KADRO DERGYSY 1. SAYISI YLK DEFA POETYK HABER´DE!

0
116

KADRO DERGYSY OCAK 1932 Sayı : 1

BAŞYAZI

Türkiye, bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp durmadı. Bugüne kadar geçirdidimiz hareketler, şahit oldudumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır.

Bir ihtilâl geçirdik. Yhtilâl inkılâbın gayesi dedil, vasıtasıdır. Bu ihtilâl safhasında dursaydık inkılâbımız akim kalırdı. Halbuki o, genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş dedildir. Tesviye edilmiş bir zemin üstünde yarınki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kuralabilmek için, inkılâbımız, derinleşme ve genişleme istikametindedir. Ynkılâp bitaraf bir nizam dedildir. Onun içinde yaşayanların, taraftar olsunlar veya olmasınlar, ona intibak etmeleri lâzımdır. Ynkılâp, ona taraftar olanların iradelerine, taraftar olmıyanların iradelerinin, kayıtsız ve şartsız, badlanması demektir. Ynkılâbın irade ve menfaati, inkılâbı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADROnun iradesinde temsil olunur.

Bu kadro, inkılâbın şeniyetinden çıkarılan ve onun seyrine uygun bir şekilde izah edildikçe şekilleşen ve nazariyeleşen prensipleri kendine şuur edinir. Ynkılâbın derinleşmesi demek, her şeyden evvel, bu prensiplerin ve onların ifadesi olan inkılâp ahlâk ve disiplinin, ileri kadronun dimadından genç neslin, şehir halkının ve köylünün dimadına inmesi ve yerleşmesi demektir. Türkiye bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazarî ve fikrî unsurlara maliktir. Ancak bu nazarî ve fikrî unsurlar inkılâba YDEOLOJY olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş dedildir. Gerek millî mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibarile, tarihin en manalı hareketlerinden biri olan inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverlidine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir. Ynkılâbımızın, her biri ayrı ayrı kıymettar ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılâp nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve startdartlaşmış inkılâpçı tip böyle dodacaktır. Bu tip her nerede, her ne şerait altında olursa olsun, karşılaştıdı her inkılâp sahasında, ayni hadiseyi ayni kriteryumlara vuracak, ayni ölçülerle düşünecek, ayni neticelere varacak, ve Ynkılâbın kendisine has CYHANY TELÂKKY TARZI böyle vücut bulacaktır.

Hülâsa; Cihanın bin bir çeşit hadisata gebe olan bugünkü esrarengiz gidişi içinde, mukadderatını kendi inkılâbının mukadderatına badlayan inkılâp neslimizin muhtaç oldudu inkılâp şevkini her zaman uyanık tutmak ve inkılâbımızın bir bakışta idrakimizi durdurur gibi görünen coşkun ve mürekkep cereyanına daima hâkim kalabîlmek için, onun prensiplerini hududu muayyen kriteryumlar şeklinde bilmeye, benimsemeye ve benimsetmiye mecburuz. KADRO, BUNUN YÇYN ÇIKIYOR.

