… Rüzgâr Yedi Gün Yedi Ayrı Hikâyeyi Fısıldar | Fatma Türkdoğan

0
243
Fatma Türkdoğan
Rüzgâr Yedi Gün Yedi Ayrı Hikâyeyi Fısıldar

… Rüzgâr Yedi Gün Yedi Ayrı Hikâyeyi Fısıldar.

Fatma TÜRKDOĞAN

Ölüm! Doğum kadar gerçek ve kaçınılmaz son! Tüm canlılar bir döngü içinde yaşamlarını sürdürür, geçici konduğumuz dünyamızda. Zamanı gelen göçer, yerini dolduranlar da yaratan tarafından biçilmiş ömürlerini tamamlamaya çalışır. Üstün niteliklerle donatılmış insan vücudu anatomik olarak kemik, et, kan ve sinirden oluşmuştur fakat düşünmek için zekâ, dünya nimetlerinden nasiplenmek için beş duyu, din ve felsefede; insan varlığının maddi olmayan tarafı ya da özü olarak tanımlanan ruh bahşedilmiştir.

Aristoteles; “İnsan düşünen bir hayvandır.” saptaması yapar. Hayvan kelimesi, Arapçada “canlı, hayat ve ruh sahibi” manalarına gelmektedir. “Düşünen” kelimesi ise, “akıl-mantık sahibi bir varlık” anlamını taşır. Aristo mantığına göre, insan için “düşünen bir hayvan” yani “düşünen ve akıl sahibi olan canlı” ifadesi kullanılmıştır. İnsanoğlu düşünür, kelime dağarcığındaki kelimelerle düşüncelerini dile getirir. Olaylar veya durumlar karşısında muhakeme yeteneğini devreye sokar. Ruhunda fırtınalar eser bazen, kimi zaman da ılık esimli meltemlerin sükûnetine ram olur. Sevinçlerini, hüzünlerini, endişelerini, sevgilerini hıfzeder yüreğine. Hayat akıp giderken adına “kader” dediği rüzgârın peşi sıra sürüklenir. Yaşamın içinde var olan umudu, yaşama sevincini, mutluluğu, hayal ve hedeflerini diri tutar. Seçimlerini ve kader çelişkisini irdeler. Ölümün kendisine ne kadar yakın ve habersizce geleceğini hesaba katmaz. Ta ki yakınlarından birini ansızın kaybedinceye dek… İnsanoğlunun yüzüne bir tokat gibi vurulur ölüm… İnsan acziyet ve tevekkülle Tanrı’nın buyruğuna uyar, edebi yaşamın başlangıcı sayılan ölüm karşısında…

Hayvanlar da konuşur şüphesiz kendi dilince ve meşrebince. Kimi havlar, kimi kişner, kimi de miyavlar… Lisanlarını anlamayız ama onlara yakın olanlar çözer dillerinin sırrını. Fabl, masal, çizgi film ve hikâyelerde başkahraman olurlar kendilerine atfedilen özelliklerine göre sürüklerler olay örgüsünü. Pekâlâ, bitkilerde durum nasıldır hiç düşündünüz mü? Seslerini duyan var mı? Bir havuç nasıl konuşur örneğin? Onlarda konuk olur masallara, hikâyelere, çizgi filmlere. Bünyelerine depoladıkları vitaminler kadar tatlı dil ve hareketleriyle çocukları kendilerine hayran bırakır.

2015 yılında Kanguru Yayınlarından çıkan, “Rüzgâr Fısıldarken” adlı hikâye kitabının başköşesine küçücük bir çınar yaprağını oturtur, Burçin Özmaya Çankaya. İlk kitabı olan Rüzgâr Fısıldarken; üst kurmaca içine ustaca yerleştirilmiş yedi hikâyeden oluşan farklı ve masalsı kurgusu, duru Türkçe ile kaleme alınmış, güçlü betimlemeleriyle edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmeye aday… Yazar Üsküdar doğumlu, Burhan Felek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. Ayrıca Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yönetim Organizasyon Yüksek Lisansını yapmıştır. Edebiyat Öğretmeni olarak görev yapmaktadır.

