Rahime Kösem Alcan, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” Adlı Romanı Üzerine Yazdı…

0
433
Foto: Rahime Kösem Alcan

Rahime Kösem Alcan

Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” Adlı Romanı Üzerine Değiniler

Yazar romana, tıkanma süreci yaşayan bir yazarın sesiyle giriyor:

“İçimdeki ses uzaklara çekilmişti.”

Sıradanlaşan dünyasında eline kalemi alıp yazamazken, sıradanlık; babasının Denizli’den kalkıp Ankara’ya gelmesiyle bozuluyor. Protez bacak yaptırmaya gelen babasının-birçoğumuzun babasından farkı olmayan babasının- sıradan dünyasını tanımaya başlıyoruz. Soyutlamalarla, sıra dışı betimleme tekniğiyle bu sıradan baba profili, çok özel bir insan olup çıkıveriyor gözümüzde. Romanı okurken ilgilendiğim tek şey; yazarın neyi değil, nasıl anlattığıydı. Kitabı okumaktan ziyade sinemada film izler gibi; görsel efektlerle zenginleştirilen sahnelerle zaman ve mekânı hissederek yaşadım adeta. Ankara’ya gelen babasını karşılamaya giderken bindiği otobüste bir çocuk beliriveriyor yanında. Sonra bir tek yeşil palto kalıyor aklında.

Babasının elini öperken, aklındaki paltonun yeşiliyle eğilip öpüyor. Babanın sol bacağı kesiktir. Genellikle roman bu sol bacak görseliyle ilerler. Bacağının eksikliğini yaşantısında hiç bir şekilde dolduramayan bir adamı görürüz. Taa derinden hissederiz hareketlerindeki anlamı. “Kalbi elindeymiş gibi, inanılmaz bir şefkatle, tatlı tatlı dizini ovuşturdu yine.” Diye anlatır oğul.

Oğlunun evinde, yaşını soran beş yaşındaki torunundan cevap alamaz dede:
“Cevap vermedi Ayperi, ses babamın sol bacağından gelmiş gibi, oraya bakıp yutkundu sadece.”

Hani sebebini bilmeden; sevdiklerimizle ilgili ani bir huzursuzluk yaşarız ya! Yazar da şöyle anlatıyor hislerini: “Üçüncü bardağı bitirdiğimde içimi tuhaf bir sıkıntı bastı hatta ve ben nedenini bilmeden apar topar kalkıp hızlı adımlarla Mercan Medikal’e doğru yürümeye başladım. Benim kalkmamı bekliyormuş gibi hava da birden değişti o sırada, yüksek binaların alnında, ensesinde gezinen bulutlar bambaşka bir hal aldı. Hatta şehri kuşatan o gri boşluk, sanki gözle görülür bir şekilde hafifçe oynadı yerinden.”

Yaşadığı haleti ruhiyesini doğayla, gri bulutlarla özdeşleştirerek anlatması okura aynı hisleri yaşatıyor. Romanın sonuna kadar bu etki devam ediyor. O sessiz sedasız, hiçbir şekilde kendini anlatmayan baba profili, oğlunun gözüyle mükemmel bir şekilde anlatılıyor.
Babasını bıraktığı yerde bulamayan oğul neler hisseder? Bunun resmini de çiziyor yazar. Dışarıda kar yağıyordur, görevli babanız çıktı der. “Böyle der demez, dışarıdaki kar geldi, onun sesine yağdı sanki ve ben kapının ağzında kalakaldım”

“Üstüme başıma biriken karları silkeledim, can derdine düşmüş ürkek bir serçe gibi sağa sola baktım, titredim.”

Neden sonra telefondaki ses “Alo babanız burada” deyince:
Taksiden inerken “Sileceklerin ön camda bir sağa bir sola gidip geldiğini ücreti verirken fark ettim. Şoförün de uzattığım paraya doğru uzanan elini gördüm sadece” diye anlatır, biz de birini kaybetsek böyle hissederiz muhtemelen.

Kitabın sonuna kadar sık sık ağladığını görürüz  babanın. Bu ağlamalar onu çok iyi anlatır. “Yeniden ağlamaya, gözlerinden yeşil yeşil yaşlar dökmeye başlamıştı babam”
Suyun rengi olur mu? Olmaz tabii, biz saydam su rengini, yeşil gözlerin ardından görüveririz bunları okurken.

