Şair Ahmet Bahadır Sarıkaya ile ‘Leylifer’ etrafında bir konuşma

0
658
Ahmet Bahadır Sarıkaya, Leylifer, Mühür Kitaplığı

Konuşan: Ahmet Bahadır Sarıkaya

Konuşturan: Mustafa Nurullah Celep

Şair Ahmet Bahadır Sarıkaya ile ‘Leylifer’ etrafında bir konuşma

Ahmet Bahadır Sarıkaya, geçtiğimiz aylarda Mühür Kitaplığından Leylifer adlı ilk şiir kitabını çıkardı. Biz de Sarıkaya’nın şiirlerini merkeze alarak geniş oylumlu bir sohbet gerçekleştirdik.

(Vaktiyle anlatılır) 50 Kuşağı Eleştirmenlerinden Hüseyin Cöntürk, genç şairlerin şiirleri üzerine yazmadan önce genç şairi telefonla arar, ona şiiriyle ilgili zihnine takılan sorular sorarmış. Biz de Cöntürk’ün yazınsal tutumunu örnek alıp uygulayarak Şair Ahmet Bahadır Sarıkaya’ya kitabı özelinde sorular sorduk, güzel cevaplar aldık. Buyrun…

  • Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. Okuru bol olsun. Doğru okura ulaşsın. Leylifer, lirik bir duyarlıkla oluşturulmuş incelikli duygularla örülü bir toplam. Leylifer’in ‘yürek coğrafyasına ait bir şiirsel iklimde yazıldığını düşünüyorum. İstatiksel olarak kitabınızda sıkça geçen kelimelere baktığımızda Kalp (11), Yürek (7) kelimelerinin sıklıkla mısralarda kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Bu durumda size “lirik bir iç dünya şairi” diyebilir miyiz? Şiirlerinizin duygusal kaynağına ilişkin neler söylemek istersiniz?
  • Çok teşekkür ederim kıymetli düşünceleriniz için. Aslında çok güzel özetlediniz, hislerimi coşkun bir dille anlatmaya çalıştığım çeşitli dergilerde yayımlanmış şiirlerin bir araya getirilmiş hali oldu bu kitap. İnsanların birbirinden uzaklaştığı, kalplerin daha da betonlaştığı günümüzde, hayatın içerisinde bir derdimizin olması gerektiğine olan inancımın karşılığı da denebilir. Fakat kendine şair diyebilmek büyük bir yük, zor zanaat şairlik başka bir şey. Türkiye’de her dört kişiden beşinin şair olduğu söylense de kendime henüz şair diyemem. Ama çabalıyorum. Bunun ise eser üretmekteki devamlılıkla mümkün olduğunu düşünüyorum. Kimi yazara göre ilk kitap çok önemli ve özel olsa da bence ilk kitabın ardından gelen ikinci kitap çok daha kritiktir ve edebi anlamdaki seyrinizi belirler.
  • Diğer soruya gelirsek, şiir, günlük dilin en yoğunlaşmış, en derinleşmiş biçimidir. Bu nedenle şiirim için beslendiğim damar elbette ki her şey, durakta beklediğimiz otobüs, köşedeki simitçi, yürüdüğümüz kaldırım, kısacası içinde yaşadığımız toplum.Duygu yoğunluğunun arttığı zamanlarda üretebilmek daha kolaydır.İnsan üzgünken cümleleri daha kolay bir araya getirir. Gördüklerimiz, kimi zaman duyduklarımız bu pınara kaynaklık eder. Her ne olursa olsun, sanattan çok şey beklediğimiz ise bir gerçektir. Şair bu çağda anlaşılma kaygısı yaşıyor. Benim böyle bir kaygım yok. Tek kaygım, toplumdaki yaşama karşı çok büyük bir ilgisizlik ve boş vermişlik olması. Her bireyin şiire ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Ruha dokunacak dizeleri bir araya getirirseniz, bu boş vermişliği yenebiliriz gibi geliyor. İnancım saklı kalsın diyedir sanırım Rimbaud ‘u Rilke ‘yi Paul Eluard ‘ı Ahmet Haşim ‘i İsmet Özel ‘i sürekli okuyorum.
  • Şiirlerinizde sıkça geçen bir kelime de Çocuk (13) ve Anne (4) kelimeleri. Çocuk ve anne imgelerinin lirik şiirin anlam dünyasına ait izleklerden olduğu gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda bu sık kullanımın (örneğin çocuk imgesi) nedenini lirik öznenin ‘safiyet özlemi’ne yorumlayabilir miyiz? Şiirlerinizde sıklıkla geçen, işlenen bu izleklerin kullanımını hangi gerekçeye bağlıyorsunuz?
Lirik şair Ahmet Bahadır Sarıkaya

