Şair Nurettin Durman, Şair-Eleştirmen Mustafa Nurullah Celep’e Yazarlık Serüvenini Sordu…

0
278
Şair-Eleştirmen Mustafa Nurullah Celep

Sorular: Nurettin Durman

Cevaplar: Mustafa Nurullah Celep

1- Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

1-Yazmaya ilkin Muradiye Erkek Kolejinin-şimdilerde Yavuz Selim Lisesi- Edebiyat Öğretmeni Taha Çağlaroğlu yönetiminde çıkan ismini anımsayamadığım okul dergisinde ve okul panosunda ve sonrasında o yıllarda çıkan Adana merkezli Kırağı dergisinde şiir yazarak başladım. Okul dergisinde İsmet Özel’in ‘Bakanlar ve Görenler’ kitabı hakkında yazdığım bir tanıtım yazısı da yayınlanmıştı. Okul panosunda şiirim yayınlandığımda-Taha Hocamın teşvikleriyle- kendime olan güvenimi önemli ölçüde sağlamış ve bir şair psikolojinin mahiyetini tanıma yolunda hal ve tavır olarak ciddi bir adım atmıştım. Fikir münazaralarına katılıyor, bilgi yarışmalarında akla gelebilecek ilk edebiyat adamı, ilk şiir genci oluyordum. Geçtiğimiz günlerde Risale Estetiği kitabını çıkaran Taha Hocamın edebiyata yönelik ilginin oluşumunda şevk ve iştiyakıma ciddi katkıları oldu. Lisede okurken Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’in deneme ve şiir kitaplarının yanında bizlere bunlarla birlikte küçük cep Risaleler de verirdi. Bediüzzaman’ın Risaleleri itikadi veçhemin pekişmesi yanında kelime hazneme de katkı sağladı. Hocam Taha Çağlaroğlu’yu minnetle şükranla anarım, üzerimde emeği çoktur, yeri doldurulamaz. O yıllarda edebiyat sevgisinin fişeklenişinde o dönem Gazi Tarih’te okuyan Ali Celep Ağabeyimi de anmalıyım. Yeni çıkan dergileri okumam için bana verir, özellikle 90’ların sıkı dergilerinden Sombahar, Düşler, Merdiven Sanat, Geniş Zamanlar dergilerini okuduğumu anımsıyorum.

Bir gün Sombahar’ın Can Yücel dosyalı bir sayısını elimde gören Taha Hocam, şaşırmış, hatta yadırgamıştı. Taha Hocamdan ‘fecaat!’ kelimesini duyduğumu anımsıyorum. Risale estetiği ile beslenen Taha Hocam, elbette argo şiirin üstadı Can Yücel’i yadırgayacaktı. Sombahar’da yayınlanan Ayhan Kurt’un şiirine ise dikkat kesilmiş, okumak için aldığı dergiyi bir iki gün içersinde bana teslim etmişti. Diriliş-Mavera geleneğinden beslenen özellikle edebiyata risalelerin penceresinden bakan maneviyatçı-metafizik bir yönü vardı Taha Hocamın. İlk şiir kitabı Yüzleşen Tutanaklar’da risale okumalarının belirgin etkisi görülüyordu. Uzun zaman sonrasında geçtiğimiz günlerde bu okumalarını teorik düzeyde taçlandırdı Hocam, Risale Estetiği kitabıyla.

Lise son sınıfı okumam için Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde Yediiklim’in Kadıköy’deki bürosuyla Düş Çınarı’nın ismiyle müsemma berber dükkânını unutmak ne mümkün! Kapalı, yoğun bir psikolojik benlik yapısıyla mustarip olan ben, Ali Haydar Haksal ve Nurettin Durman’ın edebiyat ve hayat aşkıyla müştak benlik yapıları karşısında yürekleniyor, İstanbul’da yalnız olmadığımı gönülden duyuyordum. Üsküdar Yazı Kitabevi’nin Dücane Cündioğlu, Mürsel Sönmez ve Süleyman Çelik’le hareketlenen fikri-edebi canlılığını da lise yıllarımdan anımsamaya çalışıyorum. Mürsel Sönmez son derece hayat canlısı bir portre çiziyordu gözümün önünde. ‘Âşık mısın?’ sorusuna ‘Ben Allah’a aşığım’ yanıtını vermiştim Mürsel Ağabeye. O da bir açıklama getirmiş, ‘Leyla’dan Mevla’ya giden bir yol vardır’ demişti. Artık bundan böyle ben ‘Leylamı’ arayacaktım Üsküdar sokaklarında. Ali Haydar Haksal’ın bütün hikâye kitaplarını imzalayıp bana vermesiyle Leyla’yı şiir ve hikâye kitaplarında aramaya ter dökerek başlayacak, Aşk’ı izleği olan, aşk izleği ile yazılan bütün kitap ve dergileri didik didik ederek dinmek bilmeyen bitimsiz bir heyecanla okuyacak, okuyacaktım.

2- Özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız?

2-Çocukluk yıllarım okul dönemim boyunca kardeşlerin birbiriyle dirsek teması, dayanışması ve birbirlerini desteklemesiyle geçti. Altı çocuklu kalabalık bir ailede büyüdüm. Birbirimizin kalemini, defterini ve dönem dönem elbiselerini giyinip kuşanarak büyüdük. Birbirimize okul malzemelerinden okul yoluna kadar sürekli destek olduk. Babamız bizi çünkü bu bilinçle yetiştirmişti. Babama ‘bu çocuklara nasıl bakacaksın Hocam’ diye sorduklarında ‘Bunlar birbirinin sırtından geçinecek’ derdi, birbirinin sırtından geçinmek ne demekti, sırtına binip taşımak mı idi neydi? Biz çocuk aklıyla anlayamazdık bu kelamın anlamını. Zamanla bu sözün anlamına vardık. Birbirimizin sırtından geçinmek yaşam mücadelesinde birbirimize madden ve manen destek olmaktı. Hayat yokuşunda birbirimize sıkı sıkıya her hal ve koşulda sarıldık, tutunduk, destek olduk, güven verdik, fikir verdik, moral verdik. Hiçbir ailede görülmeyecek biçim ve düzeyde iletişimimiz ve dayanışmamız oldu. ‘Babamız bizi çünkü öyle yetiştirmişti.’

Geyve’nin Umurbey köyünde caminin karşısında ahşap bir evde geçti çocukluğumuz. Cami lojmanıydı ve biz gönüllere destan, komşularımızı imrendiren bir mücadele verdik. Pinti komşularımızla da geçinmesini bildik, cömert komşularımızla geçinmeyi yetenek belledik. Bir imam maaşıyla kıt kanaat geçinsek de mutlu-huzurlu bir aile idik. Annemin fedakârlığı ve ablamın çalışkanlığı sayesinde Umurbey köyünde insani-irfani bir rüzgâr estirdik. İlk Kur’an Hocamız elbette ki Babamızdı. İlk makamı-okuyuş şeklini-ilk sureyi, ilk ayeti ondan öğrendik. Abdestin nasıl alınacağını, namaz surelerini ve Kur’an’ı ezberleme merak ve isteğini ilk nüve ve öz olarak Babamız sayesinde bildik, kavradık. Babam ufku-öngörüsü geniş ferasetli bir hoca idi. Kimilerinin genel yerleşik bir kanı olarak imamlar için ifade ettiği ‘tutucu-yobaz’ bir profilden tamamen uzak, yeniliklere açık, geniş anlayışlı, iz’an ve irfan sahibi bir din görevlisi idi.

Babam, Ağabeyimin futbol ve atletizm tutkusunu daima destekleyen bir tutum içinde oldu. Köyümüzde daha çok da yaşlılarda futbolun ‘Hz. Hüseyin’in kafasını top olarak gören’ son derece atıl, yoz bir zihniyet vardı. Eski medrese kafası! Babam futbol müsabakalarında ve okullar arası atletik koşularda Ağabeyim Yahya Celep’i tüm karşı çıkışlara rağmen sürekli destekledi. Başkalarının gençleri kahve köşelerinde ömür tüketirken ağabeyim hayatını şekillendirecek olan enerjik bir sportmen kimliğinin oluşumuna dair ilk denemelerini Babamın destekleriyle gerçekleştiriyordu.

Çocukluğum ilkokul 5. sınıfın ikinci dönemine kadar bu köyde geçti. Biyolojik sıkıntılarım dolayısıyla içe kapalı bir psikolojik zemin üzerinde cereyan etti çocukluğum. Mutlu – huzurlu ama sıkıntılı bir çocukluktu, şimdiden baktığımda. Biyolojik sıkıntım Hafızlığımın ilk yıllarına dek devam etti. Babamın tespitleriyle Hafızlığım sayesinde ilk aylarda sıkıntılarım büyük oranda gitmişti artık. Hiçbir eser kalmamıştı. Bu elbette hafızlığım sayesinde ve Allah’ın lütfu gereğince idi. O yıllarda okumaya ilişkin anımsadığım ilk deneyim, Babamın maaşını almaya ilçeye-Geyve’ye- gittiğinde ilçe müftülüğünden bizlere getirdiği Diyanet Çocuk dergileri, bunların dışında okul kütüphanesinden aldığımız Cin Ali hikâye serisi, Babamın toplu olarak satın aldığı, çocukların algı seviyelerine göre hazırlanmış Peygamber Kıssaları, Türkiye Çocuk, Doğan Kardeş dergileriydi. Şimdilerde imamların kıyısından bile geçmediği Doğan Kardeş dergisini Babamın satın aldığını adım gibi bilirim! Eski’den kök alarak zihni-zihniyeti eskiye değil Yeni’ye çalışan, Yenilik algısıyla işleyen sağlam bir şahsiyetti Babam.