Kitabın başkahramanı olan küçük çınar yaprağı; arada anlatılan kısa fakat anlam bakımından güçlü hikâyeler haricinde, anlatıcı olarak karşımıza çıkar. Ilık ve dingin bir bahar sabahı, üç kaydıraklı, sekiz salıncaklı, geniş kum havuzlu bir parkta, ulu çınar ağacının incecik dalları arasından doğuveren küçücük bir yapraktır o… Kendi lafzıyla kitabın ilk sayfasında şöyle seslenir okura: “Ben, bir yaprağım… Ama öyle sıradan bir yaprak sanmayın beni. Ben; bir gelenin bir daha gelmek için yanıp tutuştuğu, yüzyılların eskitemediği…” Yaprak ki; her şeyi öğrenmek ister, güneşin doğduğu, bulutların dolaştığı yeri, sisin beyazlığında saklambaç oynamayı, ebemkuşağında kaymayı… En çok da rüzgârın nazlanmadan anlattığı öyküleri sever. Rüzgâr onun gözünde dünyayı dolaşıp duran bir gezgin, bilge bir nefestir. Her şeyi öğrenmek istedikçe delice bir yalnızlık duygusu kaplar tüm benliğini. O zaman fazla konuşmayı sevmeyen asırlık çınar ağacı yetişir imdadına: “Yalnız değiliz biz…” Bir gün çok sevdiği rüzgâr karanlık kanatlı bir kuş gibi yaklaşarak mutlak gerçeği yaprağın kulağına fısıldar: “Yedinci günün sonunda öleceksin!” O andan sonra küçük çınar yaprağı ve bilge çınar; rüzgârın getirdiği kalplerin fısıltılarıyla park müdavimlerinin hayatlarından yine parkta geçen bir kesitinin yedi gün içinde hikâye edileceği yedi kalbin misafiri olmaya hazırlanırlar… Umudun, yaşamın, ölümün, seçim ve kader çelişkisinin, varoluş nedenlerinin irdelendiği…

Küçük çınar yaprağı birinci gün; “Ölmek mi zor yoksa ölüm olduğunu bilerek yaşamak mı?” Diye sorar kendine. Öylece kaybolup gitmek… Rüzgârın anlattığı destanlara, efsanelere, masallara, dillere düşmeden, küçücük bir iz bırakmadan, önce toprağa, sonra zerreye dönüşmek…(sy.16) Kral Gılgamış gibi ölümsüz olmayı yeğler. Uzun uzun anlatsınlar beni, düşlerimde yaptığım savaşları, yaşadığım korkuları, düştüğüm sevdaları…(sy.17) Sonra da rüzgârın getirdiği ruhun sesini yakalar, ”Portakallar ve Üzümler” adlı hikâyenin içinde bulur kendisini. Fizik dersinden sınava giren öğrencinin heyecanına ve anılarına yarenlik eder. Parktaki papatyaları birer birer koparıp ayrı düştüğü annesine kavuşma umudunu besleyen kızı izlemeye koyulur. (sy. 19).

İkinci gün; rüzgârın büyülü nefesiyle anlattığı İstanbul’u gezmeyi düşler yaprakçık. İlk önce kubbesinin altına dört büyük meleğin kanadının resmedildiği Ayasofya’ya uzanmak ve bir dilek tutmak ister. Sultanahmet Cami’sinin şadırvanına inip kalkan kuşları seyretmeyi, Hisar’ın burçlarından süzülmeyi, kadim çeşmelerden su içen insanları izlemeyi, karanlık çökünce Boğaz’ın gerdanlığını takışına şahit olmayı ister. Yüce gönüllü rüzgâr küçük çınar yaprağının kulağına “Gitmek” Demeli adlı hikâyeyi fısıldar. Yaşadığı ortamdan sıkılan, farklı arayışlar içine girerek yolculuğa çıkan bir yolcunun “iyi günlere” doğru yol alışını ve inişli, çıkışlı ruh haliyle “yaşam”ı sorgulamasını izler. (sy. 26).

Üçüncü gün, hafif bir meltem esintisiyle İstanbul’u okşamaya başlayan rüzgârın yanına gelmesini ister. Kendisine anlatmadığı hikâyelerini başkalarına anlattığından şüphelenir. Bir kıskançlık dalgası içini titretir yaprakçığın. Bilge nefesli rüzgâr, “Aşk” adlı hikâyeyi dillendirir. Deniz ile Ela’nın saf ve temiz aşkının, ileri yönelik düşüncelerinin, ideallerinin, “mutluluk” ile kenetlenen ellerinin ve bu mutlu anlarının hiç bitmesini istemediklerini diledikleri dualarına tanıklık eder. (sy. 35).

