Rahime Kösem Alcan, Mustafa Kutlu’nun “Sıradışı Bir Ödül Töreni” Hikâyesi Üzerine Yazdı

0
82
Foto: Rahime Kösem Alcan

Rahime Kösem Alcan

MUSTAFA KUTLU’NUN “SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ” HİKÂYESİNE BİR BAKIŞ DENEMESİ

Giriş

Öykünün anlatımı, gazetelerde ve televizyonda sunulan haberle başlıyor. Bir kasabada düzenlenecek olan şenliğe ödül de eklenmiş. Bu açıklamayla beraber, okurun sıra dışı bir ödül töreni beklentisi ve merakı artıyor, hızla kitap sayfaları çevriliyor.

Kasabada kurulan dernek adına ödüller dağıtılacak. Derneğin adı, “Türkiye Kafadan Bacaklılar Derneği”

Ödül alacaklar açıklanmış. Bunlardan biri Maliyeci Aziz Bey. Bakanlıkta müsteşarlığa kadar yükselmiş, bir zamanlar mesleğinde meşhurmuş. Şimdi yaşlanmış, bir köşede unutulmuş. Sigara içmez, kahveye gitmez, gittiği berber dükkanında gündemin nabzını takip eder. Aziz Bey haberi Berber Nuh’tan alır. Yazar, onun haberi aldığı anları, verdiği tepkiyi, aklından geçenleri anlatır: “Nihayet memlekette kıymetini bilen birileri çıkmış. Kendini kaybetti. Miktarı belli olmamakla beraber para da söz konusuydu. Hoşafa döndü. Bunca yıllık ıssız, dalgasız, kimsesiz göle biri bir taş atmıştı. Dalgalar etrafa yayılmıştı.”

Gelişme

Ödül töreni nasıl sıra dışı hale gelecek diye merakla okumaya devam ederken, dernek kurulma süreci ve derneğin etrafındaki karakterler anlatılıyor. Zeytincilik de yapılan sahil kasabasını asıl meşhur eden deniz ürünleridir. Tufan Hoca, kütüphane, basket sahası derken üçüncü faaliyet olarak dernek kurmayı seçer kendine.

Yazar, toplumdaki bakış açısını çok güzel bir şekilde gösterir, böyle çalışkan ve farklı insanlar üzerinde. Farklı değildir, zira çevre onu kendine benzemediği için yadırgar. Yazar şu şekilde gösterir bize durumu: “Ya hoca otur oturduğun yerde. Ne öyle dağ bayır dolaşmalar, taşların fotoğrafını çekmeler, otlar-ağaçlar ile uğraşmalar. Sıcaktır burası, başına güneş geçer. Dal denize, çıkar balığı, aç şişeyi, bak keyfine. Bu kasabanın adamı miskindir, iki saatte yerinden kalkamaz, uğraşma.”

Sonra, yazar: “Geldik zurnanın zırt dediği yere” diyerek isim sürecini anlatır. İlk toplantıda direnmeyle karşılaşsa da resim öğretmeniyle beraber tasarladıkları ahtapot görselli amblemi tanıtınca kabul görür fikirleri.

“İyi de ne yapacaktı bu dernek?” diye sorar yazar.

Anlatmaya başlar sonraki satırlarda. Medya, afiş, tanıtım derken, pazar yerinde şenlik kararı alırlar. Antik tiyatroya duyan gelir.

Şenlik havasını anlatırken, o yörelerin değerine de atıf yapmadan geçmiyor.

