Knidos Yolunda Bir Güzellik Avcısı | Bünyamin Gürel | Hayatın İçinden

0
533

Knidos Yolunda Bir Güzellik Avcısı

Datça’dan Knidos’a doğru sürüyorum arabayı. Fakat dar ve ıssız eski asfaltta arabayı sürmek ne mümkün. Yolun kötü oluşundan değil elbette. Doğanın güzellik saldırısına uğrayan şaşkın bir süvari gibi hissediyorum kendimi. Sağdan, soldan, her yerden saldırıyor üstüme dilberleriyle. Her ağaç, çiy taneleriyle ıslanmış otların üzerinde allı pullu bir gelin gibi salınıyor. Maviden laciverte, sarıdan kızıla, açık yeşilden koyu yeşile, rengarenk güzelliklerin hücumu altında atımı –pardon- arabamı sürmekte zorlanıyorum. Her dönemeçte bir güzelle göz göze geliyoruz çünkü ve çaresiz durduruyorum arabayı. Sanki diyorum bütün Knidos yolu benim için hazırlanmış bir gösteri sahneliyor. Kendimi şımarmış,  şımartılmış hissediyorum.

Herhalde diyorum bir rüya âlemindeyim, başka bir âleme gittim ben. Herhalde diyorum beni bugün gizli bir el kâşif olarak görevlendirdi. Herhalde diyorum bana özel bir davetiye gelmişti de ben unutmuştum, yola çıkınca hatırladım. Hayıflanıyorum sonra bu özel daveti hatırlamaksızın davete icabet ettiğim için.

Arkamda bıraktığım hayatımı düşünüyorum bu kısa ama sanki bana dünyaya gözlerimi ilk kez açmışım hissini veren ve bilincime orantısız güç uygulayan güzellik şöleninde. Arkamda bıraktığım günler, haftalar, aylar yıllar…  Arkamda bıraktığım insanlar…  Saf sevgimi sunup karşılığında sevgisizlik ve ihanet gördüğüm insancıklar. Ve onların dünya sözleri…  Dünyalık sözleri…  Dünyalık endişeleri… Onlara arkamı dönüp şöyle seslenmek istiyorum karşımda fitne saçan güzelliğiyle öylece sere serpe uzanmış,  dağların koynuna yatmış pürüzsüz denize bakarak:

“Dünya sizin zannettiğiniz gibi bir yer değil ey insanlar. Dünya sizin bölüşmek için birbirinizi sattığınız, birbirinizi kazıkladığınız, güç devşirmek için sürekli mal ve unvan biriktirdiğiniz, mal biriktirmek için sürekli birbirinize yalvardığınız, kullara özgürlüğünüzü sattığınız, ruhunuzu pazarladığınız, can yaktığınız, umut çaldığınız, hayaller yıktığınız, kuyu kazdığınız, kuleler diktiğiniz, beton aynalardan sürekli birbirinize seslendiğiniz,  birbirinizi görmeden görür gibi, duymadan duyar gibi, sevmeden sever gibi yaptığınız sahte bir yer değil. Dünya güzel bir yer” diyorum.

“Tüm kötülüklere çirkinliklere rağmen hala güzel bir yer. Yaşanası bir yer. İnsanlar acımasızmış, bencilmiş boş ver” diyorum. “Sen de ağaçlarla konuş, yamaçlardan denize bakan ağaçlarla. Sarı, turuncu ve açık kahve tonları arasında renk değiştiren kayalarla ve o kayaları kuşatan sarıdan yeşile çalan otlarla, çam yaprakları üzerinde ölü taklidi yapan kuru kozalaklarla.” “Dokun” diyorum “onlara, sarıl tüm gövdenle yalnız bir ağaca. Sahi hiç sarıldın mı gölgesinde oturduğun bir ağaca. Bir kaynağa rastladın mı hiç bir orman yolunda. Susamışken ve yanına su almamışken. En son ne zaman bütün ruhunla şükrettin Güzelliklerin Sanatkârına.”

“Issız yollar boyunca uzanmış dağlara haykır!” “Dünya bir ayna” de. “Dünya sevgilinin bize hediye ettiği bir ayna.” “Biz de bir aynayız ona sunulmuş ve dünya onu görmek için bize sunulmuş bir ayna…”

Aynalara bakmaksızın geçen yılları düşünüyorum. Aynada ilk kez yüzünü gören bir bebeğin şaşkınlıkla karışık gülümsemesi yüzümde.

Etrafımdaki aynalara bakıyorum sonra gözlerim kamaşarak. Bu ışık şöleninin coşkusu karşısında yavaşça siliniyor arkamda bıraktığım şehrin ışıkları belleğimden.

Belleğimden silmek istediğim ne çok şey olduğunu fark ediyorum. Sonra “boş ver” diyorum “silinmesin bırak kalsın her detay aklında. Acıların olmasa şu güzelliğin farkına nasıl varacaktın ki” diyorum. “Her şeyi sıradanlaştıran unutuşun kahredici körlüğü ile bakacaktın bu eşsiz manzaraya.”

İçimde bir merkez doğruluyor bu düşünceyi biraz sonra.  “Yol” diyorum “duraklarla dolu. Güzellik duraklarıyla.” “Her durakta duramazsın” diyorum. “Yetişemezsin güzelliğin seyrine. Sür arabayı” diyorum, “haydi, devam etmelisin yola.”

