Nahif Bir Öykü: Muhittin | Behçet Ulaş Alıcıoğlu Yazdı

0
240
RENE MAGRİTTE

BEHÇET ULAŞ ALICIOĞLU

MUHİTTİN

leyla bilmez mi gerekli olduğunu

                                                                                                                                          İlhami Çiçek

Mesaiye tabi bir hayat yaşamıyorum. Sekiz-Beş, On iki- Sekiz gibi kavramları cümle içinde kullanmak için tam üç yıldır “Biz sizi ararız” diyenlerin aramasını bekledim. Ara sıra tıraş olurum, annem görünce mutlu oluyor. Zavallı kadın gece gündüz dua ediyor, iş güç sahibi olabilmem için.

Ama babam ayaklarımın yere basmadığından şikâyetçi. Bazen gerçekten basmadığına ben de inanırım. Gökyüzünü seyrederken mesela, bulutlara takılıp gidiyorum. Öyle tuhaf tuhaf şekillere giriyorlar bazen. Kurşuni renk aldıkları da oluyor, kar gibi beyaz oldukları da. Hele baharları, vapurun güvertesinde güneşlenip, martıların sesini dinlerken, üzerimden geçen bulutlar beni karadan kopartarak gökyüzüne; dilini bilmediğim, bilmesem de telaş etmediğim, o hiç tanımadığım, daha önce görmediğim ve bir daha hiç göremeyeceğim ülkelere götürüyorlar… İnanın büyük bir zevk.

Etrafında olduklarım insanlar genelde beni fark etmezler. Etseler de etmiyormuş gibi yaparlar.

Hani etraflarından uzun sayılmayacak ama kısa da olmayan bir zaman dilimi kadar uzak kalsam, kimse “Muhittin kayboldu, hemen kayıp bürosuna başvuralım” demez.

Ama ben; Kahveci Casim’den, Aşık Osman’a, Berber Hikmet’ten, Büfeci Ceyhun’a, Terzi Şehnaz’dan, Deli Davut’a, camimizin imamı Mevlüt Hoca’ya kadar hepsini fark eder, hikâyelerini bilirim. Onlar üzüldüğünde ben de üzülür, mutlu olduklarında ben de mutlu olurum.

O gün neler oldu ben de anlamadım. Sabah uyku tutmadı. Sokağın aşağısından yukarısına doğru iki üç sefer yürüdüm. Tekrar sokağın sonuna geldim, elektrik diğerine yaslanıp sigara yaktım. Önümdeki arabanın tekeri inikti, kontrol etmek için ayağımla vururken, adliyede çalışan abiyi görüp seslendim. Duymayınca yanına kadar gittim, adliyeye memur alınacakmış onu soracaktım, ama işe gecikiyorum diye yanımdan uzaklaştı. İnsanların işe yetişmesinin ne demek olduğunu ben bilemezdim. Ama iş başvurusuna geç kalacak olmanın stresini bir kez yaşadım.

Bir gün yine böyle grantuvalet giyinmişim, iş başvurusuna gideceğim. Karşımdan Deli Davut geldi.

“Neyse tutma beni iş görüşmesine gideceğim” dedim.

“Ben tutmuyorum ki” dedi.

“Tamam haklısın, tutma işte” dedim.

“Haklı olsam tutarım, ama şimdi tutmuyorum ?” dedi.

Tutarsın tutmazsın konuşması nereye varacak diye inat edip bekledim. Çok bekleyince geç kaldım, kaçtı gül gibi kasiyerlik işi.

Ama her işte bir hayır var derler. Kahvede konuşurlarken duydum: O gün iş başvurusuna geç kaldığım markete hırsız girmiş. Zavallı kasiyer, hırsızla boğuşurken bıçaklanarak yaralanmış.

İşte tam o gün, kasiyer çocuğun yaralandığı gün oldu olan. Ben de anlamadım nasıl olduğunu. Yine iş başvurusuna gitmiştim. Küçük bir kâğıda iş yerinin adresini yazıp yolladılar. Büyük bir iş hanın bodrum katındaydı. Giriş katta, önünde üç beş tane iskemle duran çay ocağı, çay ocağının biraz ilerisinde üzerinde umumi yazan tuvalet vardı. Asansörün önünde ellerinde deri çantalar, kollarında saatler, kravatları boğazlarına takar sıkıştırılmış takım elbiseli adamlar, birbirleriyle hiç konuşmadan, yukarıdan aşağı inen asansörün yanan ışıklarını takip ediyorlardı. Birazdan ilkokul öğrencileri gibi biri önündekinin omuzundan tutup sırayla asansöre binecekler diye düşündüm. Böyle düşününce pek de havalı durmuyorlardı.