Bir de kardeşler olarak gece uykumuz gelinceye dek İsim-Şehir oynardık, tüm heyecanımız ve tüm zihinsel yeteneğimizle. İsim, şehir, nesne, eşya isimlerine kadar üstün zekâ kabiliyetiyle oyunun galibi daima Ablam olurdu. Ablam her açıdan yetenekli ve mücadeleci biri, şimdi de öyle. Ödevlerimizin tamamlanmasından kitap ve defterlerin kaplanmasına elbiselerimizin temizlenmesinden önlüklerimizin düzenine, çamaşırların yıkanmasından evin derlenip toparlanmasına kadar olağanüstü bir performansın sahibiydi Ablam. Dinmek bilmeyen sabır, gayret, azim ve dirayetle yaşardı, çocukluk evrenimiz boyunca. Sonraki süreçte de imrenilesi mücadeleci destanını yaşamsal deneyim bakımından yazmaya devam etti. Bizim çocukluğumuzun geçtiği ahşap ev Proust’un deyişiyle bir hafıza deposuydu.

Annem dert anası, Babam dert babasıydı. Dünyaya ve uhreviyata ilişkin derdi olan, bu iki Ahi Evran’a gelir, sorunları hal yoluna konulurdu. Annem Bacıyan-ı Rum yani Anadolulu kadın evliyalarına has tutumunu, tecrübelerine yeni hayat tecrübeleri de ekleyerek dert anası olma özelliği ile birlikte yeni kadın öğrenciler yetiştirerek devam ettirdi. Babam Müslüman din adamı ve görevine düşkün bir Kur’an sevdalısı olarak Pamukova Çarşı Camiinde sohbet halkasına yeni talebeler ekleyerek kökü mazide gelecek çınarları yetiştirmeyi sapasağlam bir şuur olarak sürdürdü.  Proust’tan mülhem hafıza deposu olarak tasvir ettiğim ahşap ev, yakın zamanda toz toprak içinde kalarak yıkıldı, tarumar oldu ama yazıya ve kaleme olan inancımız dolayısıyla çocukluğumuzdan kök alarak inşa edip betimlediğimiz bu ahşap ev yazınsal eserlerde yaşamaya devam edecektir. Köydeki ahşap lojman evin yıkılışına üzüldüm, ama bu bende domino etkisi uyandırdı, yazıya-kaleme olan inancım daha bir kökleşti, dal budak saldı, göverdi, uç verdi, kavileşti, perçinlendi, pekişti.

‘‘Nûn ve’l Kalemi ve mâ yesturûn’ ayet-i celîle’si dipdiri bir ses ve lahuti bir eda olarak yaşadığımız yüzyılın kan ve gözyaşıyla karılmış çehresine ötelerden ses vermeye devam ediyordu…

3- Sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu?

3-Okumaya ilişkin dinmeyen merakın filizlenişini ve bilinç ekinini Babama borçluyum. Yazınsal bilincin şekillenişini ilkin Hocam Taha Çağlaroğlu’na, Ali Haydar Haksal’ın sonraki süreçte desteklerine, üniversite yıllarında derslerime de girmiş olan Hocam Hayrettin Orhanoğlu ve Ertuğrul Aydın’a, şimdilerde avukatlık mesleğini sürdüren Yakup Zübeyr Bülbül ve rahmetli Muhammet Esat Eroğlu’na, Kökler dergisindeki şiirlerimi olağanüstü heyecanı ve yüreklendirmesiyle yayınlayan Osman Özbahçe’ye ve yakın bir zamana kadar yol arkadaşı olduğum-desteğini bulduğum edebiyat ortamındaki ilişki ve iletişim biçimlerinin arka planını okuma ve sıkı metinler üretme yol, yordam ve yöntemini gösterme bakımından Ağabeyim Ali Celep’e borçlu olduğumu söyleyebilirim. Şimdilerde Yahya Celep Ağabeyimin de manevi desteklerini -başından itibaren sürdürdüğü üzere-devam ettirdiğini söylemek mümkündür.