Foto: Rahime Kösem Alcan

“Cevat Şakir KABAAĞAÇLI diye bir paşa oğlu vardır. Geçmişte Bodrum’a sürgün gelmiş, orayı benimseyip yerleşmiş. Yazar, rehber, balıkçı, maceracı bir adam. “Halikarnas Balıkçısı” diye de tanınır. Sayesinde hem kendi hem Bodrum meşhur oldu diye söylenir.”
Şenliğe, Mavi Yolculuk için çıkmış, yerli turist topluluğu uğrar. Belki otantik bir şeyler buluruz diye pazarı dolaşmaya başlarlar. İçlerinden modacı bir kadın, tezgâhta el dokuması kumaşları görür. Tende bıraktığı hisle, kokusu ve yumuşaklığıyla muhteşem bir kumaş. Hemen ilgilenir. Onu dokuyan iki yaşlı kadındadır tüm formül. Para teklif etse de onlardan sihirli formülü alamaz. Kadınların şartı vardır: “Yanımızda kalacan. Beş sene çıraklık yapacan. İşin ek yerlerini belleyecen. Eğer seni beğenirsek, bu işin ehli olur dersek beline tarikat kuşağını bağlar, bulamacın sırrını derik.” Ellerindeki kumaşı iyi paraya alır, “Sizler bu ülkenin temel taşı idiniz. Ama taş falan kalmadı artık. İzin verirseniz elinizi öpmek isterim” diyerek ayrılır kasabadan.

Sonrasında, bu kumaşla yapılan defilenin haberi gündemi uzun süre meşgul eder. Tabii kumaşın üreticisi, kasabanın adı ve Kafadanbacaklılar Derneğinin adı da sık sık geçer.
Yazar, adım adım okurun dikkatini toplarken, kitaba damgasını vuracak karakterlerden bahseder, ilk defa okurla direkt temasa geçerek.

“Bu Nezaket ALBENİ de kimdir diye meraklanma sevgili okur. İlerde ondan bol bol bahsedeceğiz ” diyerek okuru kendine bağlar.

Halk kültürüne çok önem veren, zamanın Kültür ve Turizm Bakanının da yolu düşer bu kasabaya. Modacı Hanımın bahsettiği derneği ve dokumacı kadınları sorar hemen. Durumu anlayıp düş kırıklığına uğrayacakken Nezaket Albeni’nin sesi yükselir. “Yaparız Sayın Bakanım, yaparız.”

Yazar geçen diyaloğu anlatır en sade haliyle: “Efendim, ismim Nezaket Albeni. Sözde çapkın Kaymakam içinden ‘seni almayan ölsün’ dedi. Annem ve rahmetli babam terzidir. Kız Enstitüsü son sınıf öğrencisiyim.
..Herkesin dudağı uçuklamıştı. Bu ne konuşma öyle.”

Sayfaları çevirdikçe bu gözüpek karakteri tanımaya başlarız. Tam bir kitap kurdu, idealist, gözünü budaktan sakınmayan, halk arasında erkek gibi kız diye tarif edilen bir tiptir.
İlerleyen sayfalarda, Kaymakam Beyin ona olan ilgisini ve ikna etme çabalarını görüyoruz. Okur olarak sıra dışı bir ödül törenini merak ederken, sıra dışı karakterleri anlatıyor yazar. Onların resmini tuvale çizer gibi sunuyor, kısa, açık ve net; anlıyoruz, tanıyoruz.
Kaymakam karakterini de giderek tanırken, onun çocukluğuna indikçe davranış ve hislerinin kaynağını şöyle anlatıyor yazar: “Ezikliğini bazen kırıcılıkla, kırıcılık başına iş açınca alaycılıkla gideriyor, hiçbir şeyi güya ciddiye almıyordu. Elini taşın altına koymamış, bir yükü çekmenin zorluğunu tatmamış, bir kavgaya girmemiş, korkak biri olduğu halde hep cesur görünmeye çalışmıştı. Mızıkçıydı…”

Hayatı bu minval üzere devam etmiş, bir kız arkadaş edinememiş, kızlar yaklaşırken o uzaklaşmış, o yaklaşırken kızlar kaçmıştı. Yazar yine şöyle anlatır: “Hayatının en güzel çağında bir gül koklayamadı, bir kızın elini tutamadı. Kaymakam bekâr kaldı.”

Nezaket Albeni ‘ye çiçek gönderip teklif etse de olumlu cevap alamaz.

Ankara’ya okul için giden Nezaket ‘i anlatmaya devam eder yazar.