Kesinlikle yorumlayabiliriz. Çocuk masumdur. Bizlerin en saf hali. Doğumundan belli yaşa gelene değin çocuklar hayatın en masum canlılarıdır. Neredeyse tüm şairlerin yoğun biçimde gönderme yaptıkları bir dönemdir. Şairler, çocukluk dönemine kendisinden ilham alınan bereketli bir kaynaktır. Çocuk hayatın en önemli figürlerindendir ve hayata tahammül noktamızdır. Çocuk saflığını üzerimize boca edilebilsek keşke. Yahut bir formülü olsa da zaman zaman kendimize uygulayabilsek.

Sorunuzu şu gerekçeyle yanıtlayabilirim. Bu imgeler zihnimde hep bir karıncalanma meydana getirirler. Ben öğrenim hayatımın son sekiz yılını ailemden ayrı geçirdim. Yatılı okullarda okudum. Uzun süreli ayrılıklar ve kendi iç sesimi fazlasıyla duyumsama dönemlerine bağlarım.

  • Şiirlerinizde sıklıkla geçen kelimelerden biri de Yağmur (11), Kent-Şehir (16) ve Sokak (9) kelimeleri. Bu durumda şiirlerinizin duygusal iklimi ve atmosferini göz önünde bulundurduğumuzda size “romantik bir dünyanın şairi” betimlemesinde bulunabilir miyiz? Hakeza Dünya kelimesi de 15 defa geçiyor…
  • Sanırım bulunamayız hele ki Dünya giderek hem madden hem manen bu şekilde kirlenirken. Ben buna çoğu zaman katlanamıyorum. Gerçeklerden uzaklaşamıyorum. Hayatımızdaki en büyük gayemiz ne yazık ki daha güzel bir ev daha pahalı bir otomobil olmuş durumda. Bu vasatlıktır. Yetersizliktir.
  • Yozlaşan kent ve şehir hayatından bahsetmem de bundandır. Dikkat çekme isteği ve görünenle görünmeyenler arasındaki farklar. Sokakta kalan bir evsiz için yağmurun yağması ne kadar romantik olabilirse bende o kadar romantiğim.
  • Şiirlerinizde ayrıntıya dikkat çeken bir şiir bilincinin varlığına müşahit oluyoruz. Tabiatı çağrıştıran izleksel ögeleri de düşündüğümüzde “şehrin aralığından dünyaya doğru bakan bir şair” profili uyanıyor zihnimde. Örneğin somutlarsak, ‘kuşlar’, ‘gökyüzü’, ‘deniz’, ‘çiçek’, ‘ağaç’, ‘güvercin’, ‘güneş’, ‘elma’, ‘gece’, ‘yıldız’, ‘rüzgâr’, ‘ırmak’, ‘toprak’, ‘bulut’, ’su’, ‘okyanus’, ‘yaprak’, ‘bahar’, ‘sarmaşık’, ‘sonbahar’, ‘yağmur’, ‘kırlangıç’, ‘karanfil’, ‘zambak’, ‘yosun’, ‘gökkuşağı’ vb. pastoral bir şiir evrenini anımsatan ögelerle birlikte şiirlerde bir Akdeniz Duyarlığı sezilmiyor değil. Bunun sizce sebepleri nelerdir? Hangi yaşamsal kaynaklardan doğup şiire aktırılıyor?
  • Sorunuza geçmeden önce birkaç sitemimi dile getirmem gerekiyor. Tabiatla iyi geçinmemiz gerekiyor. Ne yazık ki samimiyetten uzaklaştıkça tabiat ile de aramıza mesafe giriyor. Sürekli tüketmek, birbirimize tahammül sınırımızın yok olmasına da sebep oldu. İçimizdeki insanı çürüttük. Yaşadığım yerde sürekli konut inşaatı var ve ben bir ev yapılırken hangi aşamalardan geçer, öğrenmiş bulunmaktayım. Ötüşen kuş seslerini duymam gerekirken yoldan geçenin kepçe mi? beton mikseri mi? hafriyat kamyonu mu? Olduğunu sesinden tanıyabiliyorum artık. Buna mecbur olmamalıyız. Burada bir yanlış var. Birçok yanlışa doğruymuş gibi alıştırıldık.
