlı bir söyleme kavuşturamayışımızın belki de en önemli nedeni, kuşağımız şairlerinin ‘yaratıcı bir sessizlik fetreti’ni hakkıyla değerlendirmek üzere yeterli sabır ve tarihsel olgunluğu gösterememiş olmalarıdır.

Günümüz şiiri gündelik yaşamın yapısına uygun metafizik bir tuzağa pek acele yakalanmıştır.

Ve kuşağımız şairi, yine kendine özgü, liberal lirik çekim yasalarının ayartısına aşırı yüce egosuyla karşılık vererek psikolojik bir model olmayı farkına varmadan çoktan benimsemiştir bugün.

3.

Günümüz şiiri ‘meş’um bir melez’i andırıyor.

İçine bırakıldığımız dünyaya karşı şiddetli sorumsuzluğunu başka türlü açıklayamıyoruz.

Ne kişisel ne sosyal manada özgürlüğün kendisine doğru (yani milletimizden doğru) kararlı ve güçlü bir ‘biz’ imkânı sunmaktan uzak kaldığı görülüyor.

Bugünün şiir ortamında ortaya çıkan politik kültürel konuşma, dünyeviliğin dibine kadar batık, Türk toplumunun tarih ve hayat sahnesinde nihai dirilişini temin eden unsurları gözardı eden eğilimiyle, sistemin bahşettiği avantalardan mahrum kalma endişesiyle bir gayri sahici kültürün bekası ve selameti adına yürürlüktedir.

Böylece, kimsenin etikçi bir tavrı üstlenmesini beklemiyoruz bugün.

Doksanlı yılların şiir ortamı gibi iki binli yıllar da yeni Oktay Rifatlar yetiştirdi.

Ne ayakları yere basan bir şiirdir bu (zira aşırı kaypak lirik ben’den besleniyor) ne içinde tarih taşıyan bir yapıdan yola çıkmaktadır (bu yüzden milletten uzak ve yürürlükte olan işleyişe batıktır) ne de kendinden evrensele doğru yahut tersi psikolojik bir karşı çıkış yapan geçişkenli hava sunmaktadır.(böylece düşünmek istemeyen insan hallerinden zevk replikleri peşindedir)

Düşünmek, bizim kuşağın da işi olmadı şimdi.

Doğru düşünmek hele hiç.

Sanki babasız doğmuş gibi ama bal gibi bir ikinci yenisi var.

Ama oğullar hayırsız çıkınca mirası hala yağmalanıyor bugün.

Bu bakımdan iki binlerin de tarihsel misyonu üstlenecek bir canlılığı inşa edici karakteristiği olmayacağını söyleyebiliriz.

Hâlbuki en azından tadımlık da olsa insan varoluşunun açıklığına doğru bir dışardan aydınlanmaya davet eden başka bir duyarlıktan yola çıkabilirdi.

En azından yenilik şehvetine kapılmadan, haklı bir eleştirelliği de gözeterek.

Olmadı bu.

Divanın altından gelen ses, birlikte adam gibi bir varoluş formuna çağırmaktan uzak kaldı.

O zaman yaşayan şiire yeniden dönüp bakıyoruz şimdi.

Bunu kendi eksikliklerimizi düşünerek yapmamız gerekiyor ama.

Kendi zaaflarımızı yaşayan büyük şiire yamayarak değil.

Ve yenilik şehvetine kapılmadan.

Bugün yazılmakta olan şiirimizin en önemli zaafı , ‘insan özünü günlük hayatımızın dışına iten bir söylem’in egemenliğine teslim olmasıdır.

Ve bu söylemin yarattığı ortam illüzyonel bir dünyaya çekiyor şiir okurunu.

Metafiziğin hem bireysel manada hem toplumsal süreçte yanlış psikolojileşmesi sorununun sonuçlarını yaşıyoruz bugün.

‘Modern Kriz Teolojisi’ havasına prim vermeden bu gayri sahici şiir ortamının pimini çekecek olan anlayış, önce ahlaki seçimimizi Halk’ın yani Hakk’ın ahlakına merbut bir niyet doğrultusunda yaparak belirginleşecektir.

Modern Kriz Teolojisi kararlı bir şekilde hayat ve ölüme dair bilincimizi aşırı bireyselleştirerek ayaklarımızı yerden kesen hayaller dünyasına ve bu dünyayı besleyen romantizme algılarımızı hapsetti.

Şiirimiz bugün genel anlamda bu yolun yolcusu.

Şimdi bugün bu yoldan çıkış kapısını aralıyoruz.

Türk milletinin manevi tarihiyle insan bilinci arasındaki hayati tarihsel olguların ışığında, Büyük Türk Şiiri Atmosferi’ni doğru ve sahici bir okumayla, bugünün şiirindeki ölümcül zevalin aşılacağı kanaatini taşıyoruz.

Türk bilinci lirik çekim yasalarından o kadar çekti ki şimdi hayallerin kuşattığı günlük varoluşumuzu bile unuttuk.

Şimdi mazlum ve mağdur halklarla barışık şiirle sıradanlığa gerçek dünya içinde şiddet uygulamak zorunda kalıyoruz.

Ne iliklerimize dek işleme çabasındaki sistemin haraç kestiklerinden olmaya rıza gösteren ahlaksızlığı onaylıyoruz ve ne de sistemin kendini devam ettirme adına varolan saklı açık oluşumlara harç verdikleri arasında olmayı seçenlerdeniz.

Dünyaya bırakılıverdik biz ama varolanla başımızı hoş tutmak için değil.

Bir zaman her şey önceden zaten yaratıldığı için, her şeye sil baştan yeniden başlamanın alemi yok ve bu saf dillik olur.

Mazlum ve mağdur milletimizin ruhundan doğacak şiirle, zaman güdümlü gerçeklere, dünyada neden bulunduğumuzu anlamamıza katkı veren unutulmayacak bir hava veriyoruz.

Bilmenin yapmak olduğunu bize öğretenlerin ışığına bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var ve ‘bizim unutuşumuz dünyayı yok etmez’

Bugünün şiir ortamına yönelik sert bakışlarımız, ‘kopmuş kurgusal bir bilme öznesi’ni bize dayatması dolayısıyladır ve aşırı romantizm unutkanlık yapar.

Şiirle milletimizin kahraman ruhunda açıklığa ulaştığımız yerde, bu topraklarda Türk olarak konaklama çabamızın özünü oluşturan değerlerin bir bedel ödenerek kök bulduğunu hatırlatmak istiyorum ve tekrar soruyorum:

Bugünkü şiir ortamına hizmet eden şairin ödediği fatura nedir?

Şairin ödediği faturayı öğrenmek istiyorum.

ALİ CELEP

Kertenkele Dergisi 13.sayı

(gözden geçirilmiştir)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here