4-İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye veya yazı, dergi, gazete?

4-İlk im, ilk işaret, ilk deneyim olarak anımsayamasam da lisede okuduğum dergi olarak Kırağı, Sombahar, kitap olarak Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabı ve Ali Haydar Haksal’ın Ayışığında Vavın Odası ve Evdeki Yabancı hikaye kitapları, ilkokul yıllarında Diyanet Çocuk dergisi, gazete olarak Milli Gazete, Vakit Gazetesi ve Türkiye Gazetesi idi. Babamın görevi gereği Pamukova’ya taşındığımızda burada Haksöz ve Ribat dergileri de alıyorduk, artık Yeni Şafak’la ve Ustura dergisiyle tanışacak, Gerçek Hayat da sık sık takip ettiğimiz siyasi yayınlar olacaktı. Pamukova’daki evimize uzun müddet, Yediiklim dergisi Ali Haydar Ağabey tarafından devamlı surette kargolandı.

Ali Haydar Ağabeyden zaman zaman mektuplar da aldım. Bu mektupların edebiyat sevgimin köklenişinde fişeklendirici etkileri oldu. Lise son sınıftaydım ve üniversite sınavlarına hazırlanıyordum, aynı zamanda Yediiklim’e, Dergah ve Hece dergilerine şiirler gönderiyordum, Mustafa Kutlu Ağabeyden şiirlerimin kısa tutulması, yalın ve sade yazmam hususunda mektuplar aldım. Hece’ye de şiir gönderdim ve Hece’den garip ve tuhaf bir mektup aldım. Bir şiir dilinin oluşma aşamasında olduğunu ve gelenekle abdest almam, yani geleneksel metinlerden de beslenmem gerektiğini söylüyordu Esver Ölüç. Şiirimin yayınlanmayışından fena halde içerlemiş, geleneksel şiirin yaşam koşullarının ortadan kalktığını, yazılacaksa eğer gelenekle teyemmüm almış yeni bir modern şiir yazılması gerektiğini ifade eden bir cevap yazmıştım.

Okuduğum ilk ciddi eleştiri dergisi Ludingirra dergisi, ilk kavga dergisi de Şehrengiz, Üsküdar Tevhid Vakfı kütüphanesinden ödünç aldığım Militan dergisi ve üniversitedeyken devamlı surette okuduğum Atlılar dergileri oldu. Nurettin Durman’ın Düşçınarı ise lise yıllarından unutulmaz bir edebi hatıra tadında bilincimde yaşamaya devam etti.

