Mustafa Özçelik’in “Aşk ve Niyaz” Adlı Kitabında Anlam Arayışları | Mustafa Nurullah Celep

0
456
Yunusleyin bir derviş: Mustafa Özçelik

MUSTAFA ÖZÇELİK’İN ‘AŞK VE NİYAZ’ ADLI KİTABINDA ANLAM ARAYIŞLARI

Hikmet Söylemi

Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda şairin şiir algısıyla yoğun bir çıkmazın kıskacında olduğunu görürüz. Hikmete yönelik vurgu, bu şiirden çıkarılmış, şairin bir kısır döngü içinde devinip durduğunu, açmazların, ilginç sözlerin, kopuk ifade biçimlerinin, sürekli bir rahatsızlığın, iç sıkıntıların, iç bunalımların, ruhsal krizlerin şiir biçiminde şiir cümleleriyle dile getirildiğini görürüz. Manevi olanın dile getirilişine, dervişâne edaya, metafizik algıya hiç rastlanmaz bu şiirde. Sezai Karakoç’un ifade ettiği anlamda, manevi aleme pencere açmamış bir şiir dünyası yoksul bir dünyadır. Çorak bir dünyadır en nihayetinde. Günümüz şiirinin hikmete, hikmetli söyleyişe ihtiyacı var. ‘Yazılmasa da olurdu’ denebilecek şiirler yazılıyor bugün. İşte tam da bu noktada, hikmet burcundan sesleniyor oluşuyla şair Mustafa Özçelik’in, dervişane edasıyla birlikte çoraklaşmaya yüz tutmuş bungun, buruk ve yoz dünyamıza, anlam evrenimize edebi birikimiyle ve eseriyle hatırı sayılır bir ışık düşürdüğünü görürüz. Özçelik’in, şiiri, metafizik bir algılayışı var. Bu algı, ona Yunus Emre’den, Cahit Zarifoğlu’dan ve Sezai Karakoç’tan tevarüs etmiştir. Bu şiirsel toplam boyunca Özçelik, bilgece bir edayı, bilgelik dolu söyleyişi hiç elden bırakmaz:

“Sonra ölüm ve hayat hakkında

Yeni kelimeler ezberleriz

Sonra döneriz geriye ah hep o kadınlar çocuklar

Güzel vakitler içinde kutlu sınavlar” (s,32)

“Anlamı bir derviş dilinde” (s,32)

Mustafa Özçelik’in şiirinde fark ettiğim bir şey var: içe doğru okunan ve derinleşen bir şiir bu. Ancak ruhumuzda anlamına kavuşan, anlam kazanan bir şiirle karşı karşıyayız. Burada duralım. Özçelik , tüm şiiri boyunca bir aşk ve niyaz hâlini, bir gönül dilini bulma arayışında. Geneli itibariyle Özçelik’in şiiri, mutlu bir şiirdir. En temelden hareket edersek, bu şiirin, bir ‘muştular’, ‘mutluluklar’ şiiri olduğunu kavrarız ve bu duygular eşliğinde okur, bir tazeliği, hayatla birlikte bir tazelenişi hisseder ve yaşar.

Özçelik’in şiirinde ‘şiirsel tecrübe’, ‘ilk yaratılıştan bir haber gibi’ taze ve özgün niteliklere sahiptir. Düşündüren bir tarafı var şairin, bunu da hikmet burcundan sesleniyor oluşuna borçlu. Sıradan bir lirizmi yok Özçelik’in, liriği düzeyli bir ele alışı var. Ve hikmet, şiirin özünden hareket ederek yüzeye yayılır. Aynı zamanda Özçelik, yaşıyor olmanın tazeliğini imgesel zeminde şiir cümleleri halinde sunar okura:

