Özkan Gül İle Okur Kitaplığından Çıkan “Lilipar” Romanı Üzerine Konuştuk…

0
350
Özkan Gül

Konuşan: Özkan Gül

Konuşturan: Yahya Burak Gül

Lilipar, tarihsel bir roman. 1910’lu yılları, tehcirin yaşandığı dönemi konu alıyor. Eserin baş karakteri ve diğer kişileri tamamen gerçek ve kurgu aile yoluyla tevarüs edilen anlatılar, bilgi birikimleri ve yaşanmış gerçek olaylara dayanıyor. İşaret ettiği döneme tanıklığı bakımından eşi bulunmaz bir kitap niteliğinde. Özellikle de tarihçiler ve tarihini merak edenler açısından okunması gereken bir kitap. O sıkıntılı dönemde gerçekte neler oldu; bunu yaşayan insanlar neler hissettiler; neler yaşadılar bunlara belgesel niteliğinde erişim izniniz bu eserle verilmiş durumda adeta. Üstünkörü bildiğimiz önemli bir konu için ufuk açıcı bir eser. Lilipar, Okur Kitaplığı’ndan 2018 Ekim itibariyle neşr edilmiş durumda ve okuyucularını bekliyor.  Bu münasebetle eserin müellifi Özkan Gül Bey ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin de yerinde ve zamanında olduğuna inanıyorum. Keyifli ve hayır getiren okumalar dilerim (Yahya Burak Gül)

Özkan Bey, okurlarımızın sizi daha yakından tanımaları açısından bize kendinizden ve yazarlığa nasıl başladığınızdan bahseder misiniz?

Burak Bey, evvela söyleşi için teşekkür ederim. Ben Mesudiye doğumluyum. İlkokulu köyde okudum. Ortaokul ve lise tahsilime Mesudiye’de devam ettim. Ardından Erzurum’da edebiyat okudum.

Mezun olduktan sonra Van’da öğretmen olarak çalışmaya başladım. Vatani görevimin ardından evlenip İstanbul’a yerleştim. Hâlâ bu şehirde öğretmenliğe devam ediyorum.

Yazarlık… Eteklerinde çocuk adımlarıyla tırmandığım, hatta emeklediğim yüce bir dağ. Fazla değil, üç beş sene önce büyükbabamla ilgili bir anımı yazmıştım. Bir şair arkadaşa gösterdim, çok beğendi. Yeterli hacme ulaştığı takdirde iki kapak arasına alınabileceğini söyledi. O arkadaşımın tavsiyesi ile yazmaya başladım; kulakları çınlasın şimdi çok uzaklarda. Ondan önce de yıllarca bir şeyler karaladım.

Fakülte yılları benim için önemliydi. Hocalarımın dilinden düşürmedikleri Orhan Okay ve Şerif Aktaş’ı tanıma fırsatım oldu. Nurullah Genç’i tanıdım. Edebiyata olan merakım ise daha evveline dayanır. Babam münzevi bir şair, en yakın komşusunun dahi bilmediği meziyetlere sahip; aynı zamanda zengin bir edebiyat birikimine… Ben okuyamasam da gece yarılarına kadar okuyan, dua eden, şiirler yazan bir babanın edebiyata olan tutkusuna şahit oldum. Ahmet Kabaklı’yı en yakın akrabamızdan daha çok sevdim. Bahtiyar Vahapzade’nin diliyle annemi tanıdım. “Savadsızdır/ Adını da yazabilmir/  Benim anam/ Ancak mene/ Say öğredip/ Ay öğredip/ İl öğredip/ En vacibi dil öğredip/ Menim anam.”

Fakülte yıllarım bu açıdan çok kıymetliydi. Tanpınarsız edebiyat tahsili düşünülemezdi; Erzurum demek, fazlasıyla Tanpınar demekti. Osman Gündüz, Rıdvan Canım gibi Hocalarımın dilinde her talebe onun makaleleri, romanları, şiirleriyle kuşanmalıydı… “Beş Şehir” birkaç kez farklı yaşlarda okunmalıydı. Fakültenin koridorlarında bile, Hoca’nın varlığı hissedilirdi.

Lilipar’ı roman olarak kaleme alma fikri nasıl doğdu? Okurlarımız için -önsözden- daha ayrıntılı olarak anlatır mısınız? Kapak resmi de çok etkileyici, resim Lilipar’a mı ait?

Büyük bir ailede, mutlu bir çocukluk geçirdim. Aile büyüklerinin bunda etkisi oldukça büyük. İlginçtir, büyükbabam hiç konuşmaz, babaannem hiç susmazdı. Kendisinden dinledim Maria’yı, babaannem yıllarca kayınvalidesini anlattı. Yani ben bu hikâyeyle büyüdüm. Roman fikri ise, çok değil iki sene önceye dayanır. Aile tarihimizin en eski parçalarının ölenlerle gömüldüğüne şahit oldum, hem tarihe not düşmek hem sonraki nesillerle konuşmak hevesi  “Lilipar”ı düşünce planına taşıdı. Sonra Nuriye annemin kabrini ziyaret ettim, hayalen onunla konuştum. Sonra romanımı ağır ağır yazmaya başladım.