Lise yıllarında sıkı bir Arthur Rimbaud okuruydum. Sıkı ama Modern Şiirin poetik-zihinsel bir değişim ve dönüşüm olayı olduğu bilincine varmadan yutarcasına Aydınlanışlar ve Cehennemde Bir Mevsim okuyordum. Erdoğan Alkan çevirisiyle bütün Fransız Sembolistlerinin ve Sürrealistlerin eleştirel süzgeçten geçirmeyip eleştirel okumaya tabi tutmadan algı dünyamı yıpratarak tüm külliyatını devirdiğimi kötü bir anı tadında anımsıyorum. Gerçekliği farklı algılayan genç bir Arthur’dum artık. Modern Şiir bir bilinç olayıydı ve ben bunun aşırı uçlanışına tanık olmuştum. Modern Şiirin nesnel gerçeklikten kopuk zihinsel bir kurgu olduğu bilincinde değildim. Bunun bende olumsuz etkileri oldu. Gerçekliğin kavranışına dair zemin kayması yaşadım, algı çarpıtmalarına maruz kaldım. Dahi ve sıra dışı bir şairin saldırısına duçar olmuştum. Modern Şiir tarafından yaralandım. Alt bilincin uykusundan, 90’larda Dünyaya Saldıran bir şair olan ve şiir yazımında gerçeğin temel alınması gerektiğini kavgasıyla dile getiren Hakan Arslanbenzer ve arkadaşları kanalıyla, Neo Epik şiir tavrıyla uyandım. Şairin normal biri olduğunu, bilincin katmanlarında dolaşıp fizikötesi yolculuklara çıkmanın Ortodoks ilkeden sapma olduğunu, şairin hayattan güç ve kuvvet bulması ve hayatı esas alması gerektiğini, şiirde esas olanın hayatın içinden doğan gündelik konuşma diliyle biçimlenmiş gerçekçi yönü ile tebarüz eden metinler yazmak olduğunu, edebiyat ortamında kavga bilinciyle bileylenmiş risk ve cesareti kuşanarak yeni bir şiir davranışı ortaya konabileceğini, modern dünyanın belalarını püskürtmenin ve modern dünyanın belalarıyla başa çıkmanın ancak ve ancak sert ve eleştirel bir dil ile ve seçik konuşarak ve doğal bir konuşma formuyla mümkün olduğunu, 80’lerde hayatın dışında seyreden şiirin artık hayata inmesi gerektiğini söylüyordu Hakan Arslanbenzer. Şiire ve Türkiye’ye yerli kanaldan etkileyici bir bakış getiriyordu. Artık kendini sokak lambasına asan Nerval’in Türkiye şartlarında bir harbi kıymeti yoktu. ‘Bodler’ gibi sokak aralarında lanetin dilini kullanarak bir heyula gibi dolaşmanın lüzumuna inanmıyordum. Turgut Uyar gibi şehre eleştirel ve betimleyici bir dille yaklaşıyor, sıra dışı ve aykırı olmanın da bir şehir ve çağ fotoğrafını beraberinde getirmesi gerektiğini düşünüyordum. Artık şiirimde bir dış dünya algısı şekillenmeye başlamış, bilincin karanlık odalarından çıkıp dışarıda seçik bir dille gerçeği haykırıyor, ifade ediyor, dürüst ve İslam kalmanın ancak seçik bir dil ve pazarlıksız tavırla ve kahramanı bugünün dünyasında dolaştırarak hayati anlamıyla Varlık’ın imkân dâhiline girileceğini düşünüyordum.  Duyargalarım gerçek bilinciyle pekişiyor, poetik evrenim sokağın nabzını, halkın kalabalık yürüyüşünü ve ekmek kavgasını duyar bir biçime dönüşüyordu. Özentili, elitist ve modernist bir tutumdan sahici, anti estetik, anti modern ve halkın sorunlarına duyarlı, Türkiye ve Dünya meseleleriyle hemhal, ilgili bir tavra doğru evrilmiştim. Şiir şiirde kalmamalıydı ve şiir şiirden ibaret değildi.  Şiirimiz hakikaten de karaydı!

5- İlk yazdığınız yazı – şiir – hikâye – roman yayınlandığında ne hissettiniz?

Söz ve Yazı konusu söyleşinin yer aldığı çalışma, Nurettin Durman, Yazmak ve Yaşamak.

5- İlk yazdığım şiir okul panosunda ve dergi olarak da Kırağı dergisinde yayınlanmıştı ama ardı ardına yayınlanan şiirlerimin yoğun heyecanını ilkin Yediiklim dergisinden duydum, hissettim. İlk yayınlanan şiirimin adı ‘Cehennem Bakışlı Bir Gece’ idi ve Kırağı dergisinde çıktı. Henüz Rimbaud okumamıştım ama pesimist bir şiir algısından beslendiği ve karamsar bir atmosfer taşıdığı belli idi. Lise son sınıf ve üniversite boyunca Ali Haydar Ağabey, Yediiklim’in sayfalarını şiirlerime cömertçe açtı. İlk ve tek hikaye denemesi okul dergisinde çıktı, İsmail Bektaşoğlu’nun Aralık dergisinde de şiir çalışmalarımı yayınladım, Mustafa Uçurum’un Tasfiye dergisine de bir şiir göndermiştim, Konya’da Çerağ dergisi çıkıyordu, bir şiirim Çerağ’da ve –yanlış anımsamıyorsam- bir soruşturma yanıtım da Kuşluk Vakti’nde çıkmıştı. Öncesinde ve sonrasında Türkiye genelinde yayınlanan birden fazla edebiyat-şiir dergisine ürünlerimi gönderdim ve hepsinden taze bir heyecan duydum.

Gelinen bu süreç ve aşamada ve ama Muhammet Eroğlu yönetiminde çıkan Kertenkele dergisinin önemini ve samimiyetini şimdiden kelli daha iyi anlıyorum. Yönetim değişti ve dergi sanal ortamda parti yayın organına dönüştü. Bunu da üzülerek ayan ve beyan ederim. Üniversitede okurken Kertenkele’nin ilk dönemini içeren sayılarında şiirim de çıktı, bundan ayrı bir edebi tad aldığımı belirtmek isterim. Sonraki süreçte Muammer Yavaş yönetiminde çıkan dergi, Ali Celep’in özgün eleştirel katkılarıyla canlılık emareleri gösterir gibi oldu ama hem Ali Celep’in nabız vuruşlarına ayarlı kalemini işlek ve devamlı kılmayışından ve kalıcılık adına Sezai Karakoç’un şiirlerine dair kitap çalışmasına girişmesinden hem de dergi yönetiminin belli bir zaman neticesinde siyasi iktidara yönelik söylem bazında goygoycu tutumundan dolayı Kertenkele, algımızı devindiren yeni ve taze heyecan katan nabızlı yayınlardan uzak kaldı.