1/28 PESYMYST Şevket Süreyya Aydemir / Ynkilabın Psikolojisi

Ynkılâp cephesi, harp cephesi gibidir: Burada da iki taraf çarpışır ve bu çarpışanlar iki tarafın yalnız fizik ve teknik kuvvetleri dedildir. Ynkılâp cephesinde de, tıpkı harp cephesinde oldudu gibi bütün enerji şekilleri ve bütün vasıtalar bir maksat için seferber edilir. Psikoloji, mücadeleye karışır. Fikriyat işe müdahale eder. Hülasa zahire harekete geçen elle tutulur kuvvetlerin taktidi ve istratejisi arkasında iki cephenin bütün ruhi ve manevi elemanlarının da birbirlerine karşı amansız bir hayat, memat cidaline geçtidini görürsünüz! Yşte şimdi Türk inkılâbı da, her cephede yere çaldıdı düşmanlarının bu cinsten yeni ve sinsi bir hücumuna maruz kalmıştır: Düşman; inkılâbımızın psikolojisi üzerine kendi psikolojisini seferber etti. Bu psikoloji: PESYMYZMdir. Şimdi inkılâp atmosferini esrarengiz bir “Bedbinlik” havası sarıyor. Şimdi günün her adımında ayadınıza çarpan: PESYMYSTtir. Pesimist her yerde hazır ve nazırdır! Kuladınıza mütemadiyen ediliyor ve söylüyor: Herşey fena gidiyor! Ynkilâp demek, hiç şüphesiz bir süt limanlık demek dedildir. Ynkilâpta çarpışan iki taraftan biri, diderini kendi iradesine ve cebrüzor ile mahkûm kılacak, bir rejim dider rejime, bir keyfiyet dider keyfiyete istihale edecek, hülasa cemiyetin bütün bünyesinde birşeyler dadılacak ve birşeyler yeniden yapılacaktır. Yşte Pesimizm bu dadılanın, yani realitenin seyri karşısında realiteye maglûp olanın psikolojisidir! Pesimizm, bu yürüyen realitenin icaplarına intibak edememenin ve bu icaplar karşısında aczin bir ifadesidir! Pesimizm, dedişen hayat içinde istinat noktalarını kaybedenin kendi içine dönüşü ve orada istinatgâhlar arayışıdır! Pesimist; inkılâbın seyrînde kaybettidini kendi ruhunda arar ve orada bulmak ister ve aradıdı âlemi kendi ruhunda yaratır! Bu âlem realitenin pervasız seyri karşısında çok hazin, fakat çok enteresan ve çok seyre şayandır:

1- Pesimizm, pesimistin ruhunda evvelâ bir “Fatalizm”e inkilâp eder. Pesimist kendi haricindeki âlemi kendi bitkin ruhunun zaviyesinden görür. Bu âlem onca çoktan haraba mahkûmdur! Her şey fena, her şey mütereddi, her şey inhilâl halindedir. Halbuki bu netice pesimistin ruhunda evvelce yaşamış olan kıymet hükümlerinin artık birer birer erimiş, ve birer birer manalarını kaybetmiş, olmalarından başka hiçbir şeyin alâmeti dedildir. Pesimizmin bu suretle ilk seyri, Pesimistin ruhundaki bütün müesses hükümlerin birer birer dejenere oluşudur. Pesimistten vefâ beklenmez!

2- Pesimizmde hareket noktası fert; ferdin sübjektif idrâki, sübjektif menfaatı, ve binaenaleyh “Ene-Ben”dir. Bunun içindir ki, her pesimist muhakkak rasyonalisttir. Pesimistte fatalizm, pek az bir zaman içinde derhal karikatür bir rasyonalizme münkalip olur. Pesimist realiteyi yıkmak ve sonra kendi “Akl”ına göre yeniden kurmak ister. Eder her pesimist kendi “Akl”ına göre istedidini yapmıya muktedir olsaydı, bu bir tek Arz üzerinde ne kadar pesimist varsa, o kadar beşer cemiyeti, o kadar “Nizamı âlem” kurmak icap 2/28 ederdi: Fakat şükretmeli ki, pesimist ne yapmak, ne de yıkmak iktidarındadır. Onun ruhu öyle gittikçe durulan bir sudur ki, ondan etrafa sadece ufunet intişar edebilir.

3- Kuvvetli insan, istedidi için muktedir olan dedil, muktedir oldudu için isteyen insandır. Pesimist ister görünür. Muktedir oldudu için ister görünür: Halbuki istemez. Pesimistte asl olan istek dedil, isteksizliktir. Çünkü istek, bir irade işidir ve isteksizlidin zıddıdır. Halbuki pesimizm bir irade hastalıdıdır, bu hastalıkta her şeyden evvel irade felce udrar! Pesimistin istek ve ihtirası da bizzat istedin ve ihtirasın dejenere oluşudur. Pesimist bütün kıymet hükümlerini kaybettidi gibi, artık iradesinden de mahrumdur. Pesimist tatmin edilemez!

