Mustafa Ali Basar yeni öyküsüyle “Eleştiri Haber”de: “Okul Bahçesindeki Ayna”

0
1539
Eleştiri Haber Hikaye Yazarı Mustafa Ali Basar

Mustafa Ali Basar

Okul Bahçesindeki Ayna

Okul bahçesinde bir banka oturdum. Kızımın dersinin bitmesine biraz vakit var. Bahçe her zamanki gibi cıvıl cıvıl. Sınıflardan biri beden dersinde. Oraya buraya çığlık çığlığa koşuşturan çocuklar… Öğretmenin bağrışları, çocukların umursamaz tavırları…  Ne kadar mutlular ne kadar da özgürler, diye iç geçirirken gözlerim başka bir noktaya kaydı.  Duvar dibine çömelmiş, başı önde, hafif şişman, kısa boylu tıknaz bir çocuk. Çocuğu izlemeye koyuldum. Yüzünü merak ettim, daha dikkatle baktım. Bir müddet sonra başını kaldırdı bana baktı. Göz göze geldik. Kırık ön dişleriyle gülümsedi.  O kadar tanıdık, o kadar bildikti ki… Bu çocuk, dedim kekeleyerek, bu çocuk… Yer ayaklarımın altından kaydı, kulaklarım uğuldadı. Yok artık daha neler, diyerek savuşturmak istedim zihnimden geçenleri.

Gördüğüm düş mü gerçek mi bilemedim.

Çocuk çömeldiği yerden kalkıp bana doğru koşmaya başladı. Gelmesin istedim. Hazır değilim, bugün olmaz, hayır, gelme… Diyen iç sesimin feryadı dinmeden gelip yanı başımda durdu. Gözlerini bana dikti. Aklından geçenler aklımdan geçenler miydi kestiremedim. Sustum, konuşamadım.  Başımı kaldırıp da bir türlü bakamadım

Konuşmayacak mısın, söyleyecek bir şeylerin yok mu, dedi çocuk.

Ne konuşacağım, ne söyleyeceğim, ne demeliyim… Sorular peş peşe zihnimde dönmeye başladı. Nefesim kesildi, kalbim kulaklarımda attı.

İşte geldim, hesap ver bana.

Hesap vermek mi o neden, diye sorabildim sadece.

Acı bir kahkaha fırlattı yüzüme dik dik bakarak. Peki, hesap vermeyi biraz sonraya bırakalım. Çok yıpranmış, yaşlanmışsın, diye sürdürdü konuşmasını alaycı bir tavırla… Ben hiç böyle hayal etmemiştim.

Ne bekliyordu ki… Yolu çoktan yarılamış bir insandım sonuçta. Normal değil miydi yaşlanmam, yıpranmam. Hem ne istiyordu ki benden? Ben onu çoktan unutmuş, hayatın karanlık dehlizlerine hapsetmemiş miydim? Şimdi çıkıp gelmiş bana neler söylüyordu? Amacı neydi?

Soruları kendi kendime sordum. Ama cevaplayamadım. Gözlerimi ilk kez gözlerine çevirdim. Gözlerindeki kırgınlık gözlerimdeki kırgınlığa değdi.

Yıllar iz bırakmadan geçip gitmiyor, diyebildim titreyen bir sesle.

Olabilir dedi biliş bir tavırla. Ben yine de böyle hayal etmemiştim. En azından çocuksu bakışını saklayabilseydin, koruyabilseydin. Onu da kaybetmişsin maalesef.

Ah be çocuk bir bilsen neler neler kaybettim? Kaç hayali kaç gerçeğe kurban verdim. Şimdi durup da sana bunları anlatamam, otur yanıma uzun uzun dertleşelim diyemem. Diyemedim.

Hesaplaş benimle demiştin biraz önce. Hesaplaşmak…  Bunca yıldan sonra, neden, ne anlamı var ki, diye sayıkladım.

Onu da sen bil artık, dedi.