Karakteri son derece sağlam, tahsiline tutkuyla bağlı bu genç kızı tanırken kasabaya yapacağı katkıları merak etmeye başlarız. Kafasında “Albeni El Sanatları Merkezi” kurma hayaliyle kasabaya dönüş macerasını anlatır yazar: “Garip ama gerçek. Kaymakam Ferdi, Nezaket’in hangi saat, hangi otobüsle döneceğini öğrenmişti. Yanında bir demet kırmızı gül. Otobüs geldi, köy önünde durdu. Kaymakam adamlarından biri ile gül buketini otobüse gönderdi, Nezaket Hanım’a verilmesini emretti. …Yüz metre sonra gönderdiği güller otobüsün camından dışarı fırlatıldı.”

Nezaket’in çabaları bir bir anlatılırken, belediye başkanının desteğiyle koro kurulması ve bu koroyla beraber birçok yüreklere dokunulması, hayata küsmüş Leman Hanım’ın Koro Şefi olarak yıldızının parlaması okuru kasabanın merkezinde hissettiriyor.

Sıra dışı kelimeler ve deyimler tam yerinde karşımıza çıkıyor:

Foto: Rahime Kösem Alcan

“Aslına bakarsanız Leman bu etkinliği kozasından çıkmak için bir fırsat bildi. O da heyecanlanmıştı. Hayatı boyunca yapmadığı bir şeyi yapacak, kalabalık karşısında çalacaktı. Meşimei şebden neler doğar denilmiş. Belki kendine değil ama kemanına hayran olan, ince ruhlu bir erkek ona yakınlık duyabilirdi.
Umut sen ne renkli bir kuşsun.
Umut sen ne sesli bir kuşsun.
Umut seni gözünden öpüyorum.”

“Konser geldi çattı, konser başarıyla geçti. Leman, göklere yükselmiş eliyle bir bir yıldız toplamaya durmuştu. O artık bir okulun müzik hocası değil, düpedüz koro şefiydi.”

Kaymakam, Nezaket Albeni’nin yüreğini yakacak bir sevdaya adım adım yürüdüğünü bilmeden, konser sonunda yemeğe davet eder, yanındaki hanımefendiyle beraber.
Hanımlar isteksiz kabul ederler, derken yazar okurun dikkatini canlı tutmayı başarır: “Lokanta loş, tatlı bir ışıkla aydınlanıyordu. Kapıda denizci Yüzbaşı Yavuz İnce görününce salon aniden aydınlığa kavuştu.” Bunu okuyan okurun gönlü de aydınlanıverir. Zira her öyküde okuru cezbedecek olmazsa olmaz sevda vardır. Bu beklentisi karşılanan okur, daha da sıkı sarılır sayfalara. Yazar devam eder okuru anlamışçasına: “Yavuz’la Nezaket göz göze geldi. Bu her ikisine de yetti. Yavuz’un gri mi, mavi mi olduğu belli olmayan gözlerinden çelik bir parıltı yayılıyor, parıltı nereye değerse orayı yakıyordu. Nezaket de ilk bakışta yandı… Nezaket metaneti kaybetmiş, allak bullak olmuştu.”

Hava alma ihtiyacıyla dışarı çıkan Nezaket ve Yavuz’u sonunun iyi bitmesi umuduyla takip ediyoruz. “Yavuz acıyla gülümsüyor. Bir kez daha bakışıyorlar. Alacakaranlıkta, belki de son kez.”

Dikkatler Nezaket ‘in üzerine çevrilmişken; okur, onunla beraber kendini işe veriyor, acısına merhem arıyor, kendini sahile vuruyor. Okurun da dilinde hep o şarkı: ” Beklerim her gün bu sahillerde, mahzun böyle ben. Gün batar kuşlar döner dönmez bu yoldan beklenen”

Yine özlü bir sözle seslenir yazar: ” Aramakla bulunmaz, ama bulanlar ancak arayanlardır” denilmiş.