“Dağları ezberledik yamaçlardan alnımızın akıyla

Kaynak başlarından serin sular içerek geçtik

Güneşin geometrisini içimizde taşıyıp

Sokaklarımızda duran ve bizim olan bir duyguyla

Geldik gecenin ve dervişin ülkesine

Sererek örtüsünü yeryüzüne açtı kitabnı

Işıklı kelimeler bıraktı dilinden” (s,31)

İnsan Oluşun Duygulanımları

İnsan oluşun duygulanımları dediğimizde ilk karşımıza çıkan kavram ‘aşk’ tır. Mustafa Özçelik kelimenin tam anlamıyla bir ‘aşk adamı’. ‘Serenat’ şiiri, beşeri bir tecrübe olan ‘aşk’ a giriş niteliği taşıyan, hikmet ve düşünce yönü ağır basan bir şiir. ‘Serenat’ için aynı zamanda ‘sevgiliye sesleniş’ şiiri de diyebiliriz. Şiirin ikinci bölümünde , aşk adına bir tanınma isteğini dile getiren şair, yazgı söz konusu olduğunda bir teslimiyeti ifade eder. Bu şiirde aynı zamanda aşktan güç devşirme, aşk ile yaşama anlam verme çabasının olduğunu görüyoruz. Şair için aşk, yaşanan kişisel macera ile birlikte, yeniden doğmak, sarsılmak, ‘yağmura alışmak’, aşk ile kelimelere yeni anlam kazandırmak, dünyayı yeniden tanımanın verdiği heyecanla hayata  aşk ile yeni bir boyut, yeni bir ses, yeni bir renk vermek gibi kazanımlara sahiptir. Şairin şiir boyunca tetikleyici unsuru, hayat kaynağı aşktır:

“Artık kendimi seninle tanır ve tanınır oldum” (s,9)

“Yazgı dedim teslim oldum muazzam esmerliğine” (s,9)

“Her gün boğulacağım dalgalarına alışarak

Denizinde martıları sevmenin sarhoşluğunu yaşadım

Bu yeniden doğmak ve yağmura alışmaktı” (s,10)

Özçelik’te ‘çocuk’ imgesi, öne çıkan imgelerden. Simgesel bir okumaya tabi tuttuğumuzda, ‘çocuk’ imgesinin öne çıkışını, şairin, saflığa ve iyiliğe özlem duyması şeklinde okuyabiliriz. ‘Güneşimi  çocuklara veriyorum’ diyen şair, yaşanası bir dünya özlemi içindedir. Bu ideal dünyada, çocuğun masumiyeti ve özgürlük de şairin imgeleminde önemli bir yere sahiptir. Buradan Özçelik’in şiirinin bir diğer niteliğine ulaşıyoruz: Umut. Şairin umudunu besleyen aşktır. Beklentisini de dileğini de aşk besler. Hayat yaşanacaksa eğer aşk ile yaşanmalıdır. Sevinçten başın dönmesine sebep, aşktır. Gelecek yılların umut dolu günleri aşk ile imkan dahiline girecektir. Bedene serinlik katan aşktır. ‘Bir derviin gözlerindeki huzur’ eğer bulunaksa aşk ile olacaktır bu. Aşka kimlik kazandıran , çocuğun iyimserlik dolu dünyasıdır:

Yunus’un dergâhından bir şair: Mustafa Özçelik

“Serin ve eldeğmemiş duygularımla

Güneşimi çocuklara veriyorum” (s,13)

“Şehirlerimizin gurur kalelerine askerlerimizi göndersek

Başımız  dönse sevinçten

Beklenen günler gelir mi geri

Yeniden yeniden sevsek güvercinleri” (s,13)