Artık anlatıcının-yazar olarak gördüğümüz anlatıcının- babasının yaşantısını geçmişe de dönerek anlatmasına şahit oluruz. Bu, inatçı, sıra dışı, bir o kadar da içimizden biri olan babanın gençlik maceraları merak uyandırmaya başlar. Babasının geçirdiği trafik kazasını anlatırken, dikkati geçmişe çekerek, dedesini anlatıyor. Cephede esir düşüp, kendinden umut kesilince döner eve fakat üzerinden atamadığı tuhaflıkla döner. Kendini dağlara vurur dede, kimseye açılmaz, konuşmaz, geçirdiği maceraları, dağlarda uluyarak anlatır. Ölümüne kadar dağlara karşı uluması, gözümüzde başını havaya kaldırmış kurt adam gibi bir resmi canlandırır.

Foto: Rahime Kösem Alcan

Sonra tekrar babaya döner, babanın tutkusu olan şoförlüğünü anlatır. Askerlikte öğrendiği şoförlük onun yaşam felsefesi olur. Şoförce sever, şoförce yardım eder, şoförce kırılır, üzülür, gücenir…

Artık burada babanın gençliğinde başına buyruk ve özgürlüğe düşkün biri olduğunu anlıyoruz. Kamyon şoförü olarak uzak seferlere gider, aylarca dönmezmiş, bu yüzden de küçük oğlunu çiçek hastalığından kaybettiğini aylar sonra öğrenmiş. Neden bu kadar ayrıntıya girdiğimi, gençlikte yaşananların izinin ahir ömürde nasıl ortaya çıktığını görünce anlayacaksınız. Anlatıyor yazar ve babayla özdeşleşen mazot kokusunu burnumuzda hissediyoruz aniden: “Babamın nerede olduğu belli değildi Suat toprağa verilirken. Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve gitti mi gelmek bilmezdi.” Uzaktan kopan toz bulutunu gören çocukların beklentilerini anlatırken: “Babalarını beklerken içi yeşerir çocukların” der yazar; bizim de yolunu gözlediklerimiz beliriverir hemen gözümüzün önünde…

Baba yolunu gözleyen çocuğun, başı pansuman yapılırken hissettikleri de bizim çocukluğumuzun bir yerlerine dokunur: Sıhhiye İsmail zorla pansuman yaparken:”Terden sırılsıklam bir sesle nerdesin len baba, çabuk yetiş nerdesin, diyordum… Sıhhiye İsmail, elindeki o sivri uçlu pensle babamın yokluğunu deşiyordu sanki bende ve farkına varmadan onu her defasında daha da derinleştiriyordu. Nihayet günün birinde bu derinliğin içinden, ortalığa boya kokuları saçan yepyeni bir minibüsle sargı bezlerinin ağartılarını sağa sola iterek bir şekilde çıktı geldi babam.” Bu soyut tamlamalar arasında resim gözümüzün önünde tamamlanır. Adeta bir çocuğun deşilmiş yarasından minübüsle çıkıp gelen babayı görürüz, yaranın acısını en derinden hissederiz. Evlerinin önü giderek araba galerisine, depoları da hurdalığa dönerken, baba imajı ve kokusu sağlamlaşır giderek çocukların gözünde. İlerleyen satırlarda babasının evin kapısındaki araçları nasıl elinden çıkardığına değinirken, yakasını kaptırdığı tefecinin resmini de çiziyor bize. Hemen tanıdığımız bir insanın kılığına bürünmüş adamı izliyoruz. “Tatilde babamın yanında muavinlik ederken, yakasını kaptırdığı adamlardan birini ben de tanımıştım, taş döşeli Çal caddelerinde elinde bastonuyla kaykıla kaykıla yürüyen Süleyman adında, ihtiyar bir herifti bu; yüz hatlarıyla konuşurdu sadece, sessizliğin gerisinden bakan çukura kaçmış gözleriyle konuşurdu ve kırk yılda bir ağzından çıkan tek kelime bile, hilafsız, tonlarca ağırlığında olurdu.”

