Sabahattin Kudret Aksal´da Sinema İlgisi | Fatih Çodur | Poetik Drama

0
385

FATİH ÇODUR

SABAHATTİN KUDRET AKSAL VE GÜNÜMÜZDE ŞİİR-SİNEMA ALGISI

1940’lardaki o meşhur Küllük Kahvesinin müdavimlerinden olan Sabahattin Kudret Aksal’ın öykülerinin kahramanları mesai sonrası akşamları düzenli olarak sinemaya gider, boş bulunduklarında matineleri dolaşır, sıkıntı ve kederlerini bir an olsun unutmak için filmin başlama saatini bazen civar bir kahvede, bazen o yazlık sinemanın dış kapısında eşyayı ve insanı gözlemlerken beklerler. Bu bekleyiş boyunca da okuyucuya yeni olay ve durumların kapısı aralanır. Sinema salonlarının Aksal’ın öykülerinde bir “geçiş” ya da “tünel” işlevi gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Ustaca kurgulanmış öyküleriyle iç içe olan şiir, mektup, öykü gibi yazın biçimleri yanında sinema da yer tutmaktadır. Sinema hayallerin, geçmiş yaşantıların, sevginin, özlemin ve düşlerin sembolüdür. Aksal’ın sinema sevgisine Sevda Demi şiirinde şöyle rastlıyoruz:

“Sevdiğim bir kadın var

Çocukluk resmi cebimde

Bir sevda içindeyiz ki sormayın

Gündüz gece eli elimde

Gezdiğimiz yer park

Bazan sinema

Bir de bakıyorsun ev olmuş

Şu İstanbul baştanbaşa bizim …”

Öykülerinde olduğu gibi, şiirinde de sinemanın ayak izlerinin olması bir tesadüf değil.

Bu şiir elbette sinema kelimesi kullanılmadan da yazılabilirdi. Fakat zaman zaman sinemanın şiirle, şiirin de sinemayla birlikte işlenmesi, ‘yedinci sanat’ın Aksal’ın yaşamında geçiştirilmeyecek kadar önemli bir yer tuttuğunu bize kanıtlıyor. Şiirlerindeki çocukluk anıları ve hemen hemen bütün eserlerinin ana teması olan ‘zaman’ vurgusu, öykü ve oyunlarında, kahve, otel, ev, restoran gibi değişik kapalı mekânlarda kendini göstermektedir. Sinema da bu kapalı alanların vazgeçilmez örneklerindendir. Kahramanlar onunla dış dünyadan soyutlanıp geçmişlerine dönerler. Günlük hayatlarının yorucu koşuşturmasından, bazen de insanı sıkan tekdüzeliğinden bir nebze olsun kurtulmak isteğiyle kendilerini sinemalara atarlar.

Saatler öyküsünde sinema, öncelikle ‘çocukluğunun başıboşluklarını’ kahramana anımsatıyor. Geçmiş mutluluk ve özlemlerin içli bir biçimde yâd edildiği; yenileyen, dinlendiren, düşündüren ve kendine getiren bir alanı da kaplıyor. Sinemalar sadece sevgiliyle buluşulan ya da salt film izleme amacıyla uğranılan mekânlar olmaktan çıkıyor. Kahramanın filmin başlamasını beklerken, öndeki masada çay içen bir adamın elindeki saatle uğraşmasına ve daha sonra sevgilisine mektup yazışına şahit olması ve bunun üzerine “ne yapmalı? ne yapmalı da bu işin iç yüzünü anlamalı?” diye söylenmesi sinemanın görünenden çok görünmeyenle ilgili olduğunu, yani yüzeysellikten ötede bir iç’e inme ve iç’e hitap etme (buna iç’e sızma demek de yanlış olmasa gerek) biçimi oluşunu vurguluyor. Daha sonra da mektubun kime ve neden yazıldığı üzerine tahminlerde bulunan kahramanın öykü içinde öykü yazdığına tanıklık ediyoruz. Bu tutum, her ne kadar histerik olarak tanımlanabilecekse de, Aksal’ın bu öyküsünde sinemanın bir araç olarak karşımıza çıktığını anlamamıza fırsat veriyor.

