Ömer Kaya / Geride Kalan Akordeon / Öykü

0
414
Eleştiri Haber Öykü Yazarı Ömer Kaya

Ömer Kaya / Geride Kalan Akordeon / Öykü

GERİDE KALAN AKORDEON

Bir küçük kız çocuğunun yarım bırakılmış hevesiydi o. Tuşlarına doyasıya dokunamadığı, çocuk şarkılarının notalarının hiç duyulmadığı, ezgisi daha başlamadan göçle susturulmuş akordeon.

1980’lerin sonunda, Bulgaristan’da yaşanacaklardan habersiz, ilkokula yazılmayı düşlerken çocuk, iş çıkışında doğruca şehir merkezine giden annesi, hevesle seçip almıştı ona neredeyse bir oyuncak ebadındaki bu akordeonu. Hafta sonuna kadar da ortalığa çıkarmamıştı hiç. Okullu olma heyecanını yaşayan sadece çocuk değildi. Ailece yaptıkları kızarmış ekmek ve gül reçeli kokan kahvaltının ardından annesi, kızının kucağına ansızın koyuvermişti bu körüklü, tuşlu, üzeri kırmızı-siyah boyanmış minik müzik aletini. Okula başlayıp sesine aşina olduğu bu sevimli şeyi çalmayı öğreneceği için çok mutlu olmuştu çocuk. Ondan birkaç yaş büyük olanların akordeonlarını alıp okul yolunu tuttuklarını görür özenirdi hep. İçi içine sığmıyor, neşesiyle annesini de hoşnut ediyordu. Ülkede ters giden şeylerin olduğunu bilse de anne, çocuğunun okul hazırlıklarını yapmaya devam ediyordu, her şeyin eksiksiz olmasına özen göstererek. Henüz bilmediği ise çok değil birkaç ay sonra doğup büyüdüğü Şumen’in verimli topraklarını -korumak adına ailesini, mecburi vazgeçtiği eşyaların arasına bir akordeon da ekleyerek- bir gün terk etmek zorunda kalacaklarıydı.

Kendileri gibi var olma hakları insanlık dışı yöntemlerle Bulgaristan Hükümeti’nce yasaklanmış binlerce Türk’ün asimilasyona, onurlu, bir o kadar zorlu mücadelesi başladığında aile, amansız gücün dayattığı rejim karşısında seçimini yapmıştı. Ellerinden geçmişleri, gelecekleri ve toprakları alınan binlerce Türk gibi, 1989 mayısında Türkiye’ye başlayan zorunlu göç dalgasına katılacaklardı. Önlerindeki tek seçenekti bu. Değil uluorta Türkçe konuşmaları, Türkçe biliyor olmaları bile bir tehdit olarak görülmeye başlanmıştı. Para cezaları, sürgüne yollanmak, hapse atılmak… Her gün biraz daha yakındı onlara da. Baskı, zulüm ve zorlama her Türk hanesinin kapısını tek tek çalıyordu. Kendilerini de atlamayacaktı kuşkusuz.

Neler olup bittiğini anlamasa da anne babasının olağandışı koşturmalarından, dedesinin tedirgin bakışlarından, komşularının kapıyı sert, telaşlı çalışından, kısım kısım duyduklarından, Bulgaristan’da yayılan korku ve endişeyi sezmişti çocuk. Şimdi oyunları ertelenmek, yol hazırlığı da kısa sürmek zorundaydı, vakit azdı.

Ailesi, yeni bir ülkede, yeni bir yaşama başlamak için lâzım olabilecek en değerli görülen eşyalarını sırtlanıp kendilerinden iki gün önce Türkiye’ye varacak trene yüklerken, çocuk sessizdi ne var ki topraklarında istenmemek, tehdit edilmek, ayrıştırılmak ailesine sırtlarındakinden daha ağır gelmişti. Veda vakti geldiğinde gri Moskviç marka arabalarında kederli yolculuk başladı. Böylece çocukların düşlerini hiçe sayan, adil olmayan dünyayla ilk tanışması gerçekleşti çocuğun…