Sonra el işinde çalışıp, uzun yol şoförlüğü yaptığı zamana getiriyor sözü.
Babası apar topar döndükten sonra ailesini de alıp kasabaya gidiyor. Günlük hayatımızda kullanmadığımız birçok sözcüğü yerleştiriyor anlatıların arasına. Yeni kelimeleri öğrenirken, hiç yadırgamıyoruz, Türkçemizin zenginliğine bir kez daha şaşırıyoruz. Eve varınca annesi karşılıyor onları: “Arabanın sesini duyunca annem ayağında terliklerle yel yepelek koştu hemen, amanın kimler gelmiş, kimler gelmiş hepimize tek tek sarıldı.” Kitabın sonuna kadar babasının asla kesilmesine razı gelmediği asma ile erik dalından bahsediyor. Babasını bağda buluyor. “Omçaların birinin dibine oturmuş, kıçının üstünde kaya kaya, çubukları buduyordu”
Tek amaçları babanın koltuk değneğini bırakmasıdır. Proteze alışıp, yardımsız yürümesidir. Bu arada komşuluk ilişkilerini görüyoruz. Bir evin odasına tıklımtıkış doluşan komşular, akrabalar… Hepsi de çok iyi niyetlidir. Ev sahibinin derdiyle dertlenirler, sevincine ortak olurlar. Hasta ziyareti ne olursa olsun çok önemlidir onlar için. Hastanın başını şişirirler kendilerine has sohbetleri ile. Hasta onlar gelmezse kederlenir, yolunu gözler; geldiklerinde de başım şişti ayol, der. Bunda da kötü niyet yoktur. Yazar, her gelişte yaşadığı bu manzarayı anlatır, evde her bir dayının, komşunun nereye oturduğunu biz de biliriz artık. Öyle biliriz ki; kitabın sonunda eksilen her birey için ayrı içimiz yanar. “…Zübeyir girdi karısıyla. Onları, bir başına elindeki kontak anahtarını sallaya sallaya İzzet Dayım; onu, bir hayaletle yırtıcı bir kedinin karışımına benzeyen ortanca teyzem, teyzemi de oğluyla gelini takip etti. Herkes böyle peş peşe gelince, bir anda ayak basacak yer kalmadı evin içinde. Birbirine karışan inceli kalınlı sesler de cağıl cuğul, tavana doğru yükseldikçe yükseldi. Bir vakit ormandan, eşeklerden ve ormancılardan; bir vakit de boşanan, evlenenlerden ve kasabadan pılısını pırtısını toplayıp Denizli’ye yerleşenlerden söz edildi sonra.” Sonra sanki kelimelerle değil de eline fırçayı almış tuvale resim çizer gibi anlatıyor İzzet Dayısının vesikalık resim çektirir gibi bir noktaya baktığını, Hüseyin Dayı’nın başparmaklarının ha bire elindeki tesbih üzerinde yürüdüğünü. Donmuş bir vaziyette yine aynı noktaya gözlerini diken İzzet Dayı’nın çoluk çocuğun mızırtıları arasında, havada uçuşan kelimelerin içinde bir belirip bir kaybolan kasabalıları muhtemelen hiç görmediğini anlarız. Sonra resim canlanıverir birden: “Sonra nasıl olduysa oldu, aradan bir buçuk, iki saat geçince ruhu gelip gövdesiyle buluştu İzzet Dayımın. İşte o vakit Dayım birden canlandı ve sağında oturan Hüseyin Dayıma dönerek sert bir sesle, geçen ay tekstil fabrikasından ayrılan senin Musa ne yapıyor, diye sordu.”

Dayısının bindiği atı öyle bir anlatmış ki yazar; atı kanlı canlı seyretmenin zevkine varıyoruz. Neredeyse dokunup, okşamak geliyor içimizden: “Bu cevabı alınca, heyecandan yerinde duramayan mavi gömlekli bir kuş olup hemen atın sırtına doğru uçtu dayım. Onun ağırlığını hisseden at, burnunu havaya dikerek bir kaç adım geri gitti önce. Sağrısında altuni parıltılar yandı söndü o sırada, bacakları hızla inceldi, topukları rüzgâr topladı ve yelesi de kızıl bir su misali, görüntüye dönüşmüş bir gürültüyle köpürüp, gürül gürül aktı. Böylece hayvan dayımla, Dayım da hayvanla tamamlandı sanki. Hatta ikisi bir oldular. Sonra Dayım yularına asılıp bir kaç kere şaha kaldırdı onu, göğün derinliklerine doğru parlak parlak kişnetti. “Bu resimle bütünleşen dayının ata olan sevdasına tanık oluyoruz. Defalarca veterinerler çok sağlam demesine rağmen, atının hasta olduğuna inanan adam, atını kaybedince, cep telefonuna at kişnemesi ayarlatıp, herkese kendini sık sık araması talimatı veriyor.
Sessiz ama derinden düşünen baba profilini çizmeye devam ediyor yazar. Bir köşeye oturup, gözünü dağlara dikip, öylece otururmuş. Halinden hiç şikâyet etmeyen, vakur ama derin derin iç çeken, damarlarından sabır ve teslimiyet akan kendi babamız gözümüzün önünde beliriveriyor satırlar arasında gezinirken. O satırlar ki, canına tak deyinceye kadar bir şey yokmuş gibi davranıp, telefonda havadan sudan konuşan, çocuğunu bile rahatsız ettiğine ezilip büzülen büyüklerimizi gözümüzde kutsamamıza neden olur. İçimiz yansa da onları – tıpkı yazar gibi- oldukları haliyle kabul ederiz.

