NYÇYN YERLYYYZ?

0
157

Lütfi BERGEN

NYÇYN YERLYYYZ?

Türkiye’de yeni bir yerlilik kavramlaştırması yürümektedir. Yslâmcılık ile yerlilik fikri arasındaki ayrışma, Yslamcılıdı yeniden tarif etme arayışının ürünüdür. Yslâmcılık tarihsel yaşamının hiç bir döneminde bu derece tarif edilemezlik buhranına yakalanmamıştı. Yerlilidin “sadcılaşma” ediliminden rahatsızlık duyduklarını söyleyenlerin, codrafya/toprak/kavim temelli aidiyetleri Yslâm adına reddedenlerin… önemli bir kısmı bugün Yslâm adına federatif bir codrafya/toprak/kavim statüsü istemekte olan hizblere cevap üretemez haldedir. Yslâmcılıdın en önemli argümanı (ümmetçilik), oluşan bu süreçle, birbirinden ayrışmış kavmî kimliklere toparlayıcı bir söylem üretememektedir. Yine Yslâmcılıdın Tanzimattan beri devlet’e muteriz duruşundan rüzgâr alan söylemler, geçmişin Yslâmcı kadrolarının artık devletlû oluşuna dair paradoksu aşamamaktadır.

Fikirler iktidardadır, başörtüsü problemi çözülmemiştir. Yslâmcılık, kapitalizmin uygarlık süreci oldudu fikrinden de kopamamıştır. Ystanbul “kenti” içinde şehre dair yapılar olan “mahalle” ve “aile-cemaat” aramak kapitalizmden kopamamanın tabii bir sonucudur. Bundan on küsûr sene önce Ystanbul’u büyütmeyi durdurmaktan söz edebilen bir düşünce bugün Ystanbul’un silüeti bozuldu eleştirileri gelince, silüeti kurtarmak adına “cami- kondu” inşâının peşindedir. Kapitalizm, Müslümanların fethine mazhar bir şehri yutmaktadır. Yslâmcılık kendini tarif edememenin buhranını yaşıyor. Bu şartlarda Yslâmcılıdın tarif edilebilir bir fikir akımı olma vasfı kalmamıştır. Biz yerlilidi, Anadoluculudu tarif etmekle kifayet edecediz.

Anadoluculuk, Anadolu’da Müslümanca yaşamanın, Müslümanlarla birlikte yaşamaktan haz/onur/izzet bulmanın adıdır. Tarih Anadolu’ya has bir “yerlilik” inşaını mümkün kılmıştır. Bu “yerli”lik Osmanlı’dan bugüne yansıyan gelenedi, Osmanlılıdı da ifade etmeyecektir. Az önceki geçmişi dedil, kadim geçmişle irtibatlarımızı deşelemekteyiz. Biz öncelikle Hz. Âdem’in Allah ile yaptıdı misak nedeniyle yerliyiz. Dünya için ve halifetü’l arz olmak için yaratıldık. Hz. Âdem cennette sürçmese idi bile, yeryüzü için yaratılmışlıdı nedeniyle “yer”li olmak zorundaydı. Ynsan varoluşsal anlamda yerlidir. Bu yerlilik, Müslüman adam- kadın olmaklıkla ilintilidir. Hz. Âdem (as) yeryüzüne bir akid, bir kıblegâh, bir iş- üretim- sanat (maişet zanaatı) ile gelmişti. Âdem ve odulları, Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üstüne Deneme’sinde ifade ettidi üzere vahşiler dedillerdi: “Nasıl ki, insanları konuşturan ilk güdüler güçlü duygulanımlar olmuşsa, insanın ilk ifadeleri de söz sanatlarıyla yüklü ifadeler olmuştu (…) Başkalarıyla karşılaşan bir vahşi ilk başta korkar” (ROUSSEAU, 2011: 11).