Yüzlerce insanın ağlaşarak sarılmalarına tanık oldu çocuk, sonunu göremediği upuzun çaresiz, gözü yaşlı kuyrukta. Kalabalığın hâline baktıkça daha da sıktı annesinin elini, daha bir yakın durarak. Saatlerce bekletildiler. Günlerce bekleyenler de olacaktı, tam çıkacakken kapıdan Bulgaristan’a geri yollanan, aşağılayıcı muamelelerle Türkiye’ye girişine izin verilmeyenler de…  Şanslı sayılıyorlardı, bir defada, tüm aile çıkabildikleri için. Aksi de mümkündü pek tabii. Kapıkule Sınır Kapısı’ndan geçerken bir buğu yerleşti çocuğun gözlerine, öylece kaldı yeşilinde. Bir daha hiç geçmemecesine.

İnsanlar dünyaya sınır çizmeye başladığından beri “gitmek” bir yerden bir yere varmak demek değildi. Göçmekti gitmek. Geri dönüş olasılığının bile hayal edilemediği bir çaresiz yolculuktu. Gitmek; ardında bırakmaktı bir ömrü, hatıraları, alışkanlıkları, sevdaları ve göze almaktı büyük bir bilinmezliği. Bitimsiz özlemdi gitmek.

Bilmiyordu henüz çocuk.

Nasıl bilebilirdi…

Gittiler.

Kalarak yok olacakları gerçeğini kabul ederek gittiler. Ailesinin inançlarını, anadillerini, kimliklerini ve en önemlisi çocuklarını yaşatmak adına verdikleri göç kararı gerçekleştiğinde altı yaşının tüm masumiyetiyle yeni bir coğrafyaya adım attı çocuk.

Sınırlar çocukların dünyasında yer almaz; ama çocuklar sınırlarla çizildiğini bilmedikleri bu dünyada sınırsızca oyunlar oynar. Belki de yüzyıllardır değişmeyen bu gerçekle rengi başka, şekli, dokusu başka, kokusu başka sokaklarda oyunlar oynamaya devam etti çocuk. Emilya değil Emel olarak geçti yeni verilen nüfus cüzdanına ismi. Önce uzak akrabalarına misafir oldular. Çok sonraları yerleştikleri eve alışması uzun sürmese de payına düşen yabancılığı hep tanıdı. Minicik elleri kalem tutmayı öğrenirken, sınıf kalabalığına uyum sağlama, arkadaş edinme endişesi herkesten fazlaydı. O yeniydi, üstelik “Bulgar” olduğu söyleniyordu. Bembeyaz teni, kumral saçları, yeşil gözleriyle alışılmışın dışında bir çocuktu ve yabancı diye anılması da uzun sürmedi. Yok olmamak için direnen, göçmenliğe zorlanan, gücün haksızlığına uğramış insanları her yere daha çok yabancılaştıran, küstüren “Bulgar”, “Bulgar göçmeni” deyişleriyle de sık sık karşılaştı Emel. Dedesi Türk oldukları için geldiklerini söylüyordu ya hep evde. Dedesinin dediği gibi değildi dışarıda söylenenler işte! Yeterliydi bu. Başka nedene gerek yoktu üzülmesi için. İnsanlar niçin soruyordu o musun, bu musun diye! Niçin kendini ait hissetmek isterken okuluna, mahallesine sürekli birileri ona sonradan geldiklerini hatırlatıp duruyordu! Bulgar kimdi, Türk kimdi? Hangisi olmak gerekirdi? Bilmeden üzüldü, ağladı: “Bulgar diyorlar okulda bana.” dedi. Kırıldı çocuk yüreği. Ailesinin sarıp sarmalamasına muhtaçtı. “Ağlama” diyordu babası kızına sarılırken, özlemlerini bastırarak. “Desinler kızım, ağlama sen…”

Çekingenliğine rağmen sessiz bir inadı vardı Emel’in. Herkesten önce okuma yazma öğrenerek ilgiyi daha çok üzerine çekti fark etmese de. Diğer çocuklar da daha çok sorar oldu. “Bulgar mısın sen?” “Neden geldiniz?” Cevapsız bırakıyordu soruları. Her soruda suskunluğunu büyüterek…

Başardıkça rahatlıyor, kendilerini buraya getirenlerden, burada sürekli yabancılaştıranlardan intikam alıyordu sanki.