4- Pesimizm; pesimistin evvela yanlış olarak âlemi inkâr etmesile başlar ve sonra dodru olarak kendini inkâr etmesile nihayet bulur! Bu inkâr ferdin bazan manevî, bazan maddi intiharile biter!.

5- Pesimizm bir psikoloji haleti; fakat içtimaî bir psikoloji haletidir. Çünkü bu haletin bütün malzemesi sosiyaldir. Pesimizm; cemiyetin seyrini, bu seyrin kanuniyetlerini idrak edemeyen ve cemiyetten ekarte edilen ferdin dimadına inkiâsıdır. Bu suretle pesimizmi vakıa fert temsil eder; fakat cemiyet yaratır. Cemiyette katastrof husule geldi ve bir inkilâp oldu mu, bu inkilâpta madlûp olan tarafın ruhî mümessili olarak derhal pesimist türer. Ve pesimizm; kurulan yeni cemiyet karşısında inhilâl eden eski cemiyetin “Yçtimaî Psikolojisi” olur. Bunun için; pesimist fert, nasıl dejenere fertse, pesimist psikoloji, dejenere psikolojidir. Pesimist edebiyat, dejenere edebiyattır. Pesimist felsefe, dejenere felsefedir. Bir cemiyetin psikolojisine pesimizm hâkim olursa, o cemiyetten ümidi kesmek lâzım gelir. Çünkü böyle bir cemiyette bütün kıymet hükümleri donmuş, içtimaî normlar, artık bütün cemiyetin vücudunu nefyüinkâr eden hal almış demektir. Roma inhilâl ederken aynen bu manzarayı verdi: Ynhilâl eden Roma’dan, fert kendi nefsine dönmüş ve içtimaî inkişaf istikametlerini bir türlü tayin edemiyen Roma cemiyeti, kendi üstürüktürü içinde kendi kendini kemirmiş, yemiş bitirmişti. Türkiye’de Pesimizmin ilk kastı, inkilâp heyecanınadır: Onlar; inkilâbımızı heyecanını kaybeden; zatında mündemiç bütün kiymet hükümlerine karşı şüphe ve tereddütlerle bakılan hülâsa sevilmeyen ve inanılmayan, donmuş bir “Yarım iş” haline getirmek isterler. Ynkilâp; heyecanından mahrum olunca; inkilâp idealizmi ve bu idealizmi yaşatan azlık, fakat şuurlu ve disipline inkilâp kadrosu kendilidinden parçalanır diye beklerler. Bu bekleyişin ardında ise; Türk cemiyetinin elde edilmiş bütün fütuhatının birer birer kayboluşu, kazanılan bütün siperlerin birer birer terkedilişi vardır. Fakat renk, renk ve çeşit çeşit inkilâp düşmanlarının; inkilâbımıza karşı bilerek ve bilmiyerek harekete getirdikleri bu yeni ve sinsi hamlenin bütün mekanizmasını noktası noktasına biliyor ve tanıyoruz: 3/28 Ynkilap aleyhtarlıdının pesimist psikolojisine karşı; kendi inkilâba inanışımızın en yenilmez ve en müessir kuvvetlerini seferber ediyoruz. Bu kuvvetlerin ismi: OPTYMYZM Ve YNKYLÂP HEYECANIDIR.\"\"