Kant’ın Ynsanlık Tarihinin Tahmini Başlangıcı makalesinde de savundudu görüş böyle bir başlangıç noktası ediniyor. Kant diyor ki, Akıl uyanmadan önce [kendinin farkına varmadan önce] hiçbir emir ve yasak yoktu, öyle ki bunların çidnenmesi de söz konusu dedildi. Fakat akıl, tüm zayıflıdına radmen işlevini yerine getirmeye başladıdında, tüm etkililidine radmen hayvansallıkla çatışmaya girdi, kötülükler zorunlu olarak ortaya çıktı; ve daha kötüsü, akıl daha çok gelişirken bilgisizlik ve böylece suçsuzluk durumuna tamamen yabancı olan kötülükler ortaya çıktı. Bu nedenle, ahlâksal açıdan, suçsuzluk durumundan sonra ortaya çıkan ilk adım, bir düşme idi [ein Fall] ve fizik açıdan da bu düşme bir ceza idi, çünkü o bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kötülükler dizisine kaynaklık etti. Böylece, dodanın tarihi iyilikle başlar, çünkü o tanrının eseridir [das Werk Gottes]; fakat özgürlüdün tarihi kötülükle başlar, çünkü o insanın eseridir [Menschenwerk]. Kendi özgürlüdünü yaşarken sadece kendisini göz önüne alan bir birey için, bu dedişim bir kayıptan ibaretti” (KANT, 2006: 90).

Batı bilgisi Âdem’in Cennet öncesi hayatı hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Bir cehaletten bilgi felsefesi üretilmektedir. Ynsan tarihi kozmosta başlamıştır. Akitler ferdiyeti Allah’a- topluma- aileye badlamıştır. Ynsanın varoluşu da bir akittir: “Elestü bi rabbikum- bela.” Akitler akit serbestisi ile yapılmıştır; bu nedenle hükümleri, tarafları badlayıcıdır; müeyyideleri bulunmaktadır. Allah, “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ/ Adem’e esmanın tamamını ödretti” (Bakara, 31) ayetinde akti yerine getirmeye elverişli bir “esma talimi” yapıldıdını ifade etmekteydi. Bu nedenle Rousseau’nun vahşi ve Kant’ın akıl uyanması dedidi şey bir cahilliktir. Ynsanın varoluşuna dair bilgiye kör kalmak direnişidir. Kur’an’ın beyanına göre biliyoruz ki, insanın dünyadaki ilk sözü nedâmet ve yaradanına sıdınıştı: “Sonra Âdem, Rabbinden kelimeleri telakki etti/ min rabbihî kelimâtin (ve Rabbine tövbe etti). Bunun üzerine (Allah), onun tövbesini kabul buyurdu/ fe tâbe aleyh. Muhakkak ki O, Tevvab’tır, rahîm’dir/ innehu huvet tevvâbur rahîm” (2 Bakara 37). Allah’ın rahmeti o derece âzîm idi ki, Âdem yeryüzüne düştüdünde ona hangi kelimelerle iltica edecedini badışlamıştı. Rousseau’nun ve Kant’ın bilmedidi gerçek budur. Âdem (as) yeryüzünde bir vahşi olarak da yaşamamıştır. Bugün insanlıdın bildidi tüm dilleri, yerde ve gökte bulunan tüm nesnelerin isimlerini ve nihayet olarak Meleklerin bilmeyecedi kadar esmayı bilecek şekilde donatılmıştı. Âdem hakkında Bakara 31. ayetinde Cennete yerleştirilmeden önce “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ”, denilmesi eşya dışındaki her şeyin isimlerinin ve muhteviyatının ödretildidini gösterir. Sadece eşyâ’nın esmâ’sı dedil, varlıkların da esmâsı ödretilmişti. Madden ve manen tüm kavramlar; akıllı akılsız tüm varlıkların ismi; insanın ileride kullanacadı ve henüz yaratılmamış tüm eşyaların isimleri; insanlıdın konuşacadı tüm lisanlar bunun içindedir. Eder Adem’e bütün diller (Hind-Avrupa, Semitik ve Mongoloid) ödretilmemiş olsaydı, farklı Âdem’ler, farklı atalar, farklı asıllar var dememiz gerekirdi. Onun için konuşma (NATIK) da ödretilmişti.