Arkasından bakıldığında gövdesini kapatan okul çantasını her gün sırtına takıp “Büyüdüm ben!” der, yardım kabul etmezdi. Ufacık bedenini yorarken, aslında hayata, ailesine yaşatılanlara kafa tutar gibiydi. Ne kadar büyüdüm dese de elindeki beslenme çantasının ona hâlâ bir çocuk olduğunu hatırlattığından habersiz, gidiyordu okula. İnatçıydı, bir o kadar da zeki.

Türkiye’de kış mevsimi yaklaşırken ailesinin kurmaya çalıştığı düzen de oturuyordu. Bulgaristan’da ziraatçı olan baba ve belediyede memur olan annesi, mesleklerini Türkiye şartlarında sürdürmenin yollarını ararken birçok geçici işte çalışmak zorunda kaldılar. Alışmakta, unutmakta, hatırlamakta, tutunmakta, geçinmekte zorlandılar. Şikâyet etmediler, çalışmaktan yorulmadılar. Onlar da bir uyum süreci yaşıyor, olabildiğince çocuklarına belli etmiyorlardı. Canla başla çalıştılar.

Dedesi ise onun için en güvenli limandı. Bir bilge ağırlığıyla torununu sevmekten onunla oynamaktan hiç vazgeçmeyen dedesi… Şumen’de tek katlı, bahçeli evlerinin önünde palatka dedikleri çadırlarının içinde birçok oyuncağı vardı Emel’in. Orada oyun oynamaktan sıkıldığında koşa koşa dedesinin yaşlı ağaca kurduğu salıncağa giderdi. “Haydi dede salla!” diye bağırdığında yanı başında bulurdu dedesini. İpleri sıkıca tutup bacaklarını havaya kaldırıp başını geriye doğru bıraktığında sesindeki mutluluk apaçık işitilirdi: “Daha hızlı dede, daha hızlı…” Buralarda palatkadaki oyuncaklarının çoğu yoktu, henüz bir salıncağı da yoktu; ama en çok dedesinin eski neşesi yoktu. Eşyalar yerine konsa da hüzün hemen gitmiyordu, anlıyordu çocuk…

Bir gün annesinin Şumen’deki evlerinden bahsettiğini duydu babasına. Kulak kesildi. “Bulamadım. Getirmedik galiba…” dediğini duyabildi en çok. Neydi buraya getirmedikleri, neydi annesinin arayıp da bulamadığı? Giysileri olabilirdi, mutfaktaki eşyaları ya da. Hepsi geçti aklından. Neden sonra çok uzaklarda kalmış hiç çalamadığı, eline birkaç kez alıp uzun uzun hayranlıkla baktığı o akordeonunu anımsadı. Buradaki okulda akordeon yoktu. Ne okulda ne evde bahsi geçmişti zaten. Hiç olmayacaktı, bunu da o an anladı. Başka şeyle oyalanır görünmekten vazgeçti, durdu. Gözlerinin buğulu yeşili daha bir buğulandı. Yüreği kanatlandı, uçtu, uçtu, uçtu gidip kondu Şumen’e, memleketine. Hayal etmeye çalıştı hafızasında kalan kadarıyla. Evini düşündü, akordeonunu en son nerede gördüğünü anımsamak için zorladı kendini. Kıstı gözlerini. Mavi-kahverengi desenli kadife örtünün kapladığı sedirde miydi? Sımsıkı kapatıp gözlerini denedi yine. Yuvarlak mutfak masasının üzerinde mi kalmıştı yoksa?

Bilemedi.

Annesine sormak istedi. Alacağı cevap geride kalanlara, kabullenilmesi gerekenlere, vazgeçilenlere bir yenisini ekler miydi? Sormadı. Bir çocuk naifliğiyle bağlandığı akordeonun izini sürmekten vazgeçse de Emel, sesini yüreğinde sakladı.

Küçüklerin yazgısını, hayatlarının seyrini değiştiren o acımasız büyüklerden habersiz, “Büyüyünce…” dedi içinden, “Büyüyünce belki çalarım…”

[Eleştiri Haber, 5 Eylül 2018, Çarşamba]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here