İlk poetik eleştiri deneyimini anımsayabildiğim kadarıyla İbrahim Tenekeci yönetiminde çıkan Kırklar dergisinde ‘İnsanın Hakikati Arayışı Olarak Sanat’ metnini yazarak yaşamıştım. Sonrasında ‘Çatışmanın Şiiri’ metnim Yediiklim dergisinde yayınlandı. Düz yazı ağırlıklı yazmaya yoğun olarak 2000’li yılların başında, daha çok, yıl itibariyle, başlangıç olarak 2005 yılında başladım.

Mühür dergisinde yayınlanan ‘2000’lerde Şairin Halleri’ adlı poetik deneme ile birlikte düzyazı serüvenim bugünün edebi ortamını tarassut eden bir biçime evrildi.  www.aralıkedebiyat.com, Asım Gültekin’in kültür haberciliğine yönelik öncü tutumuyla www.dunyabizim.com ve sanal ortamda kitap ve dergi yayınlarını ameliyat masasına yatıran, bu veçhesiyle eleştirel metin düzeyinde muadili olmayan, genç arkadaşların da yazınsal katkılarının yayın imkânı bulduğu www.poetikhaber.net in başat bir işlev görmesi, yeni ve çalkantılı heyecan ivmesiyle bugüne gelindi.

6- Yazar olmak için çabaladınız mı, neler yaptınız yazar olmak için?

6-Yazar olmak için yaşım henüz 34 iken yani hayat koşusunun yarısına bile varmadan türlü belalarıyla karşılaştım. ‘Yazar olmanın’ değil yazar olmak için karşılaştığım belalardan bahsediyorum. Yazar olmanın sahiciliği başka türlü nasıl söz konu olabilirdi? Biz yazarın sahici karakterinden başka nasıl bahsedebilirdik? Reel politiğe göre hareket eden, başkalarına şirin görünme adına politik maskeler takınan satranç ustası bir yazardan, ikiyüzlü-çok yüzlü bir yazardan bahsetmiyoruz nihayetinde. Yazınsal sahiciliğe ulaşmak için belalardan belalara uğramak gerekiyordu. Çünkü nazarımda yazar olmak, eğer gerçekten hakikatin iletiminde namuslu yazarsanız, siyasi yapılanmanın türlü nimetlerini elinizin tersiyle itiyorsanız, yalnız kalma ve yalnız bırakılmayı köküne kadar duymayı göze alıyorsanız, tek başına mücadele etmenin göverten özgürlüğünü tercih ediyorsanız, partinizin ve şair ağabeylerinizin şemsiyesi altına sığınmayı kabullenmiyorsanız, dürüst ve açık yüreklice yazmayı ilke bellemişseniz ve gerçeğin ifade edilişinde seçik ve sakınımsız bir dili kullanıyorsanız bela ile komşu olmanız içten bile değildi!

Ben bir yazar ve eleştirmen olarak Hakan Arslanbenzer’den dürüst ve seçik konuşup yazmayı, Enis Akın’dan edebi kamu karşısında şairin başkalarına şirin görünme kaygısının sahici bir tutum olmadığını edebi bir düstur olarak öğrendim.  Çünkü dolaylamacı bir dil ve üslupla konuşur yazarsam bunun muhatabıma kötülük olduğunu, Hakikatin ışıldayışını gölgeleyeceğini, muhatabımı zihinsel ve sanatsal yetenek bakımından körelteceğini, eseri karşısında içten kalamayacağımı bana Peygamber’in Sünneti Seniyyesi söylüyordu. Siyasi iktidarın yanlışlarını söylemenin bedelini İmam-ı Azam’ın tercihlerinden okumuş anlamıştık ve bugün de İsmet Özel ve Sezai Karakoç’un maruz bırakıldığı yalnızlaştırma politikalarından, sessizlik suikastlarından ve dibine kadar duyarsız kalışlardan tanık olmaya devam ediyoruz.