Nezaket, hüzün gezilerinden birinde Taş Ambar’ı keşfeder. Hikâyenin yönü de buraya doğru değişir. Yine genç kızın azimle, aşkla çalışma hırsına şahit oluruz. Soluğu Belediye başkanında alıp ambarla ilgili hayallerini anlatır. İstediği desteği alınca hazırlıklarla beraber öğrenci kadrosunu hazırlayıp, bez dokuma imalathanesine çevirir Taş Ambar’ı.
Yazar Kaymakam hikâyesine kısa bir dönüş yaparken akıllarda şu şarkı kalıyor:

“Anar ömrünce gönül giden sevgilileri/Bilmez biçare kalpler giden dönmez ki geri.”

“Albeni El Sanatları Merkezi” amacına ulaşmışken, okur sabırsızlanmaya başlar, ödül töreninin nasıl sıra dışı olacağına dair merakını arttırır. Bunu hisseden yazar, konuya değinmeye başlar.

İstediği başarıyı elde eden Nezaket, projesini yine büyüklere açar ve destek görür. Festival düzenlenecek, alanında ün yapmış, başarı yakalamış insanlara ödül verilecek, ilanlar, broşürler bastırılacak… Ahşap kaideye ahtapot resmi yerleştirilecek, ödül alanın ismi, Kafadanbacaklılar Derneğinin adı yazılacak.

Hazırlıklara başlanır, antik tiyatronun taşı toprağı temizlenir. Dernek, katılım fazla olsun diye, ödül sayısını abartmıştır biraz.

Festival ve ödül zamanı gelip çatmışken, yazar ayrıntılarla protokolün ve halkın heyecanını resmeder okuyucuya.

O gün gelip çatmıştı. Gelenler çadırıyla, eşyasıyla gelmişti. Kalabalık arttıkça artmıştı. Yazar havayı şöyle anlatır, kısa ve net cümlelerle: “Hava da bir güzeldi ki. Ne terliyorsun, ne üşüyorsun. Şerbet gibi hava.”

Şenlik alanına okuru çeken yazar anlatmaya başlar: Nihayet süper starın yatı iskeleye yanaştı. Konser vereceğini haber alan üç televizyon ekibi birlikte gelmişti.”

Siyahlar içinde, başında siyah bir kask olan Süper star gençleri coşturmuş, konser bitiminde geride haşat olmuş bir kalabalık bırakmıştı. Yazar manzarayı anlatır tüm içtenliğiyle: “Onca bağırtı, çırpıntı, çığlık gençleri örselemişti. Birbirlerinin kucağına, omzuna dayanarak kendilerine gelmeye çalıştılar. Sanki bir pagan ayininden çıkmışlar, terin, suyun içinde kalmışlardı.”

“Peki şimdi ne olacak?” diye sorar yazar.

Protokol konuşma yapar, halkı hafif müzikle rahatlatmaya çalışırlar. Ödül törenine geçilirken, mahalli sanatçılara da mikrofon verilecek.

Kalabalığa açıklama yapan müdür, bakan değişikliği sebebiyle para ödülünün kaldırıldığını ezilip büzülerek bildirir. Ardından: “Kesik çayır biçilir mi?
Sular soğuk içilir mi?”

Çalmaya başlayınca halk sakinleşir.

Derken, ilk ödülün sahibini bulması için anons edilecektir. Sunucu, bir eliyle şarkıcıya kesmesini, öteki eliyle orkestraya başlamasını söylerken iki müzik birbirine karışır. Bu heyecan ve karmaşayı fark edemeyen sunucu ilk ödül sahibini sahneye davet eder.
“Sayın misafirler, ilk ödülümüz büyük kültür ödülüdür ve dört ciltlik “Maliyeci Yazarlar Ansiklopedisi” münasebeti ile Sayın büyüğümüz Aziz Küçükkartal ‘a verilmiştir. Kendisini sahneye davet ediyorum.