Helezon şeklindeki merdivenin dar basamaklarından aşağı doğru inmeye başladım. Rutubet kokusu indikçe ağırlaşıyordu. İşe alınıp alınmayacağımın korkusu bir yandan, ciğerlerime dolan rutubet kokusu bir yandan midemi alt üst etmişti.

Görüşmeyi yapmam gereken kapının üzerinde “Kiralık Mankenler” yazıyordu. Kendimi tanıyordum, fiziğimi biliyordum.

Sıska Muhittin’dim ben.

Uzun boylu, zayıf, saçları dökük bir adamın Kiralık Manken yazan yerde ne işi var diye düşünüp geri dönecektim ki, sonradan isminin Mahmut olduğunu öğrendiğim adamla karşılaştım.

“Evlat şunların ucundan tut” dedi.

Gösterdiği mankenleri içeri taşıdıktan sonra bir çay söyledi. Çayı içerken çoktan işe alınmıştım.

Butiklerin ve alışveriş merkezlerinin vitrinlerine, kıyafetlerin sergilenmesi için manken kiralıyor ya da satıyorlardı.

Deponun içinde bir sürü plastik kollar, bacaklar, kafalar, gövdeler hepsi bir tarafa dağılmıştı. Mankenlerin saçları yerlerde sürünüyordu. Gövdesinden ayrılmış manken başları gözlerini gözlerinize dikmiş öylece bakıyor, dolu çuvalların altında kalanlar ise yardım için kollarını uzatıyordu. En tuhafı da tek bacaklı mankenlerin birbirlerinden destek alarak ayakta kalmaya çalışmalarıydı. Bu dışarıda hızla akan dünyada pek de alışılagelmiş bir şey değildi.

Sonra bu kargaşanın arasında onu gördüm. Kendini buraya ait hissetmediği her halinden belliydi. Huzursuzdu. Ama çok güzeldi. Ela gözlü, kestane saçlı, uzun boylu tam annemin istediği gibi bir gelin olabilirdi. Uzun uzun bakıştık. Bakışlarımı ne zaman kaçırsam göz göze geliyorduk.

Acaba konuşmam gerekir miydi? Gözü yükseklerde biri olsa burada çalışmazdı.

Hayattan beklentimiz de zaten sıradan şeylerdi, küçük bir ev tutardım, biraz para kazanırdım, azıcık aşımız, ağrımaz başımız.

Ya benle konuşmazsa…

Konuşmayacak olsa öyle bakmazdı…

Bu aşk nereden çıktı? Daha yeni işe girmiştim. Ama bu işe girmesem Leyla’yı görmezdim. Demek ki ismi Leyla’ydı. Zaten en çok Leyla ismi yakışırdı.

Mahmut abi kalkıp depoyu gözleriyle taradı. Yerde yatan mankenleri kaldırıp, tren rayına benzer ince uzun tahtların üstüne basarak, tünele benzeyen kapıdan diğer depoya girdi. Hemen kalkıp Leyla’nın yanına gittim. Çok utanmıştım. Bir şeyler yapmam gerektiğini düşünerek pencereyi açtım. İçeri giren rüzgâr saçlarını havalandırınca deponun içine bahar doldu. Elini tutmak istedim ama bir kızın eli nasıl tutulur bilmiyordum. Hem avuç içlerim de terlemişti, ayıp olmaz mıydı? Kesinlikle emindim şu kocaman şehirde ondan daha güzel kız yoktu.

Gözlerini kırpmadan bana bakıyor, hiç konuşmuyordu.

“Elbise” dedim içimden…

“Biraz bekle” diyerek yanından ayrıldım.

Üzerindeki elbise yeteri kadar kalmış olmalıydı. Hem kıyafet değiştirince insan mutlu olurdu. Leyla’yı mutlu etmem gerekti.

İçeri gidip daha güzel elbiselere baktım. İlk hediyemi verip gözlerini kamaştırmak istiyordum. Elbiseler arasındaki en güzel elbiseyi seçtim. Diğer elbiseler elimde olan elbiseyi kıskandılar.

Çok heyecanlıydım… Birazdan yeni elbisesi içinde Leyla’yı görecektim. Hiç kimse onu benim gördüğüm gibi göremezdi. Ana haber bültenleri onunla aramızdaki ilişkiyi anlatacak haber kaynaklarına sahip değillerdi. Gazeteler bizi yazacak köşe yazarları bulamazlardı.

