Künye Defterinde ‘Şair’ Yazanlar | M. Sadi Karademir | Poetik Kültür

0
413
Künye Defterinde 'Şair' Yazanlar | M. Sadi Karademir | Poetik Kültür

KÜNYE DEFTERİNDE ‘ŞAİR’ YAZANLAR

“Çünkü sende bıraktım yanakları traş görmemiş gençliğimi Hakiye çalan günleri ve ilk kafiyeleri…”

M.S.K.- Kırmızı Siyah’tan.

Gözlerimi kapayıp gençliğimi andığım zamanlarda İstanbul’u tam karşısına alıp boğazın serin sularında akan bir hayal belirir yavaştan. Bahçesindeki tarihi çınar ağaçlarının omuzları arasında bir ağaçtan diğerine fırlayan papağanlar ve ayak diplerine asker nizamı gibi tek sıra dizilmiş, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte görev başına dikilen balıkçıların telaşları… Her sabah sularını temizleyen ahtapotlar. Kırmızı ufak camiden ara sıra gelen ezan sesleri… Kalk boruları, bröveler, rozetler, apoletler, rütbeler, bağırışlar… İşte o an yedi-sekiz metrelik tavanların altında içimizde hem tarihi hem de modern bir çağrışım başlar. Parmak ucumuzu selam duruşuyla şakaklarımıza dayayıp hırçın gür gırtlaklarımızla marşlar söyledikten sonra esas duruşta Rodin’in elinden çıkmış bir heykel gibi sapasağlam susarken içimizde mahşeri gürültüler arasında kendi sesimizi bulup ona yanaşırız usulca. Ömer Seyfettin, bu anı kaydetmek için elbisesini düzeltip kurulur masasına. Aziz Nesin’in içtimaya geç gelişiyle verdiği tekmil kulaklarda çınlar, Dağlarca nöbet kolluğuyla tarihi binanın fuayeleri arasında turlarken, Bekir Sıtkı Erdoğan viziteden çoktan gelmiş, Şerif İzgören istirahat almış, Can Bahadır Yüce henüz bıyıkları dahi terlememişken nizamiyeden giriş için kaydını yaptırmıştır.

Künye Defterinde ‘Şair’ Yazanlar | M. Sadi Karademir | Poetik Kültür

Birazdan Heybeliada’dan misafirlerimiz Necip Fazıl ve Nazım Hikmet de bembeyaz üniformalarıyla katılırlar aramıza. Öte yandan Bursa’dan bir grup arkadaşıyla vals gösterisi için gelen Turgut Uyar da harici elbisenin ışıltısı içerisinde biraz terlemiş, başını hafifçe sıkan şapkasını masaya bırakmıştır çoktan. Düşünen, yazan, çizen şu an hatırlayamadığım daha bir çok büyük isimle -komutanım son ekiyle biten cümlelerimizle saygı, ve geleneğin verdiği estetik kaygıyla; kahramanlıklarımızı, iç isyanlarımızı, yitirişlerimizi, buhranlarımızı, zaferlerimizi içimizde tutup birazdan, hep birlikte sanatın –edebiyatın-şiirin kapısını yumruklamaya başlayacağız. Sanırım bu sesler gözlerimi açıyor.

Siz de gözlerinizi açıp, modern Türk edebiyatında iz bırakmış isimlerin biyografilerini biraz kurcalayacak olursanız, asker kökenli isimlerin sayısının bir hayli yüksek olduğunu görürsünüz araştırmanızda. Osmanlı’nın son döneminden itibaren entelijansiya, bir yanı Batı hegamonyasının güdümündeki azınlık okulları, ve toplumun üst tabakasının çocuklarının gittiği Fransız etkili Mekteb-i Sultani mezunları ile, öbür yanı Kuleli ve Deniz Lisesi gibi askeri okul mezunlarından oluşur. Bu iki ana parçanın ilki, Batının oyun hamurunda şekillenmeye daha elverişli iken, benim de içinde bulunduğum ikincisi ise, Osmanlıdan Cumhuriyet’e geçişte vatan sathında daha milli bir kimliğe bürünerek sürdürür edebi çalışmalarını. Bu his tohumları o yıllarda atılır sanatçı ruhun toprağına. Daha sonraları, herkes kendi köşesine savrulsa da, Kuleli gibi askeri okullar, Anadolu’dan gelir düzeyi orta ve düşük seviyelerdeki ailelerden gelen, her açıdan seçilmiş parlak zihinlerin millete açılmasında önemli bir kapı olmuştur yıllarca.