Dördüncü gün, bazı rüyalarının gerçek olmasını diler küçük çınar yaprağı. Ne şefkatli ağacından ne de rüzgârından ayrılmak ister… Anne ve babası ayrıldığı için üzüntüden yeme arzusunu kontrol edemeyen kız ile annesinin diyetisyene gitme olayını ve birbirlerini omuz verişini hikâye eden rüzgârın fısıltısını işitir, “Dürtüsel Yeme Bozukluğu”nda çınar yaprakçığı. (sy. 46)

“Yaşama yeni bir şansla başlamak mümkün mü, bunu istemek yanlış mı?” Sorularını sorar beşinci gün yaprak çınar ağacına. Aldığı cevap kısacıktır. “Hayatın döngüsü bu!” Hastanedeki üç aylık kontrollerini tamamlayıp parktaki tahta bankta, ilaç almaya giden bakıcısını bekleyen adamın elinden kayıp giden yaşamını sorgulamasını, önündeki güzel günlere yürüyüşünü, “Tutsak” adlı hikâyeyle kulaklarına fısıldayan rüzgârının nefesini işitirler. (sy. 54)

Altıncı gün, terk-i diyar etmenin ölüm manasına geldiğini öğrenir ve büyük bir korkuya kapılır. Seyyah rüzgâr; rüya ile kahve falını birleştirip kaderinin, kadersizliğinin muhasebesini tutan yaşı geçkince olan kadının iç çekişlerini, “Kardelen” adlı hikâye içinde fısıldar küçük yaprağın ve ulu çınar ağacının kulağına. Rüzgâr eğer konuşsaydı; “Sevmek, ayrılmak ve kavuşmak… Bu toprağın hamurunda var. Bu diyar beklemeyi de bilir ve kavuşmayı da.” Derdi, biliyorum der yaprakçık usulca. (sy.61).

Yedinci ve son gün ulu çınar ağacı, kırgın sesiyle şöyle seslenir:

“Biz çınarlar İstanbul’un bellekleriyiz. Ağaçlar bir bir kesildikçe şehrin belleği yok oluyor. Onlarla birlikte hatıralar yok oluyor. Çocukluklar, gençlikler, sevdalar, aşklar, burukluklar, derin kederler, neşe, umut, mutluluk… İnsanlar, nice duyguların, düşüncelerin ağaçla beraber toprağa kök saldığını bilseler… Örselenen hatıralar, insanları şehirden uzaklaştırıyor. Bir şehirde geçmişin izleri silinirse, şehir kendini kaybeder. Yani şehirler de unutur. Binalar şehirlerin çehresini değiştirirse, şehirler başka kimlikler edinirler ama iğreti durur üstlerinde. Bu şehirde ağaçlar da insanlar da yaşamalı…”(sy. 71)

Ölümün soğuk nefesini damarlarında hissedip hafifçe titreyen küçük çınar yaprağı; kendisini ılık ılık okşayan rüzgârın serinliğini hissedince anlar dünyaya veda anının geldiğini… Dalından telaşsızca bırakır kendini yere, bankın önüne doğru sürüklenir…

Parkta, kulaklığından gelen Bach’ın can verdiği, ruh üflediği melodiler eşliğinde düşüncelerini kâğıda aktarmaya çalışan kızıl saçlı genç, köpük bardak içindeki kahvesinden bir yudum alır. Ayağının altına düşen küçük çınar yaprağını eline alıp bakar. “İşte bir son… Bir yok oluş!” diye mırıldanır. Derin bir iç çekişle kendini toplamaya çalışır. Kelimelerin içindeki varlığa koşmak arzusuna engel olamaz. Arayışın içinde bata çıka, sonsuzluğa yolculuk yapmak, varlığa bürünen anlamı bulmak, her türlü zorluğa, acıya, işkenceye, kötülüğe karşın yaşamın değerli olduğunu anlatmak ister. Karşılaştığı ya da düşlediği insanların sevinçlerini, hüzünlerini kısacası hayatlarından bir kesiti kâğıda dökmek arzusuyla klavyeye dokunur. Düşünceleri harf harf kâğıda akseder:

“Ben, bir yaprağım… Ama öyle sıradan bir yaprak sanmayın beni. Ben; bir gelenin bir daha gelmek için yanıp tutuştuğu, yüzyılların eskitemediği…” “Yokluğun Varsayımı” adlı hikâye, (sy. 73).

Yazarın ilk kitabı olamayacak kadar ustalıkla kaleme alınmış okunmaya değer bir eser. Eleştiri Haber takipçilerine tavsiyemdir. Burçin Özmaya Çankaya Hocamı tebrik ederim. Nice başarılı yapıtlara imza atması dileğimle… Sevgiyle kalın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here