Bu arada baba gibi ana da kendi şahsına münhasır bir kadındır. Kocasına çok bağlıdır, çok sever, derdiyle dertlenir, söylemediklerini, iç çekişlerini bile anlar. Kendine has dili vardır sevdiği adama karşı: “Len Müslüman, durduk yerde o muşmula suratlı, eğri bacaklı Gülbahar’ı benim üzerime sıçratma, şu mereti onların evini geçtikten sonra çalıştır, diye de sıkı sıkı tembihlemiş.”

Canına tak dedikten sonra oğlunun yardımını büyük bir sıkılganlıkla kabul eden babayı görüyoruz.

Ankara-Denizli arasındaki yolculukların sıra dışı görüntüsü kitabın sonuna kadar bizi sarıp sarmalar. Zira radyoda “Avluda bağlıdır yiğidin atı” türküsünü dinlerken yolda bir belirip bir kaybolan atı resmeder bu sefer bize. Sütkırı bir at onunla yarışırcasına koşuyordur. Tepeyi aşınca kaybolur gider.

Yazar her yolculuğa çıktığında rüzgârda uçuşan geniş bir tül gibi yol boyunca dalgalanan atı beklemeye başlarız artık. Kişneme sesi de kulaklarımızda yankılanır ara ara.

Babası doktorlardan aldığı ameliyat önerisiyle ruhen çökerken, evde toplanan konu komşuyla aynı şekilde havada uçuşan kelimeler arasında herkesi aynı yerlerine oturtur ve rollerini dağıtır yazar. Yalnız kaldıklarında eski bir şoförlük anısını anlatan baba birden ağlamaya başlar. Merhametli eş: “Len Müslüman, durduk yere niye ağlıyorsun sen, dedi.”

Zamanla koltuk değneklerini atamayan baba giderek daha da zor yürümeye başlar. Oğluna yine Denizli yolu gözükürken, yolculukta, beklediğimiz yeleli at yine kişneyerek görünüverir. Biz bunun hayal mi gerçek mi olduğunu düşünürken, köydeki dayılardan biri yorumlayıverir. Bizimle beraber yazarın da yüreğine koca bir düğüm oturur. Artık her yolculukta soğuk terler döker, o atı bir daha görmemek için dua eder. Zira o atın bir cenazeyi almadan gitmeyeceğidir yapılan yorum.

Artık kitabın sonuna kadar babanın giderek çöküşüne, yatağa bağımlı hale gelişine şahit oluruz. Bu çöküş, ruhsal çöküşü de beraberinde getirir. Oğulu her çağırdıklarında atla yarışarak varır kasabaya. Her varışta aynı ev hali, aynı komşu toplanması ama baba aynı değildir. Ağlamaları artmış, duygusallaşmıştır. Her gelişte de farklı bir cenaze haberi alır yazar, yüreği daha da ağırlaşır. İzzet dayının ölümüyle, komşuların ölümüyle yeri doldurulamayan boşluklara, oturdukları kanepelere diker gözünü.

İçindeki anlamsız boşluk ve huzursuzluğu çok iyi hissettirir yazar. Adım adım çöküşe giden babayı izleyen her oğul gibi izler ve anlatır: “Sokaklar, evler, avlular uyumuştu artık, kasaba derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ortalıkta, karanlığın içinden yükselen Beşparmak Dağının uğultusu vardır sadece. O da işitilmiyordu zaten, dağa bakınca görülüyor, dağa bakınca biliniyor ve belli belirsiz hissediliyordu.”