‘Yalnızlığım Benimdir’ şiiri, insan oluşun duygularını, duygulanımlarını yansıtır bize. Olumlu – olumsuz tüm duygular, şiirin bamteli mısralarla, aslında yitirilen, ‘kadri bilinmemiş’ bir hayatın,  ezilen çiğnenen insani bağların pişmanlığını, suçlarını olgun bir şiir kıvamında dile getirir. ‘Çiğnenmiş sarmaşıklar’, insanı bağları; ‘kırık dal uçları’, kırgınlıkları sembolize eder. Şiir boyunca bu mısralar, yozlaşmanın , değer aşınmasının, insanın aslından uzak duruşun şiirleri olarak okunabilir. Şiirin son bölümünde  şairin önerisi, ölüm duygusunun içimizde gezinişi olarak görülür. Bu öneri dikkate değerdir aslında. ‘Ruhumuzun gizli acıları, suçları’ , ölümle bir anlama kavuşacak çıkarsamasında bulunabiliriz  biz de. Çünkü ölümün ağırlığının hissedilmediği bir hayatı yaşıyoruz hepimiz. ‘Bilmemiz gereken şeylerden’ , yani hikmetin yön tayin edici vasfından uzağız. ‘Bir dağ başı’ yalnızlığı bizimkisi. Şairin bu durumda, onaran, inşa eden, onduran bir özelliği öne çıkar:

“Günler var ki güneş bizden kaçıyor

Martılar ki çığlık çığlığa

Hep bizden uzakta

İşte herkes kendi mahşerinde

Kendi yalnızlığında

Bizim yalnızlığımızsa

Unutulmuş bir yüz gibi hatırlanan

Bilmemiz gereken şeylerden söz ederek

Kanatıyor ruhumuzun gizli acılarını suçlarını

Yeniden ölümü gezdiriyor içimizde” (s,15)

Sonsuzluğa çağrı ile biten bu şiirde şairin yalnızlığı trajik bir durum arzetmez. Dervişane bir içe çekilme, bir inzivadır söz konusu olan. Günümüzde her gün karşımıza çıkan bir şair yalnızlığı değildir bu. ‘Göz kamaştıran bir oluş’la ‘hayata yeniden doğan’ şair, aslında bu oluş ve durumla birlikte, ve bu oluş ve durumdan, yeniden başlamanın, yeni bir dünyaya yeniden bakmanın gizilgücünü toplar. Mustafa Özçelik’in şiirinde karşılaştığımız temel bir tutumdur bu. Baharın yeniden dirilişi, göz kamaştırıcılığı, yeni bir başlangıcı muştular şaire. Umut dolu bu şiirsel ifadeler bütünü, okur açısından da sevindirici bir durumdur. Lirik duyarlığın dışa açık bir penceresidir bu aynı zamanda. Günümüz şiirinde tanık olduğumuz içe dönük kısır döngü, Özçelik’in tavrında belirmez. Bunu , şiiri okuttuğu ve haddi zatında okuruna güç veren tarafıyla olumlu buluyoruz. Şiirin duyurduğu veya şiirle gelen yeni dünya olumlu ve önemseldir. Ve şiir ile kazandığı anlama göre söylersek, gerçek bir şaire özgüdür. Olgun ve dengeli bir dünya. Biz bu ‘şairin evreni’ni benimsedik ve aşk ile yoğrulmayı göze aldık. Acı ve hüzün bile bu evrende muvazeneli bir konumdadır. Bir kez daha “şairin hayatı şiire dahil” diyoruz:

“Göz kamaştıran bir oluş

Yeniden doğuyorum hayata” (s,16)

“Bir mucize diyordun

Bir şeyler olmalı

Bir kere daha yazılacak şeyler olmalı hayatımızda

Bir ses gelip beni de bulmalı şimdi

Ey sonsuzluğun denizi

İçine ta içine çek beni” (s,17)