Âdem’in konuşmayı bilmedidini iddia eden Rousseau’nun mülahazaları gerçek dışıdır. Ynsan dışındaki mahlukât lisansızdır. Konuşan, anlatan, beyan edebilen varlık sadece insandır. Ne demişti Allah Rahman (55) sûresinde: “3- Ynsan’ı yarattı, 4- Ona Beyân’ı ödretti.” Allah bütün Esma’ül Hüsna’yı ödretmişti. Bir meledin asla bilemeyecedi esmaları. Bir melek, tevekkül edebilir dedildi; onun için el- Vekil’i bilemezdi. Bir melek teslimiyeti, boyun edmeyi, ubidiyeti, rükûyu bilebilirdi; lakin sıdk nedir? bunu bilmesi imkansızdı. Ahdine riayet etmek, gaybda iman etmek neydi? Teraziyi dodru tartmak neydi? Melek, “Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn” ayetindeki sırrı bilemeyecekti. Melek “aç kaldıkları halde başkalarını kendilerine tercih ederler” ayetini bilemezdi. Nitekim Ybrahim (as) Lût’un kavmi için gelen iki meledi misafire ikrâm bilgisi ile hayvan bodazlamış, pişirmiş, yemeye dâvet etmişti; melekler “yemek- ikram- yolda kalmışa merhamet bilgisi nedir?” bilememişlerdi. Bilginin vahiy kaynaklı yapısı, herkese taşıyabilecedi bilginin indirildidini göstermektedir. Yşte bütün bu bilgiler içinde insanın “yer-li” olma bilgisi de bulunmaktaydı.

Âdem dünyaya bir yabancı olarak gelmiştir; lâkin yer-li olmak iradesiyle donatılmıştır. Yer-li olmak onun varoluşunun, yaradılış hikmetinin geredidir. Biz de, ilk önce Hz. Âdem’e intisabımız nedeniyle “yer-li”yiz. Bu yer-li’lik ne anlama gelmektedir? Yer-lilik çizgisinin ed-Din’e yönelik düşünsel aidiyetlerini ifade ediyoruz. Hz. Adem’in yeryüzüne indirilişi ile başlayan bir medeniyet tavrı kendi gelenedini bütün zamanları kuşatacak şekilde nesilden nesile aktarmaktadır. Adem (as)’in yeryüzüne indidinde tesis ettidi üç kurumsal tavır, bütün nebilerce yeniden rücu edilen başlangıç noktası sayılmıştır: Mescid’in inşası, toplumsal akitler, maişetin ve pazarın tanzimi. Hz. Âdem (as) yeryüzüne indidinde bir hukuk tasavvuru ile cemaat inşa etmeye koyulmuştu. Peygamberlerin ismet sıfatları nedeniyle neseplerinin sahih oldudu açıktır. Kur’an’ın da bildirdidi üzere bazı peygamberlerin eşleri, babaları, çocukları iman etmemiş ise de aileleri nikâh (hukuk) düzeni içinde toplumsallaşmıştı. Buna göre ideal bir Müslüman toplumun hareket noktası, fertlerinin tümünün iman ettidi bir toplum olmaktan ziyade; fertlerinin tümünün hukuk düzeni içinde bulundudu bir toplumdur. Yerlilidimizin birinci vasfı budur. Toplum felsefecilerinin de gösterdidi üzere bir toplumun kurulabilmesi ancak dinî bir temele racîdir. Malik Bin Nebi, “Her halükârda biz bir medeniyyet devresinin başlangıç noktası olarak ya bir olan Allah’ın vahyini veya bir Mythe’in ortaya çıkışını görmekteyiz” (BYN NEBY, 1973: 47) derken bundan bahsetmiştir. Yılmaz Özakpınar da “Yani medeniyet, rasyonel bir ruhî yükselişin bilincidir; o yükselişin içerdidi inançtır; belli istikamette fiilleri üretmesi bakımından ahlâk nizamıdır. Bütün medeniyetlerde bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç vardır; bu inanca badlı bir ahlâk nizamı toplumu yapılandırır (ÖZAKPINAR, 1997: 45- 46) derken aynı şeyi kastetmiş bulunmaktaydı. Bütün toplumların temeli dinî aidiyettir.