1 MÜSTEMLEKE YKTISADYYATINDAN MYLLET YKTISADYYATINA Dr. Vedat Nedim Tör / Millet Yktisadiyatı

Ynkilâbımızın iktısat sahasındaki mânâ ve şümulü üzerinde duralım: Kapitülâsyonlar – Düyunu umumiye – Gümrük esareti gibi mefhumların Türk toprakları dışına kodulması, Saltanatın, Mecellenin, Fesin, Arap harflerinin Türk cemiyetinden tardedilmesinden daha az mühim ve daha az manalı dadildir. Hattâ bu sonuncuların kıymetini azaltmak kastinden tamamen uzak kalarak diyebiliriz ki, birincilerin mana va şümulü daha geniştir. Çünkü kapitülâsyonların ilgası, düyunu umumiye idaresinin kaldırılması, gümrük istiklâlinin istirdadı yeni Türkiye devletile haricî alâkadar devletler arasındaki cidalin zaferleridir. Saltanatı, mecelleyi, fesi, Arap harflerini kaldırmak için Lauzanne’lara ihtiyaç yoktu. Bunlar müstakil bir milletin kendi içinde halledecedi mes’elelerdi. O halde Ynkilâbımızın iktısadî sahadaki şiarlarının tahakkuku, bizi tabiatile dış-düşmanlarımızla karşılaştırdı. Ynkilâbımızın içtimaî sahadaki şiarlarının tahakkuku ise, bizi gene tabiatile içdüşmanlarımızla çarpıştırdı. Bu itibarla içtimaî zaferlerin korunması ve kökleşmesi için iç-irticaa karşı ne derece uyanık va amansız davranmamız bir zaruretse, iktısadî zaferlerin yemişlerini verebilmesi için de dışirticaa karşı o derece, silâhlı, hazırlıklı ve tetik bulunmamız icap eder.

Osmanlı Bankasının Londra’da toplanan umumî hey’et içtimaında idare meclisi reisinin Türkiye’ye dair verdidi izahatta biz dış irticaın sesini işittik! Yktisadî inkilâbımızın manası ve hedefi nedir? Bir müstemleke iktısadiyatı olmaktan kurtulup bir millet iktısadiyatı yaratmak. Bu meseleyi böylece vazedebilmek bile başlı başına beynelmilel bir hâdisedir. Çünkü her müstemleke milletinin ideali, bu meseleyi böylece vazedebilmektir. Bu itibarla davamızın sadece millî dedil, aynı zamanda beynelmilel bir mahiyeti vardır. Müstakil bir millet iktısadiyatı kurabilmek için ergeç aynı yoldan geçmek mecburiyetinde kalacak olan müstemleke milletlerine örnek olmak mevkiindeyiz. Unutmayalım ki, Çin, kapitülâsyonların ilgası ve gümrük istiklâli udrunda hâlâ didiniyor. Ve Hindistan aynı idealler için çırpınıp duruyor. Müstakil Türkiye’nin bir millet iktisadiyatı yaratmak cehdi düşmanlarımız tarafından da sabırlı ve dikkatli bir alâka ile takip olunmaktadır. 1 Bu bahis gelecek nüshada. 4/28 Hiç şüphesiz ki, Balkanların ve yakın şarkın en kuvvetli ve en istikrarlı devleti Türkiye Cümhuriyetidir. Buna radmen garp maliye âlemi yeni Türkiye’yi, bizzat kendilerinin ölü adam dedikleri osmanlı saltanatı kadar, emniyetli bulmuyorlar. Niçin? Çünkü osmanlı imparatorludu, garp emperyalizmi için kaybolmuş bir istihlâmdır. Onu tekrar zaptetmek ümidi ve arzusu içlerinde kıvıl kıvıl yaşıyor. Bu hakikatı her inkilâpçı Türk vatandaşı iyice kafasına kazmalıdır. Ynkilâbın heyecanını ve mihverini artık iktisadî sahaya nakletmek zamanı geldi. Millet iktisadiyatı yaratma davasında her vatandaş disiplinli ve şuurlu bir ordunun fertleri gibi üstüne düşen vazifeleri bilmelidir. Yşte inkılâba inananlara düşen mühim ve hayatî bir inkilâp işi! Görüyoruz ki, millî kurtuluş cidali iktisadî sahada bütün şiddetile devam ediyor. Ve bu cidal, Dumlupınar bahasına oluyor. Türkiye, iktisadî zaferlerini istismar edemezse, emperyalizm’in kucadına düşebilir. Bu büyük tehlikeyi 14 milyonun yüzde kaçı biliyor? Yktisadî davalarımızı ferdlerin hasis menfaat meseleleri olmaktan kurtarıp bir millet davası haline koymak, artık günün zarureti oldu.