Bir karakter analizi yapar gibi, sevgilisine mektup yazan adamın hareketlerini inceleyen ve irdeleyen anlatıcı kahraman, saat simgesini de sinemanın zaman ile olan doğrusal bağı da göz önüne seriyor. Gazoz Ağacı’nda ise sevgilisi Melahat ile akşamları sinemaya giden Saim, aylar sonra karşılaştığı eski mahalle arkadaşının “neler yapıyorsun görmeyeli?” sorusu üzerine “her akşam sinemaya gittiğini” belirtiyor. Saatler’de yalnızlığı göstergeleyen sinema, Gazoz Ağacı’nda birlikteliğe konu oluyor. Sadece sığınılacak bir limanın değil, durgun bir deniz kıyısında otururken, hayatın bütün çirkinliklerini unutup yazdan kalma bir mevsimde mehtabın güzelliğini seyretmenin de adı oluyor. Filmlerin gösterildiği mekânlar ise kendinden ve ötekinden kaçış’ı simgelediği gibi, kendini ve ötekine yaklaşmayı, kendini ve ötekini sevme’yi de imliyor. En iyi ifadeyle “hayatın ta kendisi gibi” iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, doğru ve yanlışın bazen kol kola bazen ayrı kaldırımlarda ters istikamette yürüyüşünün resmini çiziyor. Nevzad Sudi mahlaslı şair Nevzad Odyakmaz’ın Küllük Anıları isimli kitabındaki şu ayrıntı da Sabahattin Kudret’in sinemaya düşkünlüğünü ve bu bağlılığın şeklinin nasıllığını en güzel biçimde kanıtlıyor: “Sait Faik için gişeye gidip yer ayırtmazdım. Çünkü birinci yerlikteki koltuklarda sayı yoktu. İsteyen, dilediği koltuğa otururdu. O da birinciyi, hem de birincinin ön koltuklarında oturmayı severdi. Genellikle erlerin, çocukların yeğlediği bu bölümdeki ön koltuklardan birine kaykılarak oturur, filmi iyi ya da kötü demez ilgiyle izlerdi. Kimi kez de Sabahattin Kudret Aksal, ya tek başına ya da bir arkadaşıyla birlikte gelirdi sinemaya.’’

Yazlık sinemalar, birer limana dönüşüyor onun öykülerinde. Öykü kahramanlarının hayatın tozlarını üzerlerinden atmaları için birer fırça görevi görüyor. Böylelikle sinemanın düşündüren ve unutturan, anımsatan ve hayal kurduran işlevini, Aksal’ın öykülerinde-ve dahası hayatında- derinden duyumsuyoruz. Hem iç’in dışa yansımasını, hem de dış’ın iç’e etkisini gösteriyor, bu derinden duyumsatan çift yönlü işlev… *** Şiirin son dönem Türk dizilerinde popülist bir tavırla da olsa gittikçe daha çok yer bulmasına rağmen, Türk sinemasındaki o haklı konumunu hâlâ edinemediğini söylemek mümkün. -tabi bazıları böyle bir konumun olup olmaması gerektiğini sorgulayabilir.- Elbette şairlerin bu yönde bir çabadan uzak olmasını hem gerçek şiirin hem de sanatsal sinemanın hak ettiği değeri görmemesine bağlayabiliriz. Fakat bu, arz-talep meselesinden ötededir.

Kendi maddi kaynakları ve festivaller yoluyla hem kendi sinema kariyerlerini hem de daha genel çerçevede Türk sinemasını ayakta tutmak için kendini paralayan yönetmenlerin gereken devlet desteğini alamaması, filmlerinin sansüre uğraması gibi girişimler, üzüntü verici olmasının yanında; 21. yy’da Türkiye sanatının modernizasyonuna atılmış birer çelme olarak kalacaktır. Salt bel altına ve küfre (sövgü demiyorum) dayalı bir jargonla kurulan, metalaşma ve ahlaki değersizleşme/hissizleşme güdümlü bir sinema dünyası; hiç şüphesiz şiirin kendini bulduran/kendine getiren, temizleyen ve atıl olandan ayıklayan fonksiyonunu hatırlama ve şiirin bu fonksiyonunu sinemanın iç dinamikleriyle harmanlama zarureti doğuruyor.

Alıntılar için:

1- Şiirler (1938-1993) – Sabahattin Kudret Aksal / Bütün Eserleri, YKY 2008

2- Küllük Anıları – Nevzad Sudi, Mephisto 2004

3- Saatler / Seçme Öyküler – Sabahattin Kudret Aksal, Doğan Kardeş Yay. 2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here