Onurlu ve mücadeleci bir hikâye: Küçük omuzların ağır yükü | Aydan Yıldız Güneş Yazdı…

0
100

Aydan Yıldız Güneş

Küçük Omuzların Ağır Yükü

1987 senesinin sonbahar mevsimiydi. Yolda yürüyordum, elli metre ilerde bir ağacın altında, kaldırımda bir çocuk yere oturmuş ağlıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Ne olduğunu çok merak ediyordum. Kalbim hızla çarpıyordu. Benim için bir çocuğun ağlayışı kadar kötü bir şey olamazdı. “Ne olmuştu, ne yapmışlardı acaba? İnşallah kötü bir şey değildir,” diye diye yanına varmıştım. Çocuğun önünde bir boya sandığı vardı, boya şişeleri kırılmış, boyaları etrafa saçılmıştı. Hadiseyi görünce perişan olmuştum. Küçücük bir çocuğa kim neden bunu yapardı ki? En fazla dokuz yaşında var veya yoktu. Hemen çocuğun yanına çömeldim içim parçalanmış, ona çok acıyordum. Çay bardağı gibi gözyaşları dökülüyordu yanaklarından, arada bir dizlerine vuruyordu.

“Ben şimdi ne yapacağım?” diyordu, kafasını okşayıp sordum:

“Ne oldu ablacım, kim yaptı bunu sana?”

“Bir ağabey geldi, beni tekmeledi. Sandığımı da yere attı. Boyalarım kırıldı.”

“Neden yaptı bunu?”

“Burada çalışmamı istemiyormuş, burası onun mekânıymış.”

“Peki, sen okula gitmiyor musun, neden çalışıyorsun?

“Abla, babam yok. Kardeşlerime ekmek getirmem lazım, nasıl okula gideyim?”

Gözlerim yaşlarla dolmuştu, çocuklara dayanacak bir yüreğim yoktu, onunla ilgilendiğimi gören birçok kişi de alaka göstermeye başlamıştı. Çocuğu omuzlarından tutup kaldırmaya çalıştım: “Hadi kalk ben sana yardım edeyim, bu cam kırıklarını toplayalım, çöpe atalım, burada kalırsa birinin ayağına batar. Böyle ağlarsan bunu yapan o kötü kalpli bencil insanı mutlu edersin, sen güçlü bir çocuksun. Hem ben senin boyalarını yeniden alacağım. Hadi üzülme kalk ne olursun.”

Hiç ses vermiyordu, kalabalıktan herkes bir şey söylüyordu. Beni dinleyen insanlar da aynı şeyi teklif ediyorlardı. Birkaç kişi daha boyalarını alabileceğini söyledi. O hiç ses çıkarmıyordu, yavaşça ayağa kalktı. Ben de yardım ettim. Camları birlikte toplayıp çöpe attık. Sonra hızlıca tozlanmış üstünü parmak uçlarıyla silkeleyip, elinin tersiyle de gözlerinin yaşını sildi. Boya sandığını sırtladı, kimsenin para teklifini kabul etmedi, bana da cevap vermiyordu, sonra hüzünlü ama onurlu gözlerle bana baktı:

“Abla çok teşekkür ederim. Yardım ettin çok sağ ol,” dedi.

“Bir dakika ben de seninle geliyorum. Boyaları alacağız.”

“Yok, abla olmaz, sen kırmadın ki senden istemeye hakkım yok”

“Lütfen. Ben almak istiyorum. Seni sevdiğim için, nereden alınıyorsa hadi birlikte alalım.”

“Hayır, abla ben de istemem dedim, teşekkür ederim.”