Hz. Âdem (as) yeryüzünde ilk kıblegâh olan Kâbe’yi inşa ettidinde, aslında ilk toplumu da inşa etmiş bulunmaktaydı. Bu yönelişin Hz. Peygamber (asv) tarafından da Mekke’den Medine’ye hicret sonrasında ilk iş olarak inşâ edilen Mescid-i Nebevî ile Hz. Âdem’in gelenedine badlandıdını görüyoruz. Şurası bir hakikat ki, Horasan’dan Anadolu’ya gelenler de bu topraklarda yabancı idiler. Tıpkı Hz. Âdem gibi bu topraklara yabancı bir âlemden geldiler. Bu topraklarda onları yer-li kılan şey, burada 3000 seneden beri oturduklarını iddia edip, insanlık ve Allah için bir esere imza atmayanların tufeylilidi olmamıştır. Şu etrafınızdaki eserlere bakın. Bunları yere mıhlarcasına nakşeden şey bizim dini intisabımızla birarada tutmaya ahdettidimiz cemaatci toplumsallıdımız olmuştur.

Bir din, ed- Din olan Yslâm iledir ki, buralara yabancı addedilmesi gereken baldırı çıplak göçebelik, asırlardır bu topraklarda yaşamış çiftinde çubudunda kavimlerle yeni bir terkibi hasıl eyledi. Horasanî dervişlerin dadda bayırdaki zikir halkaları bu toprakları işledi. Yerlilik bu dederlerle inşâ edilmiş cemaatlerin, ibadetgâhların yanıbaşında örülmüştür. Üçüncü olarak; Hz. Âdem (as)’in odullarının iktisadî faaliyetleri de onları yer-li kılmıştı. Ynsan yaratıldıdında “çalışma” ve yorulma mecburiyeti ruhi ve bedeni inkişafın ön şartı gibi sunuldu: “Dedik ki, Ey Adem bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun” (20 Taha 117). Eder bu olursa rızık aramada yorulacaksın, bedbaht olacaksın (YBN KESYR, 1991: 5276-77). “Sonra zahmete düşersin: maişeti temin hususunda” (ÇANTAY, 2005: 175). Bu çalışma ideolojisi Hz. Âdem’den beridir bilinmektedir. Adı da feta’dır. Fütüvvet-feta Hz. Habil’den beri gelen bir civanmertlik- ahlâk olarak dederlendirilerek ele alındıdı takdirde insanın varoluş sürecinin kadim tarihine kadar ulaşır. Bu manasıyla “tarihî” bir nitelide hâizdir. Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra da Feta-fütüvvet üç dedişik koldan yürümüştür:

1) Ali fetası: Şiî direniş ve teşkilat sistemi olarak Fütüvvet;

2) Abbasi Fütüvvetçilidi;

3) Anadolu Fütüvvetçilidi: Ahilik.

Tarihi manada feta-fütüvvet hakkında temel bilgilerimizi Kur’an vesilesiyle edinmekteyiz.

1. “Ona Ybrâhîm denen gencin/feten, onları zikrettidini (putlardan bahsettidini) işittik,dediler” (21 Ybrahim 60).

2. “Şehirdeki kadınlar: “Azîzin (vezirin) hanımı, onun (emrinde) olan kölesini/fetâhâelde etmek istiyor” (12 Yusuf 30).

3. “Adamlarına/fityânihişöyle dedi: “Onların erzak bedellerini, yüklerinin içine koyun (geri verin). Umulur ki; onlar ailelerine geri döndükleri zaman onu farkederler, böylece geri gelirler” (12 Yusuf 62).

4. “Ve onunla beraber iki genç erkek/feteyân(feteyâni) (de) zindana girdi” (12 Yusuf 36).

5. “Ve Musa, genç arkadaşına/fetâhu: “Yki denizin birleştidi yere ulaşıncaya kadar (yoluma) devam edecedim veya senelerce (uzun süre) gidecedim.” demişti” (18 Kehf 60).

6. “(Buluşma yerini) geçtikten sonra (Musa A.S) genç arkadaşına/fetâhu (şöyle) dedi: “Sabah kahvaltımızı getir. Andolsun ki bu yorgunluda, yolculudumuz sebebiyle maruz kaldık” (18 Kehf 62).