Ak pak bir kadınmış Maria, hatta onu görenlerin gözlerinde: “Bu şehirli kadının bu dağ başında ne işi ola?” sorusu pek kolay okunurmuş. Ah, ne çok isterdim Maria’ya ait bir fotoğrafa sahip olmayı.

Bizim aileden bir iki kişinin Nuriye annemin hikâyesini kaleme almak istediğini hep biliyordum. Ben de bu kafileye sessizce katıldım. Kitap basılıp elime ulaşıncaya kadar kimsenin romandan haberi olmadı. Maria’yı anlatan birkaç sayfayı henüz karalamıştım ki kapak fotoğrafına tesadüf ettim. Yeni yeni şekillenmeye başlayan Maria karakteri, birden karşımda beliriverdi. Fotoğraf romandan önce vardı. Kitabı, hep bu fotoğrafa bakarak yazdım.

Özkan Bey Lilipar’da anlatılan hikâye önsözde belirttiğiniz gibi bütünü açısından büyük ölçüde gerçek midir? Eğer böyle ise bu çok çarpıcı! Yani aile soy ağacınız, büyükleriniz vasıtası ile aldığınız bu sözlü bilgi birikimi çok kıymetli. Tarihsel değeri var. Anlatımdaki doğallık ve rahat okunurluk okuyucuya sanki sizin hiç müdahale etmediğinizi düşündürür nitelikte. Bu sizin yazım başarınız tabii. Kurgu ile ilgili bizi aydınlatır mısınız?

Evet, hikâye büyük ölçüde gerçek. Büyük ölçüde, diyorum; çünkü roman türü geniş bir sahada yazara kurgu imkânı sunuyor, ben de bundan yaralandım. Şunu belirteyim ki romanda geçen bütün karakterler gerçek. Kurgusal karakterler yerine yaşayan insanlardan seçtim kahramanları. Hasan (dedem), asker arkadaşını idamdan kurtardığında hakikaten eline bir altın geçmiş, altını kabul etmek zorunda kalmış. Yaşadığı sürece “Hesabını veremeyeceğim tek kazancım o altın oldu.” deyip hep üzülürmüş. Arkadaşı, bir mecidiyeyi ölümden kurtulduğu için, minnetinin bir alameti olarak zorla vermiş.

Ancak bu konuda öncelikle şunu söylemek isterim: Bir konuda aile büyüklerimin hakkını vermem gerekir ki o da şudur: Ermenilik meselesi Anadolu’da üstü örtülen bir meseledir. İnsanlar çok rahat bir şekilde ben Arnavutum, Gürcüyüm vs. derler. Ama kimse tutup da benim annem, babam, büyükannem Ermeni’dir, demez, diyemez. Dese insanlardan neler duyacağını siz de tahmin edersiniz. Dolayısıyla sinir uçları bu kadar hassas bir mesele toplumda hissedilmez, asla sokağa taşınmaz. Ancak biz bir hikâye ile ve de çok önemli bir bakış açısı ile büyüdük: Her insana, sevgi ve anlayışla bakabilmek ve onu kabul etmek! Çünkü herkesin bir hakikati işitmek ve kabul etmek hakkının doğuştan verildiğini düşünüyorum. Yani ben; ailesinden koparılmış güzel, nazlı, şehirli, becerikli bir Ermeni kızına, geldiği yeni toplumda, dinde ve ailede onların tüm değerlerini kimseyi örselemeden kabul eden Lilipar’a, yani Maria’ya, yani Nuriye Anne’ye büyük bir sevgi ve saygı duyulduğuna şahit oldum.

100 yıllık bir siyasi meseleye Ermeni Meselesi’ne ve Tehcir’e teması açısından eseriniz gerçekten önemli. Hele ki kaleme aldığınız bu romanın hak ettiği yankıyı bulması halinde ehemmiyeti çok daha büyük olacaktır sanıyorum. Eserinizde Ermeni meselesi’ne ve Tehcir’e dair örneği görülmemiş bir şekilde birinci ağızdan bir anlatıyı dinliyoruz. Beslendiği kaynak açısından çok geçerli ve muteber bir eser olacağı muhtemeldir. Neler söylemek istersiniz konu ile ilgili?

Maria’nın beni etkileyen en önemli özelliği, yaşadığı trajediye rağmen Anadolu insanına, bulunduğu coğrafyaya sıkı sıkıya bağlanmış olması; Hasan dedeme derin bir aşkla sarılması. Öncelikle olayın geçtiği coğrafyada iklimin, coğrafi engellerin insanın ruhunu nasıl şahlandırdığını, bu sebeple Maria’yı tehlikeli bir serüvene nasıl sürüklediğini biliyorum.