  • Sorunuza gelince belli bir sebebi yok fakata şunu belirtmeliyim ki ben çok okurum ve bundan ziyadesiyle lezzet alırım. Bu beni bir anlamda canlı ve diri kılıyor, yaşadığımı hissettiriyor. Okumadığım zaman suçluluk hissediyorum. Benim çoğu şiirimde kapalı bir üslup vardır. Genelde okuyucunun söylemek istediğimi bulup çıkarmasını isterim. Ne kadar dipte olursa o kadar değerli olur, okuyucu her okuduğunda farklı anlamlar yüklerse eğer şiire,bu benim için kâfidir. İçlerindeki derinliği, anlatımdaki inceliği arayıp durmaları için çaba gösteririm. Şiirin bir anda yazılamayacağını düşünüyorum, şiir işçiliğinin yoğun bir emek ortaya koymak olduğu görüşündeyim. Şiir üzerine çalışmak en önemlisi. Şiir yazmak için önce hayal kurmak gerekir. Ben kendi düşün dünyamda hayal kurmaya gayret gösterir, şiirlerimi de bu ölçüde yazmaya çalışırım. Özellikle imgeyi doğru kullanmaya gayret ederim. Doğada tek başıma kalmaktan keyif alırım. Bunun hem dinginlik hem üretkenliğe katkı sağladığını düşünüyorum. Bu sayede gitmediğim görmediği bir mekânı hayalimde canlandırdığım zaman onu oradaymışım gibi tasvir edebilirim.
  • Mutluluk, yalnızlık, huzur, yolculuk, ölüm, acı ve ayrılık izleklerinin yanında göze batan bir diğer izlek de ‘aşk’ izleği. Şiirlerinizdeki aşkın somut-soyut geriliminden kaynaklandığını düşünüyorum. Örneğin sayfa 6’da “bir kadına dokunabiliyorum, şimdi uyusa” ve “en çok da hayallerimiz alabora olurdu aşklarımızla” mısraları bende bir gerilim fikri ve izlenimi uyandırdı. Duygusal bir iç gerilim diyebiliriz buna. Hayalle gerçek arasındaki bir gerilim veya. Şiirlerinizdeki lirik öznenin durum alışına göre aşk da sevgiliye bir sesleniş aynı zamanda. Muhatabınıza hep ‘sen’ diye hitap ediyorsunuz. Misal: “öyküsü bakımsız yüzünü elbette hayra yoruyorum” Bana Divan Şiirindeki aşk algısını da anımsattı bu durum, bu hal. ‘Tahayyülde bir resim çizme tutumu’ diyebiliriz sanırım. Kitabınızın varoluş gerekçelerinden biri de aşk. Siz ne dersiniz bu hususta? Tüm şiirlerinizin yazılış gerekçesini aşka bağlayabilir misiniz?
  • Tamamen aşka bağlayamam. Ancak aşk ile yazıldığını söyleyebilirim zira “Aşkın olmadığı yerde biz yokuz.” İlla ki aşk, bir nevi dert sahibi olmaktır. Aşk bir ilham kaynağıdır. Aşk ile yapılmayan her iş, bana göre eksiktir. Aşkın, gizemli ve soyut yanı cazibesini arttıran en önemli unsur.
  • Divan şiirindeki aşk algısından bahsetmek gerekirse bildiğiniz gibi divan şiiri bir disiplin şiiridir. Teknik olarak da çok önemlidir. Bu benzetmeniz beni ziyadesiyle mutlu etti. Kendi şiirim ile divan şiirinin arasında kelimeleri seçişimde bir benzerlik zaman zaman buluyorum. Bunu sebebi ise lisedeyken edebiyat derslerinde konuya merak salıp Fuzuli ,Nedim, Taci bey gibi şairleri okumamdan ileri geliyor olsa gerek. Fakat şiir dilimiz İkinci Yeniyle deformasyona uğradı ki ben de bundan birçokları gibi etkilendim sanırım.
  • Son soru olarak, dergilerle aranız nasıl? Şu sıralar hangi dergileri daha çok takip ediyorsunuz, dergilerde beğendiğiniz şairler kimlerdir?

Dergilerle İstanbul’dayken aram çok iyiydi. Takip edebiliyordum. Ancak şu anda her dergiye ulaşamıyorum. Yine de elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Çünkü dergilerden daima sıkı şairler çıkmıştır. Takip ettiklerim şairler;

İtibar’da Raşit Ulaş, Tuba Kaplan, Süleyman Unutmaz, Rabia Gelincik, Ahmet Murat.

Şiar’da, Hakan İlkan Kurt

Dergah’ta Yağız Gönüler

Mahalle Mektebi’nde Ömer Korkmaz,

Dil ve Edebiyat’ta Zafer Acar

Karabatak’da Ayşe Sevim

Hece’de Cengizhan Genç

İçtenlikli cevaplarınız için teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here