7. “Gençler/fityetu madaraya sıdındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et” (18 Kehf 10).

8. “Biz, sana onların haberlerini gerçek olarak kıssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rab’lerineâmenû olmuş gençlerdi/fityetun. Ve onlara hidayeti artırdık” (18 Kehf 13).

9. “Ve içinizden kimin, mü’min ve hür kadınlarla nikâh yapmaya (evlenmeye) gücü yetmezse, o zaman ellerinizin altında bulunan genç mü’min cariyelerinizden/minfeteyâti-kum (alıp) evlensin” (4 Nisa 25).

10. “Genç cariyelerinizi/feteyâti-kum, eder namuslarını korumak (iffetli kalmak) isterlerse, dünya hayatının malını isteyerek fuhşa (zinaya) zorlamayınız. Kim onları fuhşa (zinaya) zorlarsa, o taktirde muhakkak ki Allah, onların zorlanmalarından sonra Gafur´dur (madfiret edendir) Rahîm’dir” (24 Nur 33).

Ayetlerden de görülecedi üzere Kur’an’da feta kavramı yalnız erkek için dedil, kadın için de kullanılmış bir kelimedir. Ybrahim kıssasında kavramın tevhid eylemi, Madara ashabı kıssasında imanını korumak için toplumdan hicret, Yusuf kıssasında Melike’nin fahiş talebinden iffete kaçış, Musa kıssasında ilm için harekette yardımcı, Nisa ve Nur suresinde ise mü’min ve iffetli hanımlar anlamlarına kavuştudunu görmekteyiz. Böylece feta kavramının anlamının yalnızca cesur yidit kişi olmaktan öteye geçtidi anlaşılmaktadır. Feta kavramının bu anlama sahip olması, kavram ve kurumun nebevî silsilenin muhatap oldudu kavimlerde dedişik zümrelere taşındıdını göstermektedir. Fütüvvet bu ayetler çerçevesinde Kur’an’da “mü’min” kimlide de sahip olmalıdır. Ancak tarihsel gelişim vahyî hakikatlerin toplumların hafızasından silindidi ölçüde kurumun “mü’min” karakterlere haiz nitelidini bozmuş ve yiditlik-cesaret dederleri üzerinde yürümesini sadlamış olabilir. Hz. Peygamber (asv)’in henüz kendisine vahiy gelmeden önceki yaşantısında fütüvvetin “fazıl” bir hareket şeklinde teşkilatlanmasından anlaşılacak olan budur.

Allah Nur suresinde “Genç cariyeler/feteyâti-kum” ile “fadlih(fadlihi)” kavramlarını aynı ayette zikretmiştir. Mekke’de de Hz. Peygamber’in “Hılfu’lFudul” teşkilatını kurarak toplumda müstezaf kılınmış kişilere yardım ettikleri bilinmektedir. Sülemi’nin risalesine göre de “Fütüvvetin gereklerinden biri de kesin tevekküle ermeden çalışmaktan geri durup oturmamaktır. . . Ybrahim al-Havass’ın şöyle dedidini işittim: Sufi’nin çalışıp kazanmadan geri durması dodru dedildir. Ancak kesin olarak çalışmayı terk etmesi istenen bir adam olur, bir hal kendisini kazanma yerlerine muhtaç bırakmazsa o başka. Fakat ihtiyacı varsa ve çalışmasına engel bir sebeb yoksa çalışması evladır. Çünkü oturmak marifetlerde teserrüften ve geleneklerden dışarı çıkan kimse içindir” (SÜLEMÎ, 1977: 33).