Anonsu zar zor duyan Aziz Bey buradayım diye ne kadar bağırsa da sesini duyuramaz. Kimse oralı olmaz. Yanında, yöresinde oturanlar, ihtiyar kafayı yedi galiba diye düşünür. Her adımda özür dileyerek, kalabalığı yara yara ilerlemeye çalışır. Geç kalmıştır. Etrafına bakınan sunucu, herif gelmedi galiba diye mırıldanarak diğer ödüle geçer. Ödülünü kargoyla göndereceğiz diye de anons eder.

Bunları duyan Aziz Bey kahrolur. Bu manzaranın resmi okurun gözünde canlanırken, onunla beraber kahrolur. Yazar anlatmaya devam eder: “Son bir gayret. Felaket. Yüz üstü düştü, şapka bir yana, gözlük bir yana. Kimse oralı değildi, bacaklar, taşlar arasında önce gözlüğü arandı, diz üstü süründü gözlüğü buldu, şapkaya boş verdi. Çaprazına omzuna astığı çanta yanındaydı, yeniden ayaklandı. İçinden hırsla “Bu ödülü alacağım, başka yolu yok,” dedi ve kaplumbağa hızı ile sahneye yürüyüşünü sürdürdü.”

Nihayetinde sahne  gerisine gidip benimki budur diye ödülün birini kapmıştır.

Otogara gidip, otobüse bindiğinde neden sonra çantasını usulca açar ödülüne bakmak için. Ahşap kısmın ön yüzüne bakar hiç kayıt yoktur, yanlış ödülü kapsa da oralı olmaz. Ödüle bakar, dayanamayıp öper. “Ömrüme ömür kattın be ahtapot ” diye sevinir.

Aziz Bey kasabadan kaçmış, şenlik kıvamını bulmuştur.

Maceranın devamını, Kültür Bakanının gelişinin gecikmesini anlatır yazar.

Okurun beklediği, merak ettiği Nezaket ‘i anlatarak bitirir öyküyü:

“Nezaket aniden ortaya çıktı. Tepenin başında idi. Oradan tiyatroya bir baktı. Sonra ağır ağır inmeye başladı. Taş merdivenlere gelince durdu. Etrafı uzun uzun seyretti. Ne bir ses, ne bir nefes. Ara sıra bir inilti, bir horultu. Ne olmuştu burada böyle?
Bir meydan savaşı mı?
Dionysos şenliği mi?
Yoksa Pompei”nin son günleri mi?”

Sonuç

Yazar Mustafa Kutlu’nun hikâyeciliği karşısında saygıyla eğiliyorum. Yazar, hem sade, duru, kısa cümlelerle anlatıyor, hem de satır aralarına gizlediği ince mesajlarla yazısını süslüyor. Günlük dilde kullanılan birçok deyimi de sayfaların arasına serpiştiriyor. Aziz Bey hoşafa döndü derken, resim gözümüzde canlanıyor, Geldik zurnanın zırt dediği yere derken de okurun dikkatini konunun üzerine çekiyor. Günlük dilde az kullanılan “Meşimei şebden neler doğar” denilmiş yazınca sözlüklere sarılıp, araştırarak bilmediklerimizi öğrenme isteği geliyor hemen. Gerçekçi bir bakış açısıyla yazıyor sayın yazar. Dış mekân, eşya tasvirini yaparken, kişilerin de analizine büyük önem veriyor. Kahramanların, şahsiyet, mizaç, sosyal durum ve düşünce tarzlarıyla ilgili ayrıntılı bilgi veriyor. İç dünyalarına gereken önemi veriyor, onların davranışlarını okura adeta bir tuvale resim çizer gibi yansıtıyor. Yazar, her şeye hâkim, anlatıcı rolündeyken okurla aniden temasa geçiyor kimi zaman. Bazı yerde sorularla konuşuyor, bazı yerde okurunun aklından geçenleri okuyor. Türk Hikâyeciliğinde kendine sağlam bir yer edinen yazarın tüm kitapları gibi “Sıradışı Bir Ödül Töreni” de okunası bir kitap.

{Eleştiri Haber, Mart 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here