Küstahça konuşmaya devam etti. Her şeyi biliyorsun ya, onu da bil hadi…

Bu bir düşse derhal bitsin istedim. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Hâlâ yanı başımdaydı.

Yumuk gözlerini kısmış dik dik bana bakıyordu. Siyah önlüğü, mavi pantolonu ve çatık kaşlarıyla o kadar sevimliydi ki… Sarılmak istedim. Ellerimi uzattım.

Çek ellerini sarılmanı istemiyorum, dedi. Bana sarılamazsın, sen de biliyorsun bunu. Zaman kısıtlı, konuşacağız sadece.

Yanıma oturdu. Madem sen konuşmayacaksın, ben konuşayım öyleyse.

Uzun zaman oldu değil mi? Bir gün tekrardan karşılaşacağını düşünmüş müydün hiç? Düşünmemiştin tabii. Neyse, kısmet bugüneymiş, dedi muzip bir tavırla.

Şanslısın böyle bir anı yaşamak herkese nasip olmaz. Uzatmayayım. Soracağım sorular var sana. Söyleyeceklerim, söyleyeceklerin…

Ben hep buradaydım. Bazen şu çam ağacının altında, bazen yenidünya ağaçlarının gölgesinde ama en çok da demin acıyarak baktığın duvar dibinde, diye sürdürdü konuşmasını ve ilave etti peki sen neredeydin?

Şaşırdım, ‘’Sen neredeydin’’ ne saçma bir soruydu bu böyle. Tam cevap verecektim, düşündüm. Sahi ben neredeydim? Bu yaşa kadar nerelere saklanmış, kendimi en çok nereye ait hissetmiş veya en çok neresi benim demiştim. Yaşadığım yerleri sıraladım bir bir. İçinden birini seçip şurası desem, diye düşündüm. Ama hiçbir yeri, onca yerden bir tanesini bile, söyleyemedim. Sustum.

Sadece sustum. Verecek cevabımın olmadığı her zamandaki gibi sustum.

Bana baktı acıyarak. Ne acı değil mi, dedi. Onca yıl kendini hiçbir yere ait hissetmeden yaşamak, Onca mekâna, onca insana kendini sığdıramamak. Yaşadığın yerlerden,  karşılaştığın insanlardan bir iz bırakmadan geçip gitmek. Yazık, çok yazık dedi. Hep duvar dibinde, başka insanların neşesine gıptayla bakarak bir ömür sürdürmek.

Başka insanların neşesine gıptayla bakmak mı? Alakası yok. Başkaları beni hiç ilgilendirmedi.

Gözlerime bak, korkma. Ben senin aynanım. Kendine de yalan söyleyemezsin ki… Başkaları seni o kadar çok ilgilendirdi ki… Ne zaman kendin oldun, ne zaman başkaları için değil de kendin için yaşadın? Hiçbir zaman değil mi? Hep gözüm üstündeydi.  Seni adım adım izledim. Bütün hatalarına, bütün doğrularına tek tek şahitlik ettim. Göremediğim bir gerçek varmış hâlbuki. Sen kendine bile yabancılaşmış, bir zavallı olmuşsun.

Soracağım sorular vardı, almak istediğim cevaplar… Hazır olduğunu düşünmüştüm oysa. Yanılmışım. Görüyorum ki sen hiçbir soruya cevap verecek durumda değilsin. Bu seferlik daha fazla zorlamayayım seni. Şimdi git kantinden bir şeyler al bana. Ne alacağını biliyorsun zaten.

Peki, dedim.  Başım dönüyordu. Ayaklarımı sürüyerek kantine girdim. Kurabiye ve gazoz aldım. Banka geri döndüm. Bankta ağlayarak beni bekleyen kızımın neredeydin baba diye bağıran sesiyle kendime geldim. NEREDEYDİN BABA.

Serin bir ilkbahar rüzgârı esti, çamlardan birkaç kozalak düştü. Ben olduğum yerde elimde kurabiye ve gazoz öylece kalakaldım.

{Bu öykü yalnızca “Eleştiri Haber”de yayınlanmaktadır}

[28.03.2018]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here