Hayatının tek meyvesi oğlu Abdurrahman olmuş. Onu, bu milletin bütün değerlerine içtenlikle bağlı, milliyetperver bir adam olarak yetiştirmiş. Hasan dedem henüz askerdeyken eski nişanlısı Nuriye anneyi almak için gelmiş, Nuriye (Maria) anne onu kesin bir dille reddetmiş. Adam o dönem Ordu’ya yerleşmiş. Kaderin belki bir cilvesidir, Hasan dedemle aynı gün vefat etmiş.

Tarihte Ermeni tebaayla huzur içinde yaşamışız, bugün de Batı’nın tuzaklarına düşmeden yine huzur içinde yaşayabiliriz.

Ermeni meselesi, Batı’nın her vesileyle gündeme taşıdığı ve sürekli kaşıdığı kronik bir yara. Üstelik bunu bize karşı silah olarak kullanıyorlar. Millet olarak olaya bakış açımız bir soykırımın olmadığı yönünde. Ben de konuyu bu zaviyeden değerlendiriyorum. Yüzlerce yıl birlikte huzur içinde yaşamışız, böyle bir düşmanlık olsaydı, daha önce de benzer fiillere tevessül edilirdi. Maalesef iki taraf için de bir trajedi söz konusu. Bir milleti doğduğu yerden, toprağından söküp atmak zaten başlı başına bir trajedi. O dönem Ermeni hareketini toplu bir isyana dönüştürmek için, harekete karşı olan Ermeniler de öldürülmüş. Erzurum’da bulundum, Van’da çalıştım. Van kalesinin dibinde yakılan bir şehrin külleri, yüz yıldır yaşananları anlatıyor. Romanın geçtiği Şebinkarahisar da bölgedeki ayaklanmanın merkezi olmuş.  Kale dibinde, Fatih Camii civarının ve çarşının tamamen kül olması da artık sır değil ve hakeza.

Lilipar’ın yaşadığı dönemdeki olaylara ve hayata bakışında kendi zamanını aşan bir olgunluk, duyarlılık ve hakkaniyet görüyoruz. Osmanlı ve Ermeni tebaanın ve siyasilerin hatalarına eşit mesafede duruyor ve hatta mensup olduğu etnik kesimin hatalarını açıkça dile getiriyor. Bu yönüyle bu metin bir tarihi vesika hüviyeti taşıyor, toplumsal barışa ve hoşgörüye katkı saylayacak bir değer ihtiva ediyor. Bu yönüyle otobiyografik bir metin olan roman siyasi bir metne dönüşüyor bir bakıma. Siz nasıl değerlendirirsiniz konuyu?

Romanda mümkün olduğunca objektiflikten ayrılmamaya çalıştım. Ancak Ermeni meselesi temelde Ermeni ve Türk toplumunun meselesi olmanın dışında, siyasi arenada diğer Milletler tarafından ciddi bir koz olarak kullanılmakta. Üstelik bunu siyasi bir koz olarak kullanan devletlerin tarihine baktığımızda, bunların dünya savaşlarının faili olduklarını, ciddi boyutta toplu katliamlara ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olduklarını görüyoruz. Bu olumsuz bakışların dışına çıkıp meseleye bakmak gerekiyor. Şöyle ki lilipar sadece bir genç kız. Bu hikâyenin geçtiği ilçede Ermeni kökenli üç genç kız daha varmış. Tüm Anadolu coğrafyasını düşündüğümüzde bu sayı binleri bulabilir. Bu bağlamda ciddi bir kan birlikteliği ve akrabalık söz konusu… Bu ve benzer bütün hikâyeler üzerinden meseleye bakıp, meseleyi sadece iki millet değil bir Coğrafya kardeşliği üzerinden okumak gerekiyor…  Yüzyılları içine alan bir kader birlikteliği söz konusu… Lilipar ve benzer hayat hikâyeleri üzerinden bu dostluk ve kardeşlik defaatle vurgulanmalı.  Zira artık en fazla ihtiyaç duyulan toplumsal barış, hatta dünya barışı…

Sırada bekleyen bir çalışmanız var mı acaba?

Yeni bir çalışmanın içindeyim, inşallah kısa zamanda bitiririm. Ama ben yazdıklarımın biraz demlenmesi taraftarıyım.

Özkan Bey böyle bir eseri edebiyatımıza kazandırdığınız için ve bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum size.

Burak Bey asıl ben teşekkür ederim, bana bu fırsatı verdiğiniz için. Özellikle Maria’nın bu asrın insanlarına söyleyecekleri var, ona kulak verdiğiniz için minnettarım.

(Eleştiri Haber, Mayıs 2019)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.