Köklü bir gelenekten bahsediyorsak şayet, bu noktada geçmişe bir parantez açmak gerekli. 19. Yüzyılda hasta adamın iyileşmesi için su alan devlet gemisine deniz feneri olma görevini genç askerler üstlenmişlerdir. Tarihe askeri nitelikleriyle damga vurmuş bir millette, devletin zor durumda kaldığını fark etmesiyle aldığı önlemler ilk etapta askeri cenahta meydana gelir. Dünyada da teknolojik yeniliklerin ilk etapta askeri savaş teknolojisi içerisinden doğduğu düşünülürse, bu durumu pek de yadırgamamak gerek. Tanzimattan sonraki batılılaşma hareketleri ile özellikle eğitim alanında atılan hamlelerle asıl amaç, devletin kurtuluşu için toplumu yönlendirmekle yükümlü; kıtada asker, sivil hayattaysa her türlü liderliği üstlenebilecek entelektüel birikime sahip, hasta adamı ayağa kaldıracak çok yönlü bir kadro yetiştirmektir. Batı tarzı eğitimle, bin yıllık devlet geleneğinin harmanlandığı bir zamanda, bu okullardan yetişen genç subaylar, özellikle Balkan Harbi-Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi savaş üçgeninde ağır kayıplar vermiş, Osmanlı topraklarının tamamı muhafaza edilemese de, bu milleti sömürge toplumu olmaktan kurtarabilmiş, ve İstiklal Harbinin kahramanları olabilmişlerdir. Büyük, özgür ve bağımsız bir düşünce ortamı, pozitivist düşüncenin taassubu bir kenara bırakılırsa, bu okullarda yetişen gençlerin beyninde cereyan edebilmiştir. Her açıdan seçilmiş subay adayı her genç Osmanlı döneminde bir Fatih, Cumhuriyet döneminde ise bir Mustafa Kemal’dir. Bu yerine koyuş katiyen ucuz bir heves niteliğinde değildir; her dönemde genç kuşak sanat ve fikir anlamında gücünü yazıya dökerek de gösterebilmiştir. Büyük düşünür Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i, Nazım Hikmet’in Sekizyüzelliyedi şiiri bu durumun en bariz göstergelerinden. Plevne kahramanı Osman Paşa’dan çıkan kökün bir ucunun Kazım Karabekir’e ve diğer tüm isimlere ulaşması içten bile değil.

Şiir ve edebiyat açısından baktığımızda ise hal şöyle evriliyor. Orta Asyadan itibaren şair gelenek Türk yaşam tarzında önemli bir yere sahip. Çok yönlü din adamı olan şamanlar aynı zamanda şairlerdi ve ‘sihirli söz söyleyen’ olarak nitelendirilmişti. Göç toplumunda yazılı kaynakların tutulma zorluğuna karşılık; kalıcı, etkili ve büyük söz söyleme bir hayli elzemdi. Japon ahlakının temelini oluşturan Buşido (askerlik sanatı) felsefesinde olduğu gibi asker bir toplum olan Türklerde de askerin sesine değen şiir geçmişten günümüze etkili aktarım, felsefi altyapısı ve açtığı düşşel alanla gerek -ordunun da başı olan- devlet liderlerinin ve geçmişte nam salmış nerdeyse tüm komutanların sıklıkla üzerinde çalıştığı bir alandı. Osmanlı da her komutanın cebinde kendi şiirleri dışında başkalarının şiirlerini de yazıp ezberlediği bir not defteri muhakkak bulunurdu. Bugün hâlâ Kuleli’de okumakta olan bir öğrenciyi yanınıza davet edip rica edecek olursanız sol iç cebinden okumakta olduğu kitapların yazdığı küçük bir not defterini sizlere gösterebilir kolayca. Geçmişten cumhuriyet döneminin ilk yıllarına kadar söz, ancak şiir olarak söylendiğinde muteberdi. Şiir olmadan söylenen sözün hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktu. Bu gelenek şair kumaşın askeri alanda parlamasında önemli bir yere sahip.