Biniyorum arabaya. Gaza hafifçe basıyorum. İşe gecikmemek için gaza yüklendiğim anlar geliyor aklıma. “Yapma bunu” diyorum bir daha. “Acele yok. Telaş yok…” Dingin biçimde sürüyorum arabayı. Sakin. Galip Dede geliyor aklıma. “Ya hu” diyorum “Galip Dede, senin Hüsn ü Aşk’ını sembolik bir eser olarak anlattılar bize. Öyle değilmiş meğer” diyorum. “Sen bize olduğu gibi aktarmışsın aslında hayatı. Sembol dediğimiz kavramlar işte bak kanlı canlı karşımızda. Sağımda, solumda, önümde, arkamda her yerde. Güzellik her yerde…”  “Aşk nerede?” diye sormuyorum. Çünkü dersimi Şeyh Galib’ten almışım: Güzellik ayrı bir varlık değildir Aşk’tan…

Deniz yanı başımda duruyor. Titreşen sularında ışık ve gölgenin dansını izliyorum. Mavinin beyaz ve lacivert arasında gidip gelen kararsızlığını… “Bir karar verin artık” diyorum. Mavi söz alıyor ve diyor ki:  “Bizde bütün renkler var. Sende neler var?”  “Bende” diyorum “gönül var.” “Gönlümde” diyorum “siz varsınız. Sizin renklerinizin cıvıltısı var. Dilimde ise bir şarkı var Akdeniz’in ta öte taraflarından misafir geldi bana. Hiç gitmeden vurulduğum Cezayir taraflarından: Avava inovua…”

“Ama bir besteci olsaydım sizin şarkınızı notalara dökerdim. Ama doğruyu söylemem gerekirse şiire vurgunum ben.”  “Haydi söyle birkaç dize” diyorlar. Gönlümü yokluyorum. “İmbikten geçmeden söze dökülür mü dil” diyorum. “Hem güzelliğin içindeyken güzellik anlatılmaz yaşanır” diyorum. “Hem vuslat anında şiir söyleyebilen birini hiç duymadım ben” diyorum. “Hele bir ayrılık vakti gelsin. Hele bir gönül özlemle tutuşsun, neler dökülür bilemem” diyorum. “Olmaz” diyorlar. “Durun biraz öyleyse” diyorum. “Bekleyin.” Ve şu dizeler dökülüyor dudaklarımdan:

Göz göze gelince başlar seninle yaşam

Sonsuzluktur görünen cömert aynalarından

Sessizce çekilir dünya sahnesinden ölüm

Bakarken denize dağın yamaçlarından

 

“Şairce düşünüyorsun hep” diyor iç sesim. İç sesim bugünlerde nedense çok söz alıyor. Sonra yokluyorum doğruluğunu ve sessizce onaylıyorum sözü.

Yol boyu dağların yamaçlarına kurulmuş, denize bakan binlerce yıllık harabe evleri görüyorum. Nihayet burnun en ucuna varıyoruz. Sağımda dağın eteklerine kurulmuş küçük tiyatro karşılıyor bizi ilk olarak. Soluma bakıyorum denize, Phyrine’nin yüzdüğünü hayal ettiğim küçük sahili görüyorum. En uca doğru gittiğimde iki dağın arasındaki dar boğazı ve balıkçı teknelerinin olduğu bir diğer sahili…  Sahillerin ıssızlığında şehrin tiyatrosunda sahnelenen tragedyaları izliyorum. Dağların yamaçlarına kurulmuş evlerinden Knidoslu gemicilerin şarap ve zeytinyağı dolu amforaları teknelere yükleyişlerini seyreden aileleri görüyorum. Balıkçıların gün batımında evlerine yorgun argın ama mutlu dönüşlerini izliyorum. Ortalıkta oynaşan çocukların seslerini duyuyorum. Zamanın öğütücü bir değirmen gibi konuk ettiği yolcuları şen kahkahalarla nasıl oyaladığını ve bizim de o yolculardan biri olduğumuzu anlıyorum ve bütün yolcuların yaşadığı her ânın kaydedildiği bir yer olduğunu, aslında yaşanmış hiçbir ânın kaybolmadığını fark ediyorum. “Görünen sadece görünenden ibaret değildir” diyorum. “Görünen, görünmeyeni gösterdiğinde sanattan bahsedebiliriz” diyorum.

Kazı çalışmalarında istiflenen taşlarda masallaşan hayatları, aşkları, acıları, ihanetleri, sevinci ve tutkuyu bir arada duyumsuyorum. “Yaşamak” diyorum “güzelliklere tutunmaktır, çirkinliklerin içinde. Çirkinlik biz insanların yarattığı bir olgu” diyorum sonra. “Aslında gerçek, çirkin değildir. Onu çirkin kılan bizim bakışımız” diyorum. “Sanat” diyorum “gerçeklikteki güzelliğin insanın çirkin bakışlarından arındırılarak ruhun rehberliğinde doğal güzelliğine maddesel bir formda aktarılmasıdır. İnsanın güzelliği görebilme yetisine kavuşması ve bunu yetkin biçimde aktarabilmesidir.” “Sanat” diyorum “en güzeli bulma çabasıdır.”

“Sanat” diyorum “insanı anlatır.” “İnsan” diyorum “âlemin özüdür, özetidir.” “Yine insan” diyorum “güzelliğe âşık yaratılmıştır. O yüzden hep güzeli,  güzelliği arar. Sanat bu yüzden var” diyorum. “Şiir bu yüzden var.”

Bünyamin Gürel

3 Şubat 2018

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here