10 yıllık yazarlık hayatım boyunca doğru bildiğim yazınsal eleştirel gerçekleri, gruplaşmanın ve kutuplaşmanın dar saha paslaşmasına tanık olduğumuz mahalle ve belediye şairlerine uzak durarak, seçik bir üslupla ifade ve beyan etmenin bedelini yalnız kalınıp sessizlikle karşılanarak ödemeyi ben de namuslu bir yazar olmanın şanından görüyorum. Gruplar kendi aralarında limoni yahut gruplar gruplarla kanlı bıçaklı ve ben kişisel destanımı yazmayı sürdürüyorum. Bir edebiyat topluluğuyla hareket etmediğim için yalnız kalmayı göze aldım, bundan artık gocunmamak gerektiğinin bilincine, yakınımdaki kişilerin de yalnız bırakan tutum ve tavırlarıyla daha bir varmış oldum.

Belediye şairleri etkinlikten etkinliğe koşarak keselerine yeni liralar eklemeye devam etsindi. Ben, ‘Mülk Allah’ındır’ deyip sırtımı muktedirin siyasi saltanatına değil, Allah’ın geniş merhametine dayıyordum, bunda sınırsız rahmet ve adalet sahibi bir Varlık’ın kuvvetine olan itimat vardı.

Şiirde şairlerin idealizasyonuna inanmıyorum. Büyük Doğu geleneğinden beslenen Ak Parti iktidarının bugüne taşıdığı ve bugün biçimlendirmeye çalıştığı kültür sanat ortamının içinde bir şekilde yer sahibi olmuş-köşe kapmış şair yazar topluluğunun türlü nimetlerle şımartılmış gizli yazınsal şirklerinin edebi kaynağının hep bu idealizasyondan beslendiğini düşünüyorum. Hiçbir yazar ve mütefekkir kusurdan ve hatadan müstağni değildir. Siyasi muktedirleri de yasa koyucu bir tapınç nesnesi ve dünyevi bir imkân ve bir makam-mansıp vesilesi olarak görmüyorum. 90’larda Neo Epik hareket her yazarın eleştirilebilir olduğunu siyasi uçlanışı ve kavga bilinciyle göstermiş,  Yeni Eleştiri düzeyinde örneklerini sergileyerek bir önceki kuşağı muhalif ve kritik bir okumaya tabi tutarak ciddi bir akım başlatmıştı.  Sonraki süreçte 2005’te çıkmaya başlayan Fayrap dergisi ve derginin daha çok kültür yazılarına ağırlık vermesinden dolayı Cöntürk tipi eleştiri dediğim, metni ve yazarını kusurlarıyla birlikte ele alan Yeni Eleştiri tavrı akamete uğradı. Küresel dünyada esen neo liberal rüzgârla birlikte yeni postmodern eleştiri örneklerine Hece, Karagöz ve diğer dergilerin alan açmasıyla şiirde bir başka idealizasyona, Derrida, Zizek, Bahktin putlaştırımına dönüştü edebiyat ortamı. Şairin bilincindeki put yapımevleri teorik biçimlenişini Faucoult ile sağlıyordu artık. Habermas siyasi analiz yazılarında ve edebi makalelerde bile referans noktasıydı. Kendi ayakları üzerinde ve kendine güvenle duran, eleştirel ölçütlerini bu toprakların değerleriyle biçimlendirip oluşturmuş bir edebiyat anlayışından bir yüzyıl daha gerilere düştük.

Cöntürk tipi eleştiri anlayışının Amerika’daki Yeni Eleştirinin bir versiyonu olmadığını Çağının Eleştirisi kitabında Hüseyin Cöntürk’ün çabalarından gayet iyi anlıyorduk. Bol alıntısız ve eleştirel deneme formatında özgün bir eleştirmen üslubuyla yazılıyordu yazılar. Bu toprakların huyuna-suyuna-tabiatına uygun bir edebiyat görüşü yerleştirme çabasının muazzam ve dört koldan yürüyüşüydü Cöntürk. Eleştiri yazarlığının yerli bir kök salma ve bir eğitim ve bilinç işi olduğu bilgisinden, şimdinin iktibasçı eleştirmenlerinin uzak olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Türkiye edebiyat ve kültür ortamı son birkaç yıl içinde postmodern kültürün saldırısına maruz kaldı. Şiirde yeni biçimci deney çalışmaları bu kültürün görsel bir yansımasıydı. Yeni şekillendirilmekte olan dünya, 11 Eylül saldırılarıyla birlikte yeni bir çehreye bürünmesi gerekiyordu. Şair-eleştirmenin teorik düzeyde bu gereksiz benimsemeci tutumu, kök ve temel alma bakımında yerlici bir bakıştan yoksun oluşundan kaynaklanıyordu. Postmodern edebiyat teorilerinden beslenen eleştirmenlerin Türkiye’den mesela İdris Küçükömer’den habersiz bir yazınsal faaliyet içinde oluşu bu köksüzlüğün apaçık göstergesiydi. Sadece Küçükömer’den değil bir ülke olarak Türkiye’nin meselelerinden ve hatta dünya sorunlarından bile habersiz bir yayın faaliyeti içinde oldular dergiler ve eleştirmenler. Bu olanlar şiirde idealizasyonun bir başka biçim almış şeklidir.