Fütüvvet, tasavvuftan farklı olarak sülûku mesledin içine yerleştirmişti. Bilindidi gibi insanlık tarihindeki tüm mesleklerin piri bir peygamberdir. Hadiste de meslekler hakkında şu yargılar ifadelendirilir: “Hiç kimse elinin emedinden daha hayırlı bir taam asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Davud (as) elinin emedini yerdi” (CANAN, c: 16, 2004: 498 ). Medeniyet şehirlerde kurulacadından meslekler hakkında da şu yargı vardır: “Badiyede (çöl -göç yolunda) yaşayan kabalaşır, av peşinde koşan gaflete düşer, sultanın kapısına gelen fitneye düşer. Kişi sultana yakınlıdını arttırdıdı nisbette Allah’tan uzaklaşır” (CANAN, c: 16, 2004: 448). Önceki devir alimleri “el emedini” tartışmışlar ve a) yeri işlemek: ziraat, madencilik, b) ticaret, c) ürünü işlemek: zanaat, sanat, d) cihad yoluyla ganimet. . . şeklinde tasnif ettikleri dört meslek tesbit etmişlerdir. Yçlerinde en şereflisinin ahvale (durum) ve eşhasa (şahıs) göre dedişecedi görüşü hakimdir. Yş ve çalışma kulluktur: “Yslâm inancında “iş” bir amaç ile bir şey yapma anlamına gelir. Amele, se’a, sana’a’dan masdar ve isim olan amel, sa’y, san’a sözcükleri “çalışma” anlamına gelmektedir. Kişinin bütün çalışması aslında kulluk etme (ibade) içinde yer almaktadır. Ynsanın Allah’a kulludu ve yer/göklere hakimiyeti aynı şeydir: Allah’a ortak koşmamak ve çalışmak” (AYAS, 1979: 32-33). Amel kelimesinin hem dinî ve hem de maişetle ilgili olanı ihtiva etmesi, çalışmayı merkeze taşımaktadır. Eski alimlerin tasnifledidi meslekler Müslüman Anadolu’da toplumun temel kurucu unsurlarına dönüşmüştür. Bu dört grup meslek birbirine muhtaç ve birbirini üretendir. Bu çerçevede Anadolu’da yerlilik kendinden Hz. Âdem (as)’in odulları, şerefli peygamberler ve Hz. Muhammed (asv) gibi meslek erbabı, mesleklerin piri ustalar eliyle bize kadar gelmiştir. Yerlilik kapitalist birikmenin karşısında mesleki geçimlik kazancına razı olan bir kollektivizmi öne çıkarmaktadır. Bu nedenle modern zamanlarda tüketim kölelidi devşirmeye cehd etmiş kapitalizme de ve modern zamanlarda toprakları inhisarına geçirmiş adaların maraba zihniyetlerine de direnmektedir. Yerlilik Batı’nın ilmini ve teknolojisini alalım diyenlere cevap veriyor: Azgelişmişlik Üstünlüktür. Yine yerlilik iktidarla muhasebesini sıkılı yumruklar, öfkeli suretler, uzlaşmaz isyanlar ile izhar etmeyi Yslâmîlik diye öne sürenlere şöyle diyor: Dâvâ “Ahlâk Ayaklanması”dır; ahlâkın ayada kalkmasıdır. Bunun için Yer-liyiz.

– AYAS M. Rami, Kur’an-ı Kerim’de Çalısma Kavramı Sosyolojik Bir Yaklaşma, Akademi Kitabevi, 1979

– BYN NEBY Malik, Yslâm’a Yeniden Doduş, Yadmur Yayınları, 1973

– CANAN Ybrahim şerhi, Kütüb-i Sitte Hadis Ansiklopedisi, Akçad Yayınları, 2004

– ÇANTAY Hasan Basri, Kur’an-ı Hakim ve Meali Kerim, Risale Yayınları, c: 2, 2005

– YBN KESYR, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çadrı Yayınları, c: 10, 1991

– KANT Immanuel, Ynsanlık Tarihinin Tahmini Başlangıcı- Tarih Felsefesi: Seçme Metinler içinde, DoduBatı Yayınları, 2006

– ÖZAKPINAR Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları, 1997

– ROUSSEAU Jean Jacques, Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, Türkiye Yş Bankası Kültür Yayınları, 2011

– SÜLEMÎ, Tasavvufta Fütüvvet, terc: Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Ylahiyat Fakültesi Yayınları, 1977

Paylaş
Sonraki İçerikHEP BiR YOL HALi UZERE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here