Bunları okuyan okurda da aynı hislerin oluşması kaçınılmaz. İnsan kendini yalnızlığın, karanlığın ve çaresizliğin içinde buluveriyor. Evler, avlular, kasaba uyumuş derken, atmosferi bize anlatırken, insanları ölüm sessizliğinin örtmüş olduğunu anlıyoruz. Zira babaya söyleyemeseler de oğulları, kanser olduğunu öğrenmişlerdir. Artık her kasabaya gidip gelişte kendine eşlik eden at daha da anlam yükler ruhlardaki sessizliğe. Bir de evdeki komşu toplantılarında atı ölen Hüseyin dayının telefondaki atı kişnemese… Bu haleti ruhiyede bir ara çıkışır gayri ihtiyari adama. Zihnindeki atı kovamazken, bir de hasta odasında kişneyen at sinirlerini bozar. Hasta baba sık sık aniden ağlama nöbetine geçer. Karısına sık sık, vaktiyle şoförlük yaparken yetişemediği minik oğlunun cenazesini anlattırır. Artık bu öyle sık olmaya başlar ki karısı, bir gözünü öbür dünyaya dikti diye korkar. Yine baba ziyaretine gittiği anlarda kendisiyle yarışır gibi koşan atı, olağanüstü betimlemeyle anlatarak bizi olaya sokar yazar: “Tuhaf bir şekilde, hâlâ koşuyormuş gibi yelesi dalga dalga uçuşuyordu atın. Beyaz bir rüzgâra benzeyen kuyruğu da savruluyordu yelesiyle birlikte. Koşmaya kendi gövdesinin içinde devam ediyordu sanki. Kim bilir, belki benim gözümde durmuştu da başka birinin gözünde koşuyordu o sırada; böyle olunca da iki hal, zamanın yırtılan yerinden sızıp ister istemez bir birine karışıyordu.”

Artık babası kötüydü, dilsiz ağızsız yatıyordu. Yine bir hastane macerası atlattılar. Babasını yatırdığı hastanenin bahçesinde yorgunluktan sızacak gibiyken, bir ses çatırdadı kendi kitaplarından bir cümle okudu sanki. O anı çok iyi anlatan bir cümle: “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” İşte bu cümle altın vuruşu yapar kitapta.

Baba gittikçe kötüleşirken, ana da etrafında pervane oluyor. Adam, hasta yatağında ölen oğlu için ağladıkça dağlar da hıçkırıyormuş gibi oluyor yazarın duygusuyla. Adam ağladıkça kadın ağlar, oğullar ağlar, komşular ağlar. Bir ara, baba bir şey söylemek ister, odayı doldurup boş boş konuşan kalabalık bir türlü çözemez dilini.

Neden sonra iyi bir gözlemci olan oğul çözer: “Annen bana çok iyi baktı, tuttuğu altın olsun diyorsun, dedim birden”

Anası:

“Bana bak Müslüman, dedi. Elliyedi sene boyunca sen de bana çok iyi baktın, hiç hatırımı yıkmadın, Allah senden razı olsun!”

Derken Ankara’dayken alır babasının ölüm haberini. Bu sefer yanında yelesini savuran at olmadan varırlar kasabaya. Babasını kaybedişinin verdiği duygu yoğunluğunu anlatır. Bu satırları okurken de usulca hayatımızdan kayıp giden büyüklerimizin ardından hissettiklerimiz bir bir kalbimize akıyor. Sanki bizim dilimizle söylüyor yazar: “Evin içindeki sessizlik. Her şey kendi görüntüsünün içinde görüntüsünü bir milim bile eksiltmeden gizlice yanmış ya da her şey kendi sınırlarının dışına çıkarıldıktan sonra kocaman bir kalınlık oluşturan ince titreşimler eşliğinde yeniden eski yerine konmuş gibiydi o sırada”

Kitabı okurken yazarın sadece kendisinin gördüğü hayaller arasında küçük bir çocuk da bizimle gezinip durur. Nedense biz bunu hiç yadırgamayız. Kim bilir belki ölen kardeşiydi bu. Kendisini uğurlamaya gelemeyen babasının peşindeydi.

Babaya son vazifeyi yapan yazar: “Mezarına ancak bir kaç kere toprak atabildim, daha fazlasına yüreğim dayanmadı. Eğilip doğrulan insanları, kürek seslerini, toprağın kokusunu ve mezar taşlarının ağartısını buzlucamın gerisinden görüyormuş gibiydim orada ağlarken.”

Sonra: “Derken, çömeldiğim yerden yine o beyaz gömlekli çocuğu gördüm ben ve hemen ayağa kalktım. Sekiz dokuz mezar ötede, bademlerin altındaydı; namaz kılıyormuş gibi ellerini önüne bağlamış, hiç kımıldamadan öylece duruyordu.”

Okunası bir kitap. Hemen hemen her okurun böyle, kendisini kimsenin anlamaması için uğraşan bir büyüğü vardır. Son derece sıradan gözüyle bakılan karakterler, yazarın soyutlama ve sıra dışı betimleme tekniğiyle özel tiplere dönüşmüş. Kitabın içindeki sesler canlanmış, okurun kulağına gelmiş, yürek sızıları, yürekleri yakmış, varlıklar canlı haliyle resmedilmiştir. Anlatıcının hayal dünyasının genişliği hiç yadırganmamış, aksine, kitabı okunur kılmıştır.

(Eleştiri Haber, Şubat 2019)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.