Peygamber Böceği | Arzu Alkan Ateş | Hikaye Atlası

0
821
Arzu Alkan Ateş

Arzu ALKAN ATEŞ

PEYGAMBER BÖCEĞİ

Geceydi/ Rüyaydı / Gerçekti.

Bir kuş ötüp duruyordu. Uğursuz uğursuz! Koluyla dürttü, karısı. Hiç oralı olmadı Hüseyin Efendi. Yorganı iyice üzerine çekip kuşun sesine kulak verdi. Görüntüsü yoktu ki kuşun. Nereden bilsin uğurlu mu uğursuz mu? Bir ara kuş susar gibi oldu. Rahatladı. Üzerinden bir yük kalkmış olup sevindi. Karısı yorganı üzerinden çekip alınca Hüseyin Efendi, sıçrayıp doğruldu. Ne yaparsın be kadın, demeye kalmadan, karısı, duymaz mısın kapının zili çalıyor, dedi. Demek öten kuş değil kapının ziliymiş. Hâlâ ne duruyorsun, sakat halimle ben mi açayım kapıyı? Dur hele, deyip ayaklarını karnına çekti. Hüseyin Efendi derin düşüncelere daldığında hep böyle yapardı. Gecenin bir yarısı kimin ne derdi vardı acaba. Oğlan döndü müydü? O değildir. Anahtarı var. Niye çalsın zili. Düşündü düşündü. Bir sonuca varamayınca doğrulup kalktı, bir telaş lambayı yaktı, terliklerini ayağına geçirip yatak odasından çıktı. Zeliha Hanım arkasından vesveselenip durdu. Aklına hiç olmayacak işler geldi. Biri mi ölüp de biri mi doğurup da. İçinden Ayetel Kürsi’yi bir çırpıda okudu. Önce sağ tarafına sonra da sol tarafına üfledi. Böyle yapmakla kalbini ferahlatmış oldu. Hüseyin Efendi uzun koridoru geçip sokak kapısına ulaşacaktı ki kızı Selma’yla karşılaştı. Bir süre gözleri birbirinde kaldı. O anda ikisinin gözlerinde de korku vardı. Kuşun / zilin tekrar ötmeye başlamasıyla, Hüseyin Efendi davranıp kapıyı açtı. Selma babasının bir adım arkasında durdu, söylenenleri dinledi. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Babası önünde bir iki sendeledi, iki büklüm olup acıdan kıvrandı. Nerelere gideyim ben, diye ünledi. Selma’nın içine cümle ateşler düştü. Ne edeceğini bilemedi. Konsolun rafında duran kolonyayı aldı, babasının bileklerine döktü, yüzüne sürdü. Hüseyin Efendi, içini çekti. Kendine gelir gibi oldu. Koş annenin yanına git, buraya gelmesin, gelirse… Büyük Allah’ım bana güç ver, dedi. Zeliha Hanım yatak odasından seslere kulak verip kimin ne dediğini anlamaya çalışıp da bir şeylerin ters gittiğine kanaat getirince duvara yasladığı koltuk değneğini alıp ayağını sürüye sürüye yatak odasının kapısına varmıştı ki terin suyun içinde kaldı. Selma yetişip araladığı kapıdan usulca içeri girdi. Titriyordu, beti benzi atmıştı. Ne oldu? Kimmiş gelen? Kapının eşiğinde annesine verecek bir cevap aranırken Zeliha Hanım’ın koluna girip onu yatağına doğru sürükledi. Neden çıktın yataktan, derken sesi ağlamaklıydı. Annesini yatağa uzatıp yanına oturduğunda, ona ne diyeceğini hâlâ bilmiyordu. Annesi, gözlerinden geçen hikâyeyi okurcasına yüzüne bakıp da. Öyle kalınca. Servet amcaymış kapıyı çalan, dedi. Soluklandı. Sanki sırtında taşıyamayacağı bir yük vardı. Şöyle derin derin nefes alsa. Annesinin soru dolu gözlerinde çocukluğunu gördü. Yalan konuştuğunda hemen anlayıp yalan konuşanı kimse sevmez, diyen annesi. Şimdi söylediği yalana inanıvermişti. Buna çok şaşırdı. Madem öyle, devam etti yalanına. Berna teyze rahatsızlanmış. Servet amca babamdan onları hastaneye bırakmalarını istedi, dedi bir çırpıda. Zeliha Hanım, iç geçirip nesi var ki dedi. Sancısı tutmuş! O sırada ben çıkıyorum, diye seslendi Hüseyin Efendi. İçeri giremez, hele karısının gözlerine hiç bakamazdı. Bütün gücünü yitirip yığılıverirdi olduğu yere. Ben çıkıyorum derken gücünün son damlasını da harcayıp kapıdaki polislerin kollarında, polis arabasına bindi. Böylece bir süreliğine de olsa gece yatıştı. Zeliha Hanım, komodinin üzerindeki tespihine uzanmak istedi. Kolu yetişmedi. Selma’nın dalgınlığına içerledi. Eli ayağıydı Selma. Söylemeden anlardı annesinin aklından geçeni. Hiç üşenmeyip hemen davranırdı. Demek bu gece başkaydı. Zeliha