Künye Defterinde ‘Şair’ Yazanlar | M. Sadi Karademir | Poetik Kültür

Cumhuriyet döneminin sağ ve sol burçlarında yükselen iki büyük şairin de asker kökenli olması bir rastlantı değil. Nazım’ın şiirlerinin ilk kaliteli örneklerini Bahriye yıllarında vermesinin, Necip Fazıl’ın hatıralarında “Ne oldumsa bu mektepte oldum.” demesinin bir sebebi var.

Askeri okulda yerleşik birçok kuralın ve dogmanın aksine şair ruh için hem dünyayı hem de kendini tanıma fırsatı bu okullarda cereyan eder. Birey kendi limitlerini burada keşfeder; düzen, intizam ve çektirilen geçici ızdırap tasavvufi bir ritüel gibi terbiye eder insan nefsini. Devlet geleneğimizde asker, devleti yöneten bir sınıf olarak sisteme etki etme ve

değiştirme bağlamında, sistem üzerinde büyük düşünme ve sistemi sorgulayarak değiştirme açısından mevcut sistem üstü bir düşünce dünyasına sahip olabilmiştir kolayca. Bunda toplumun diğer kesimlerine nazaran hayatı sürdürmede ki temel ihtiyaçların hiç düşünülmeden giderildiği, para denen metanın varlığını çokta önemsemediği bir iklimde yetiştiğinin etkisi büyük. O yüzden bu sistemi sorgulayan münevver düşünceli askerler; bir yanda yıllardır aynı üniforma, aynı tıraşlar, aynı duruşlar ve koşullarla bir arada yaşadığı çevrenin etkisiyle yıllar sonra hiç zorlanmadan “komün” fikir akımlarının yanında saf tutabilirken öbür yandan şeklî birlikteliğe nazaran içsel derinleşme, gözlem ve farkındalığın yarattığı uçurum diğer asker şairleri bireyci, bohem, mistik yahut dini bir alanda yazmaya ve düşünmeye sevk eder.

Şair ruhtaki düşünüş, bağımsızlık ve harekete geçme dürtüsü, zaman sonra bir yerde sanatçı ruh için ordunun yanaklarından öpüp ayrılma vakti geldiğini vurgular. Sanatçı ruh, rütbesini söküp parlak ruganlarından ayrıldığında olmazlara meyli, yasaklara direnişi, yaşayışındaki savruluşu, dünyayla hesaplaşması, varoluşundaki sorgulama ve dahi bir sürü felsefi çırpınışla vatanın bekasına atılan imza ile gerçek sanatçı tavrıyla boy gösterir.

Hocaların kalitesi, dil bilme, hayat içi eğitim, hitabetteki düzey, kitap okumadaki entelektüel servet birikimi sanata kolayca uzanabilen bir elin varlığı ve tüm bu unsurların üstüne gerek vatanın ufku gerekse insanlık ideali düzeyinden büyük düşünmenin yarattığı efkarla tüm bu sayılanların sanatçı ruhla buluşması yüksek bir kaliteyi oluşturur. Askerden ayrılmış kaliteli sanatçıların özgürlüğü bazı –küçük- sanatçıların kavanoz içerisinde bir o yana bir bu yana çarpılışlarının özgürlüğü değildir. Askeri kaynaklı sanatçı bütün kalıpları terk edebildiği gibi başkalarına biçilen kalıpları da fark edebilme yetisini kendinde saklı tutar. Kadim bir gelenekten özgürlüğe doğru uçuş birbirinden çok farklı kulvarlarda da olsa yüksek irtifa sağlar sanatçıya.

Bambaşka açılardan genişletilebilecek bir yazı bu, hele de benim gibi bir şair; lise çağında tek bir üniversite sınavı sorusu çözmeden boğazın rüzgarından sıyrılıp, elinde kayık kep; Kuleli mezunu şehitler, cumhurbaşkanları, genel kurmay başkanları vb. isimlerin bulunduğu alandan geçip Kuleli mezunu edebiyatçılar bölümüne göz kırparak, içinde söylediği şarkılar, kafasında şiir, mis gibi kitap kokusunu içine çektiği o güzel kütüphaneyi anımsıyorsa.

Köklü bir geleneğin son bayrak koşucularından, dağınık zincirin son halkalarından biri olarak,

Şimdi, Kuleli’ye bakıp asker sanatçıları ve gençliğimi anma toplantımda sigara içme vakti.

Büyük şiirin saçağı altında buluşmak umuduyla!

M. Sadi KARADEMİR / 25.11.15

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here