Eğitimci-Şair Mustafa Özçelik

Şairin Duyarlığı ve Duygusal Çölleşme

Bizler, modernizmin kıskacında yaşayanlar, hızlı bir koşuşturmacanın içinde, çok yönlü iletişim imkânlarıyla çevrili bu teknolojik evrende, devasa binalarla donatılmış çok sesli ve çok renkli hayatta, toprakla olan sahih bağları göz ardı etmiş olduğumuzdan bir şeyin farkına varamadık, bir şey unutuldu gitti bu hengâmede; bize genişlik hissi veren, özgürlüğümüzün önündeki engelleri kaldıran, hasret çektiğimiz bir şey: GÖK. Şairlik kaybolan değerlerin hatırlatıcısı olmak değil midir biraz. Bu , “neyi kaybettiğimizi hatırla”tıyor oluşuyla şair, aslında (kaçamayız, bundan kaçış yok) bizi , kendine has bir duyarlıkla, tam kalbimizden yakalar. İşte ben lirizmi bunun için önemsiyorum. Lirik ifade biçimi değil ama lirik duygulanım; her gün hayat cangılında şaşkınlıkla dolaşır, yaşarken bizi en hassas yerimizden vurur, insan olmanın, insani özün hissedilişiyle sarsılır, yerinden ediliriz. Şairin en belirgin vasfı, onun sarsıcılığıdır. Çünkü biz öyle biliyoruz ki şiir şairin neresinden neşet ederse karşılığını bulacağı yer de orasıdır. Şairin bunu özgün ve vurucu bir ifade biçimiyle sunumu, okur için ve eski bir tanışım olan okur adına, yeni bir imkânın kapısını aralar ve hayat, içinde tüm çelişkileriyle devinip durduğumuz hayat, bizler için hissedilebilir ve dokunulabilir bir vasıf kazanır. Böylece fark edemediğimiz bu durumla, insan oluşumuzun anlamına kavuşuruz. ‘Durup ince şeyleri’ düşünmeye başlarız sonra:

“Şehrin kıyısında

Göğe bakmayı unutmuş adamların

gri ayak izleri” (s,51)

‘Tablo’ şiiri, tam anlamıyla bir şehrin fotoğrafını daha doğru bir deyişle şehirle birlikte köklerinden kopmuş bir çağın ve insanın durumunu sunar bize. Bu çağın en belirgin özelliği, duygusuzluğun bayrak yapılıp güne öyle başlanmasıdır. Bunu , ruh çoraklığı, iç dünya çölleşmesi  olarak da okuyabiliriz. Her şey hesaba ayarlıdır bu çağda ve merakın bir özelliği de tehlikeli oluşudur. Sorgulamanın gözardı edildiği, soru soranın tehlikeli görüldüğü bir çağ bu:

″Yaşamak konusunda herkes kendinden emin

Duygusuzluğu bayrak yapıp öyle çıkıyorlar güne″   (s,25)

″Telikeli merakları var insan kardeşlerimin

Doludizgin bir hayata hesaplı girmek gibi

Bunun için rakamlar sevimli ve çiçekler susuz

Bunun için tehlikelidir hep sorular soran yüz″ (s,29)

‘Kuşları İçimizde Taşısak’ şiirinde, genelgeçer doğruların karşısında şairin bulduğu ‘gerçek’ i (şiir gerçeği) , bu gerçeğin özgülüğe yönelik açılımını, deyim yerindeyse bir ‘özgürlük gerçeği’ ni, yine şairin çağına olan duyarlığını da içeren; modernist algıya, modernisr algının hilafına ters bir duruşu simgeleyen, özünde modern insanın algılayamadığı bir ‘şair hali’ni şiirleştiren bir metinle karşılaşırız. Şairin bu problematiğe, şiire özgü kaliteden ödün vermeden bir çözüm önerisi sunduğunu görürüz. Ama tam da burada metnin sınırları içerisinde bir şair duyuşunun farklılığına şahit oluruz. Kuşlar kafeslerinden çıkarılıp gökyüzüne değil de içimize taşınacak, ruh dünyamıza bırakılacaktır. Şairin içe doğru bir özgürlük isteğinin açılımıdır bu. Şiirde konuşan özne veya şiir kişisi yaşadığımız gerçekliği değil de kendi bulduğu , kendi şair haline uygun gördüğü bir gerçeği dile getirir. Yani bu anlamda genele rağbet etmeyen (anti-konformist)  bir tavrı benimser:

″Filistinde bir çocuk ölmüş doktor

Toprağa önce kan sonra kar düşmüş″   (s,18)

″Tanımlara tasniflere sığmayan derdimin

Ne tahlilleri ne röntgenleri sonuç verir″ (s,19)

″Suç işledim biliyorum

Alnımda taşıdım çiçekleri

Ekmeğimi bölüştürerek yedim

Sorular sordum hayata sesimi boğdular

Doğrusu buydu ben kaçırdım uykularınızı

Ben taşıdım güneşi odalarınıza

Uyumlu bir hayata engel oldu yüzüm ″ (s,20)

‘Şehriyar’ şiiri, Zarifoğlu’nun şiir tekniğinin yer yer kullanıldığı, şiirsel duyarlılık bakımından da benzer nitelikler taşıyan bir şiir. Mustafa Özçelik’in bazı şiirleri, çağdaş duyarlılık veya çağının duyarlılığı dediğimiz, duyargaları dışa açık, dışa ayarlı bir nitelik de taşır. ‘Şehriyar’, bu özelliklere sahip bir şiir. Bu anlamda Zarifoğlu’nun son dönem şiirlerini anımsatır. Hiç kaçınmadan Özçelik için , çağın zulmünden haberli, hassas bir yürek diyebiliriz. Lirik şiire okunurluğu kazandıran, bu şiirin bir de bu özeliğidir: duyargaları olan bir şiir. Öyleyse epikle liriğin ortak noktasını bu özellik, bu nitelik taşır diyebiliriz. Ama yine de epik şiirde şair daha etkindir. Epiğin dünyası iç’ten dış’a doğru bir yönelim gösterir. Lirik şiirde şairin derdi, kendi iç’i, kendi içinde olup bitenler, kendi iç dünyasıdır.

″Sonrası bir şehir ve yine sen şehriyar

Zulüm kaldığı yerden

Vurmaya başlarken yumruğunu toprağa

İçimde asyalı karanfiller ağlar ″ (s,25)

Şiirin Belirleyici İzlekleri: Aşk ve Hüzün

Şiirsel toplamın ileriki aşamalarında, lirik şiirin temel karakterinden olan ‘hüzün duygusu’ , çocukluğa özgü masumiyet arayışıyla birlikte şiirin belirleyici ilkerinden biri olur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hikmet arayışı veya hikmetâmiz söyleyiş, Mustafa Özçelik şiirinin belirgin özelliklerindendir. Geri planda Özçelik’in , ‘sonsuz’u dert edinen bir şiiri vardır. Şiirde konuşan öznenin ‘sonsuz’a yazgılı bilgece bir edası vardır. Özçelik bize şiiriyle bir dünya getirir ve bu dünya manevi olana yönelik algısıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir dünyadır. Şairin dünyayı ve hayatı yorumlayış tarzı, hikmet ve düşünceyi yedeğinde taşıyan, evrene özel bir bakış getiren bir tarzdır. Çocukluğun , saflığın, masumiyetin dile gelişi bile âdeta sonsuza yazgılı , sonsuzun bu dünya hayatından görülen resmi gibidir. ″Yeryüzünün bütün sırlarını″ taşıyan bir dünyadır bu. Benim okuma biçimim, Özçelik’in şiirini , ‘çocuk’ , ‘aşk’ , ‘hüzün’ ve ‘bahar’ imgeleriyle birlikte okumak ve düşünmek:

″İşte yine bir eylül kapısındayım

Hafızamda yeryüzünün bütün sırları

Bir alışkanlık belki şimdi de

″Akşamın kadife sesine tutunmak

Çölün kalbinden

Sarışın bir nokta getiren kuşlar

Konarken dallarıma

Dudaklarında benden bir ses

Benden bir kelime

Her seher vaktinde

Gün batımında

Benim gölgem düşer çocukların saçlarına″ (s,43)

Özçelik , ‘Sığınma’ şiiriyle, içe doğru yönelmeyle birlikte, mahçupluğunu da taşıyarak bir sığınak, bir çatı arayışına girer ve bu girişimle hayata dair bazı temel tutamaklar elde edilir. Yine bu şiirde bir macera tadına, bir şiir zevkine, dili ustalıkla ele alan, işleyen, kıvama erdiren şairin şiirsel tecrübesine şahit oluruz. Uç bir söylemle bu şiire, şairin kişisel serüvenine de göndermede bulunduğu için ‘efsanevi şarkı’ niteliği verebiliriz. İçli , içten, dokunaklı, epiği lirizmin içinden kavrayan, tutamak-sığınak arayışındaki insanoğlunun efsanevi şarkısı. Algısı , içli ve mahçup bir şair edasında. Özçelik , şiir boyunca, aldığı şiir eğitiminin getirileriyle şiirsel bir dekor sunar okura:

″Ey benim efsanem

Beni sen avutursun

Şarkım sende

Hoş kokular umarak

Sarmaşıklarına tutunmak istiyorum″ (s,54)

‘Son Sözler’, bir veda şiiri. Ağır bir hüznün varlığını hissederiz bu şiirde. Ama yine de şair, hiçbir zaman bir dirimselliği elden bırakmaz. ‘Sabahı ve suları hatırla’ diyerek, umudun, tazelenişin, serinliğin ve coşkunun her vakit yaşanası duygular olduğunu telkin eder. Tanpınar da bu anlamda ‘şiir bir telkin sanatı’ der. Şiir duyurur, hissettirir ama göstermez. Gösteriyorsa zaten düzyazının sınırlarındayız demektir.

‘Dünyanın Tenhasında’ , iyimserlik dolu bir şiir. Şiirin hemen her yerinden umut fışkırır. Saflığa , bozulmamışlığa dönüş arzusu. Dünyanın ilk haline, tenhasına ulaşma çabası. Bu şiir, metafizik algısıyla yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlar, bütünler ve bir ahenge kavuşturur. Her şeyin sona erdiği bir yerde aşka çağrı:

″her şeyin bittiği yerde

sen başla

sırrıma ahenk kat″

″işte mahmur bir sabah

işte suları sarhoş eden martılar

kanatlarında aşkın bitmeyen bereketi

işte yıldızlar çocuk gülüşleriyle

sevinçleriyle

birer ışık olup düşüyor yüreğimize″ (s,60)

Mustafa Özçelik şiirinin temel karakteridir bu: Aşk, hüzün ve ayrılık. Ama ‘bahar’ da hiç eksik olmaz Özçelik’in şiirinden. Her şeye rağmen bir açık kapı (umut) kalmıştır ve aşk mümkündür. Keder duygusu ve hüzün, bu şiire rengini veren unsurlardır. Ve diriliş mümkündür. Özçelik açısından ‘firak’ da kaçınılmaz bir şeydir. Şiir ve hayat düşünülmeye değer şeylerdir. Özçelik’in şiirinin genelini düşündüğümüzde, bu şiirin iyimser bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Bu iyimserlik dolu tablo, ‘Yağmur Masalı’ şiirinde bir hüküm cümlesiyle dile getirilir:

″Takvimler nisanı gösteriyorsa mevsim bahardır″ (s,67)