Hanım içinden geçen vesveseleri susturup ona söylenene inanmıştı. Ne iyi etmişti. Kötü düşünceler kötü anlar doğururdu. Aklından silip attı kötüyü ve acıyı. Selma dalgınlığından sıyrılıp da annesinin tespihe baktığını fark edince hemen uzattı kehribar tespihi annesine. Allah büyüktür, diye diye bir tur döndü. Sonra aklına yeni gelmiş gibi oğlunu soruverdi. Dönmüştü, dimi eve. Bu kadar gürültüye uyanmayıp müstehzi bir gülüş belirdi yüzünde. Demek bir iki tek atmış yine. Selma annesinin sesindeki hoşgörüye inanamadı. Olur dedi, kendi kendine. Gençlikte olur böyle şeyler. Zeliha Hanım kendiyle hasbihal etmeyi pek severdi. Yanında kim olursa olsun. Durup giderken bir bakmışsın kendine bir şeyler anlatıyor. İçmese iyi de. Ne yapsın! Arkadaşlarına uyuyor. O haytalar yok mu? İyi çocuklar da günaha bulaşmaya pek meraklılar. Neyse uyusun bari. Sabaha ayılır. Bir iş bulamadı. Koca adam işsiz güçsüz. Biz sağ oldukça bakarız bakmasına da. Bizden sonrasıdır korkum. Böyle deyince susup gözlerini Selma’nın yüzüne çevirdi. Bize bir şey olursa ağabeyin sana emanet, dedi. Selma gözlerini yumdu, yutkundu. O sırada Hüseyin Efendi, polis arabasından inmiş devlet hastanesinin kapısında durmuştu. Hava soğuk, rüzgâr sertti. Gocuğunun fermuarını çekip açtı. Göğsünü rüzgâra verdi. Ciğerleri, kalbi, ruhu üşüdü. Sabaha kadar beklese, ölür müydü? Polisler buradan Hüseyin amca, demeseydi, oracıkta ölmeyedururdu. Gösterilen yoldan ilerledi. Koridordan sağa dönüp iki polisin arkasından bodrum kata indi. Polisler yürüyüp giderken Hüseyin Efendi yine durdu. Bu yolun sonu karanlık, dedi. Gözlerini kapadı. Selma gözlerini açıp da annesinin bir cevap beklediğini görünce. Aradı taradı, söyleyecek bir şey bulamadı. Demek bazen söz biterdi. Annesi ısrarla bakmayı sürdürünce kafasını salladı. Olur sizin yokluğunuzda göz kulak olurum ağabeyime, dedi. Zeliha Hanım tekrar tespihine döndü. Estağfurullah/ Estağfurullah/ Estağfurullah… Selma annesine hiç acımadığı kadar çok acıdı o an. Çaresizliğin ne demek olduğunu bildi. Her şeyin çaresi vardı da. Yokluk yokluktu. Evir çevir, altını üstüne getir. Yokluk yokluktu. Kalbi burkuldu. Babasını düşündü. Bir başına ne yapıyordu. Hadi Hüseyin amca, diyerek koluna girdi polislerden biri. Gencecikti. Gençlik! İçine kor düşürdü Hüseyin Efendi’nin. Polisin kolunda ayaklarını sürüyerek ilerledi. Demir bir kapının önünde durdular. Kapının üzerinde MORG/ GİRİLMEZ yazıyordu. Girmesek, dedi.  Genç polis, hadi Hüseyin amca, diye ısrar etti. Boynunu büktü. İçeri girdi. Birisi ışığı açtı. Birisi gıcırdayan bir şeyi çekip morgun ortasına sürükledi. Her şeyin bir sırası vardı. Birisi çarşafı çekince Adem boylu boyunca göründü. Burnundan sızan kan üst dudağının kenarında donup kalmıştı. Hüseyin Efendi, davranıp kanı temizlemek istedi. Bırakmadılar. Gözünün biri morarmıştı. Dokunmak istedi. Bırakmadılar. En kötüsü bir kolu kopmuş. Öylece yanında duruyordu. Yerine takmak istedi. Bırakmadılar. Oğlun Adem midir, diye sordular. Oğlumdur, Adem’imdir, dedi. Sonrası. İki arkadaş alkolün de etkisiyle saat on iki sularında arabayla falanca yerden aşağıya uçmuşlar. Arkadaşı, dedi Hüseyin Efendi. Yandaki çekmeceyi gösterdiler. O da mı? O da… Hüseyin Efendi ne yapsın. Kucaklayıp Adem’i bu soğuk odadan çıkarsa. Kalbinin içine soksa…

Duvardaki peygamber böceğine bakan Zeliha Hanım, bak Selma Adem ziyaretimize geldi dedi. Selma duvardaki Peygamber Böceğini görünce, içeri nasıl girmiş, dedi. Sorulacak soru muydu şimdi?  Annesi Adem mi demişti?

Geceydi/ Rüyaydı/ Gerçekti.

O geceden sonra her şey yarımdı. Birkaç yıl sonra Hüseyin Efendi kanserden öldüğünde, Zeliha Hanım hâlâ hayattaydı. Hiç ağlamadı. Akıtacak göz yaşı kalmamıştı. Mavisi akmış gözleri Adem’den beri kederliydi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here