Der demez bir ok gibi fırladı yerinden ve ardına bakmadan koşup gitti. Ben gözlerim yaşlı o fakir ama onurlu çocuğun ardından yüreğim burkularak bakakaldım. Dürüstlüğüne, saflığına ve temizliğine, küçücük yaşına rağmen kimseye minnet etmeyişine hayran kaldım. Sırtındaki yükün ağırlığına aldırmadan omuzladığı sorumluluğun ardından yürüyüşüne öylece bakakaldım. Ne olursa olsun hayata yenilmeyişine ve kimseden bir şey istemeden, yıkıldığı yerden doğrulup, ekmeğinin ardına düşüşüne hayran kalmıştım. Neye karar vermişti de yerinden fırlamıştı, tekrar o boyaları nasıl alıp ekmeğini kazanacaktı? İçimde bir sürü soruyu cevapsız bırakarak çekip gitmiş olması, beni öylesine derinden yaralayıp etkilemişti ki, o ağacın altına ne zaman gelsem o çocuğu hatırlıyordum. Onun sandığını, kırılan boyalarını, yara alan kalbini, gözyaşlarını ve yıkılmayan onurunu hatırlıyorum.

Hayatımda unutamadığım ve içimde iz bırakan o çocuğu ömrüm boyunca merak ettim. Fakat ona bir daha Üsküdar’da asla rastlayamadım. Belki de korkutulunca bir daha bu mekâna ayak basmayıp kendine başka yerler bulmuştur, kim bilir? Ona ulaşmak ve nasıl babayiğit bir delikanlı olduğunu, çok ama çok görmek isterdim. Kardeşlerini büyütebilmiş miydi, hayatla mücadele edebilmiş miydi, insanlarla savaşını kazanabilmiş miydi? Bu soruların cevabını hiç bilemedim. “İnşallah hayattaki her şey, herkes ona en güzel yardımlar yapmış, yükünü hafifletmiştir,” diye içimden dua etmekten ve dilemekten başka yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Ne zaman kendimi güçsüz biçare hissetsem o gururlu, onurlu, vakur ve güçlü çocuk aklıma geliyordu. Yıkıldığım yerden kimseye tutunmadan doğrulmaya zor da olsa daima başarmaya çalışıyordum. O çocuk benim güç merkezim olmuştu. Şimdiki çocuklarda o karakterde birini bulmak imkânsız gibi bir şey ne yazık ki, devir çok değişti. Keşke o saflık o güzellik, dürüstlük geri gelse,  o mücadeleci ruhu, çoğu çocuk, gençlerimiz ve insanlık kaybetti. Bilim çağında olmak ve hayata giren mekanik aletlerin, her işi basitçe hallediyor olması, tembelliğe sebep olmuştu. Kolaycılığa alışan yediden yetmişe herkes, tembelliğe yelken açıp mücadele gücünü de beraberinde yitirivermişti. Kardeşlerine ekmek getirme derdine düşmüş bir çocuk, okulunu, geleceğini feda etmişti. Sadece kardeşlerine bakabilme derdindeydi. Oysa şimdiki çoğu çocuğun böyle bir mücadelesi olmasa bile, ne verilenin değerini biliyorlar, ne de kendisine sağlananlardan haberi var. O zaman insan yıkılıveriyor ve keşke diyor, hayatımızı kolaylaştıran bu aletler olmasa da, bizlerin mücadele edecek bir şeyleri kalsaydı. Zorla elde edilen her şey kıymetini korurken basitçe elde edilen her şey kolayca göz ardı edilip değerini kaybediyordu. Belki gelecekteki çocukları daha zor şeyler bekliyor da olabilirdi, bilimsel kolaylıkların bedeli daha ağır sonuçlar doğurabilirdi. Savaşlar, kıtlıklar, suların kuruması, inançların kaybolması, yeşilin küsmesi, baharın gelmemesi, hasta ruhlu insanlar ve kıyametin kopması… Kim bilir? Elbette bunu sadece bizi yaratıp bu dünyaya getiren Rabbimiz bilir. Yalnız dünyayı ayakta tutabilmek inanmanın da temelidir. Biz inancımızı ayakta tutabilirsek, dünya da bize küsmeyip ayakta kalmayı başaracaktır sanıyorum.

{Bu hikâye yalnızca www.elestirihaber.com’da yayınlanmaktadır}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here