Mustafa Özçelik’in şiirinde aşk, umut taşıyan, lirik bir öze sahip, yaşanılan beşeri tecrübenin sonu ayrılıkla biten; içli, mahçup ve dokunaklı bir şeydir. Ama her zaman bu aşk; yeniden başlamanın, yeniden yaşamanın heyecanını hissettiren, ayrılığın sarsıcılığını yaşatan, yoğun bir duygu durumudur. Özçelik’in şiiri, imgeye boğulmamış bir şiir. Bunu özellikle ifade etmek geekiyor. Özçelik’in şiirinin genelinde, imge kullanımına yönelik son derece olgun, kıvama ermiş şiir cümleleriyle karşılaşırız. Aşk en temel duygudur bu şiirde. Aşk ile yaşamsal serüven anlamlandırılır ve bu, hayata mânâ katan bir öze, diri bir öze sahiptir aynı zamanda. Aşk , şiirinin tetikleyicisi konumundadır. Haddizatında bu , şiire hayat katar, canlılık kazandırır. Yaşanılası bir aşk serüvenine sahiptir:

″Ben seni bekledim

Bütün …… otobüsler seni getirdi bana

Ey çocukları sevip

Çiçekleri gökyüzünde taşıyan dost

Artık bu şehir sen oluyor

Yeni bir tarihi başlatıyorsun içimde″ (s,68)

Özçelik’in şiirinde dile getirilen aşk, aynı zamanda son derece insani bir eylemdir, insan olmaya yeni ışıklar düşürür, insan kalmaya yeni bir boyut ekler, şiiriyle, şiir algısıyla bunu daha bir belirgin kılar. İnsani özün peşindedir Özçelik. İnsanlığımızı pekiştiren bir şiiri vardır. Özçelik’in şiirinde aşkın, dirilten bir sesi , bir özü vardır. Şiirin atmosferinde romantik bir duygulanımla devinmez şair. Dirime yönelik bir bakışı vardır aşka. Ve dirimsellik, bir canlılık içerir. Hayat doludur şiirde konuşan özne. Buna sebep, dünyayı, kâinatı aşk temelinde algılamaktır. Bu algı, hayatı kalkındıran, coçku dolu ve dinç bir algıdır. Aşkı sıradan bir ele alış yoktur bu şiirde. Bu önemli. Aşkın; tabiatı, çevreyi, dış’ı ve iç’i anlamlandıran bir yönü hissedilir. Alşılmadık ve yeni:

″Sen bana denizlerin renginde

El değmemiş maviliklerini içinde taşıyan

Yosun kokulu bir gülümseme gönder″ (s,70)

Öz cümle, bu şiirin , taşıdığı incelikli lirizmi, aşkı ele  alışı, çağına olan duyarlılığıyla gözardı edilmemesi gereken bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Biz bir şiiri, yoğun duygulanımları ve ilettiği beşeri tecrübeyle, şairin yaşadığı hayattan ayrı tutmuyoruz. Şair Mustafa Özçelik’i, şiire verdiği emek ve şiir yoluyla, şiir aracılığıyla aldığı eğitimden dolayı, karakterindeki olgunluk dolu vasıflarıyla birlikte düşündüğümüzde saygı duyulması gereken bir şair olarak görüyoruz. Hasasiyetindeki Yunus Emre ve Mehmet Akif dikkatinin de Özçelik’e çok şey kazandırdığını biliyoruz. Hikmet burcundan bize aktardığı bu şiirler, daha fazla yoğunlaşıldığında, zengin bir anlamlar demetiyle, bereketli bir kaynakla karşılaşılacağı mümkündür. Biz bu imkânın açtığı kapıdan bir giriş niteliğinde metin boyunca ulaşmaya çalıştık. Anlamsal bir kazı çalışması, bu şiirin daha bir çok boyutunu gün yüzüne çıkaracak, önemli bulduğumuz bu şairin anlamsal evreni okuruna yeni açılımlar kazandıracaktır.

mustafa özçelik, aşk ve niyaz, ilkkitap yay.,2006,ist.

kaynak:http://www.edebistan.com/index.php/mustafacelep/siir-ustune-uc-yazi/2009/07/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here