Şiirde idealizasyona inanmadığım gibi şahsiyetçiliğe de inanmıyorum. Yaşadığım dünya, içinde bulunduğum kültürel ve sanatsal ortam ve hayatımdaki en son tanıklıklarım bana şahsiyetçiliğin, şiirde idealizasyonun doğal bir sonucu olduğunu düşündürdü. Şairlerin şahsiyetçi tutumları, Büyük Doğu geleneğinden beslenen siyasi iktidarın kusurlarını görmelerine engel oldu. Şimdilerde onların, son kertede pısırık ve korkakça bir profil çizdiklerini düşünüyorum. İktidarın hatadan münezzeh olmadığını görüp siyasi ve kültürel politikalarını açık yüreklilikle eleştirerek ifade etselerdi yalnız bırakılan tarafta olacaklardı ve böylece siyaset ve kültür kurumlarındaki kadrolaşmanın nimetlerinden de mahrum kalacaklardı.

Bu ve buna benzer sebepler ve bununla bağlantılı nedenlerden dolayı bendeniz yazınsal koroya katılmayı reddedip idealizasyona ve şahsiyetçiliğe de inanmadığım için doğru bildiklerimi sakınımsız bir biçimde ifade etmenin uygun bir zemini olarak www.poetikhaber.net i gördüm. Bugüne dek yazınsal çalışmalarımı Edebi Kamunun ucuz işlere rağbet eden tutumuna-tercihlerine,  tekebbür ehli şair takımına ve tüm dilsizlik-körlük-sağırlığa rağmen, yazınsal bağ kurduğum gayretli genç yazar arkadaşlarla sürdürmenin çabası içinde oldum.

Poetik Haber’in 2010 yılı Eylül’ünde kurulumundan bu güne hep yazınsal ortamın canlılığına katkım olur mu endişesi taşıdım. Grupların muhkem kalelerine rağmen zamansal imkân nispetinde her kesimi gözeten bir yayın etkinliği oluşturmaya çalıştık. Her topluluk kendi yazarını yıkayıp yağlama uğraşı veriyordu, biz grupça hareket etmeden solo metinler yazmayı, her kesimden yazarın eserine dair bireysel metinler kaleme almayı tercih ettik, bu süreçte yayınlarının duyurulmasına vesile olduk. Yeni çıkan dergilere yönelik değiniler yazdık, söyleşiler yaptık. www.dunyabizim.com sitesinden edindiğim kültür haberciliği bilinciyle yazarlara ve eserlerine dair çeşitli konularda sorular yönelttim. Bunu gruptan bir şair olarak değil dışarıdan biri olarak gerçekleştirdik. Şimdilerde olan bitenin anlaşmalı söyleşmeler olduğunu gazete kültür sayfalarından tanık oluyoruz. Her tür poetik anlayışın belli başlı metinlerini yayınladık, savunucularıyla söyleştik. Kitapları hakkında kompleks duymadan eleştirel metinler yazdık. Grupça hareket etmediğimiz için sitenin daima dışarıda bir pozisyonu oldu. Şiir anlayışlarına dair doğru bildiklerimizi ve şiir anlayışı paralelinde şiir yazan şiir gencini de görüp değerini takdir eden bir tutumu önceledik.

www.poetikhaber.net bir edebiyat eleştirisi dergisinden çok daha ötesi..    

Yazar olmak için okul çağlarımdan bu zamana dek işlek bir heyecan, soluksuz ve diri bir bilinçle gayretlerim oldu ama şirin görünmek, toplu fotoğraf çektirmek için üstün ve yaranıcı bir çaba içine girmedim. Tek başına Mücadeleci Destanımı ve Ateş Bandosu ve İnsanı Aşan Kan’la şekillenen Mücadeleci Türk’ün Şiirini yazmayı sürdürüyorum. Herkese tavsiye ederim, etkinlikten etkinliğe, şiir akşamından şiir akşamına ve teliften telife koşarak acayip para kazanıyorum.

Poetik Haber, 28.09.2014

Karasu-Sakarya

{Eleştiri Haber, Kasım 2018}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here