Elbiseyi önüne bırakıp giyinmesini bekledim, giyinmemişti. Önce elbiseyi beğenmediğini düşündüm sonra utandığını düşünerek arkamı döndüm. Ama yine giyinmemişti.

Naz en güzel Leyla’ya yakışırdı. Gözlerimi kapatarak giydirdim. Çok güzel olmuştu. Artık koluma girecek ve bu rutubet kokulu yerden uzaklaşıp, vapura atlayacaktık. Sonra bulutlar bizi karadan kopartarak gökyüzüne; dilini bilmediğimiz,  bilmesek de telaş etmediğimiz, o hiç tanımadığımız, daha önce görmediğimiz ve bir daha hiç göremeyeceğimiz ülkelere götüreceklerdi…

“Ne yapıyorsun” dedi.

“Çıkıyoruz” dedim.

“Manyak mısın oğlum sen?” diye bağırdı…

Leyla’nın gözlerine baktım, mahcup görünüyordu. Mahmut abiyi itekleyerek yoluma devam edecektim ama Leyla’yı kolumdan çekip aldı…

“Akıllısı zaten bizi bulmaz, bir de giyidirip, süslemiş şerefsiz. Bir mankenlerin çalınmadığı kalmıştı…” Hem konuşuyor, hem küfür ediyor, hem de dövüyordu. Sonra karakola götürüp teslim etti.

Karakoldan babamı aradılar. Geldi beni aldı.

Ağlıyordu babam. Üzüldüm, ellerinden tuttum.

“Yapma böyle şeyler” dedi, yüzümdeki kızarıklığı okşayarak.

“Yapma artık be oğlum” dedi usulca.

“Sevmek suç mu?” diye sordum.

Yüzüme bakıp; “La havle” dedi bu sefer…

Sonra hiçbir şey demedi… Gözleri yine dolmuştu. Başını çevirip, karakolun o kirlenmiş kahverengi duvarına bakarak sessizce ağlamaya devam etti.

Ertesi gün beni yine hastaneye götürdüler. Yine aynı odaya yatırdılar. Oda arkadaşım gazeteden yırttığı onlarca insan fotoğraflarını yatağına yatırmış, üstlerini örterek uyutmaya çalışıyordu. Gürültü etmemek için dışarı çıktım. Bahçede iri yapraklı, geniş gövdeli ağaçların olduğu yere doğru yürüdüm.

Şu herkesten;

“Abi bir cigara ver, cigara abi, cigara” diye sigara isteyen adam ağacın dibine oturup, elindeki değnekle, ağacın dalına konan kuşları kovalıyordu.

Toprağı eşeleyen bir kadın gördüm. Öldürdüğü solucanları eşelediği yere gömdü. Oturup onu izledim. Sürekli aynı şeyi yapıyordu. Eşelediği topraktan çıkardığı solucanları öldürüp, gömüyordu. Kadının etrafı solucan mezarlığı olmuştu.

Adamın biri çamura saplanmış tekerlek gibi etrafında dönüyor, elinde tuttuğu plastik kapağı direksiyonmuş gibi çeviriyordu. Babamın da arabası vardı. İçini temizlerdik, bakımını yapardık, hizmette kusur etmezdik. O ne derse onu yapardık. Babam öyle derdi; sen ona hizmet et ki o da sana hizmet etsin… Makinelere hizmet etmeyi babamızdan öğrendik.

Sonra oda arkadaşımı bahçede gördüm.

Fotoğrafları uyutmuş olmalı… Şimdi de bahçedeki heykeli suluyordu.

Allah’ım bunların hepsi deli… Ne işim var burada?
Leyla bensiz ne yapıyordur şimdi kimbilir ?
Her içim sıkıldığında yaptığım gibi göğe baktım.
Leylayı gördüm gökyüzünde… Giydirdiğim elbiseyi çıkarmamıştı. Ama kolları yoktu.
Mahmut benimle kaçmak istedi diye kollarını koparıp atmış olmalıydı. El salladım, o
sallayamadı. Öylece bakıyordu, hareketsiz… En çokta gözleri hareketsizdi… Donuk,
imasız, ürpertici…
Sonra bir bulut geldi. Leyla’yı; dilini bilmediğimiz, bilmesek de telaş etmediğimiz,
o hiç tanımadığımız, daha önce görmediğimiz ve bir daha hiç göremeyeceğimiz…

 

(Eleştiri Haber, Şubat 2019)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here