Bütün Türkiye’de bir Dumlupınar havası estirmek lâzım. Askerî Dumlupınar plânlı ve sistemli bir faaliyetin yemişidi. Yktisadî Dumlupınar da plân ve sistem ister. Bir müstemleke iktisadiyatından bir millet iktisadiyatı yaratmak işi karşısında tarihte ilk defa olarak Türk milleti kalıyor. Bu işi başarmak… Yşte yeni Türk devletinin tarihî misyonu. Önümüzde taklit edebilecedimiz hiç bir örnek görmüyoruz. Bu büyük işin bütün hal çarelerini kendi kendimize yaratmak mecburiyetindeyiz. Ynkilâbımızın dider unsurları gibi iktisadî inkilâbımız da orijinal bir eser olacaktır. Zaten harp sonu iktisadiyatının üç büyük mes’elesi var. 1- Kapitalist iktısat sistemi yerine komünist iktisat sistemini kurmak. Bunu Rusya halle çalışıyor. 2- Kapitalist iktisat sistemini kurtarmak. Bu işle Akvam cemiyeti udraşıyor. 3- Müstemleke iktisadiyatı yerine müstakil millet iktisadiyatı yaratmak. Bu da Türkiye cumhuriyetine düşüyor. Davamızın hususiyeti ve yegânelidi yüzünden dedil midir ki, memleketimize bu güne kadar gelen ecnebî mutahassısların öne sürdükleri tedbirler inkilâbımızın ruhuna ve hedeflerine tamamen aykırı bir mahiyettedir? 5/28 Onlar, bizim milli sanayi siyasetimize muarızdırlar.

Onlar, bizim gümrük siyasetimize muarızdırlar. Onlar, bizim maliye siyasetimize muarızdırlar. Halbuki Türkiye Cumhuriyetinin iktisat davası ile osmanlı imparatorludunun iktisat davası arasında hiç bir münasebet yoktur. Aradaki dünya farkını anlamıyan ve yahut anlamak istemiyen mutahassıslar bize hâlâ müstemleke iktisadiyatı tedbirlerile geliyorlar. Ynkilâp Türkiyesini sadece ham madde istihsal eden, ecnebî sanayi mamulâtına açık pazar ve emperyalist sermayelerin istismarına sahne olan osmanlı imparatorludu ölçülerile mutalâa etmek… Yşte ecnebî mutahassısların ana hataları. Siyaset, muayyen hedeflere varmak için tatbik olunması lâzım gelen tedbirleri bulmak san’atidir. Tedbirler, hedeflere göre kıymet kazanır. Hiçbir tedbir başlı başına, mutlak surette iyi veya fena dedildir. Ylâçlar gibi… Hedefimiz, müstemleke iktisadiyatından millet iktisadiyatına geçmektir. Biz, bize tavsiye olunan tedbirleri bu hedefe göre ölçeriz. Yktisadî Türkiye’yi bir inşaat yerine benzetmek kabildir: Binayı kurmak için lâzımgelen bütün malzeme ortada yıdılır… Fakat elde mühendislerin, kalfaların, ustaların ve işçilerin zekâ ve iş kuvvetini bir hedefe dodru sevkedecek bir plan yok. Bu plânsızlık yüzünden Avrupalı mutahassıslar, Türkiye’de inşa edilen yeni iktisat binasının alacadı şekli göremiyorlar. Bu plânsızlık yüzünden, elimizde mevcut sermaye, malzeme ve iş kuvvetlerimizi rasyonel ve vahdetli bir tarzda hedefe dodru sevkedemiyoruz. Devletin, bir millet iktisadiyati yaratmak cehdini, bir millet işi haline sokmadık. Bütün dünya anarşik iktisattan plânlı iktisada dodru yürüyor. Belli başlı sanayi şubelerinde gördüdümüz tröstler, karteller, konsernler, sonra konjunktur tetkikat müesseseleri, kooperatifleşme teşebbüsleri v.s. hep bu hareketin neticeleridir. Biz, böyle bir plânlı faaliyete her milletten daha ziyade muhtacız. Çünkü iktisadî bünyemizi dediştiriyoruz. Şuursuz iktisat siyasetinden, şuurlu iktisat siyasetine geçiyoruz. Şuurun en canlı nişanesi ise program ve plândır. HAM MADDE MEMLEKETLERYNDEKY PARA BUHRANININ KARAKTERY Ysmail Hüsrev Tökin / Cihan Yktisadiyatı Yki buçuk senedenberi devam eden buhran, her memlekette o memleketin iktisadî bünyesine göre akisler bıraktı. Bazı memleketlerde malî müşkülât, siyasi teşevvüşler, bazılarında kredi darlıdı, para (valuta) buhranı ilh… gibi muhtelif reaksiyonlar tevlit etti. Bunların içinde en şayanı dikkat ve Türkiye için tetkiki en şayanı istifade olanı hiç şüphesiz para (valuta) buhranıdır. 6/28 1929 senesi buhranı ile beraber sınaî istihsal hacmında şiddetli bir sukut başladı. Bu sukut sanayi memleketlerile ham madde müstahsili memleketler arasındaki mütekabil münasebetleri fevkalâde gevşetti.

Sanayi memleketleri ham madde ithalâtile ham madde istihsalini finanse eden krediyi kesmek mecburiyetinde kaldılar. Ystihlâk piyasaları kapanınca ham madde memleketlerinde dadlar gibi stoklar yıdıldı ve ham madde fiyatları süratle düşmiye başladı.2 Ystihsalin ve ham madde fiyatlarının süratle sukutu, tesirini ham madde memleketlerinin ticareti hariciyelerinde göstermekte gecikmedi. Meselâ 1928 senesine nazaran 1931 senesinin eylûlünde Avusturalyanın ihracatı %30, Brezilyanın %37, Arjantinin %55, Kanadanın % 36 gerilemiştir. Buhrandan evvel harice olan borçlarının faizlerini tediyeden dolayı tediye plânçolarındaki açıkları emtia ihracatile kapayan ham madde müstahsili memleketler, ham madde ihracatının daralması üzerine bu faizleri karşılayamaz oldular, Tediye plânçolarındaki açıda ticaret plânçolarındaki açık ta inzimam etti. Başlıca ham madde müstahsili memleketlerin her sene harice tediye ettikleri faiz ve temettülerin mikdarı. Kanada: 214 milyon dolar Arjantin: 188 milyon dolar Avusturalya: 171 milyon dolar Meksiko: 153 milyon dolar Hollanda Hindistanı: 127 milyon dolar Britanya Hindistanı: 115 milyon dolar Cenubî Afrika: 77 milyon dolar Şili harice senevî 500 milyon Pezo faiz tediye etmek mecburiyetindedir. Kısa vadelî düyunatı da 400 milyon Pezodan fazladır. Tediye plançosundaki bu büyük açıdı 1928 senesinde 800 milyon Pezoyu tecavüz eden ihracat fazlasile kapamıştı. 1929 senesinde ihracat fazlası 650 milyona, 1930 senesinde 70 milyona düşünce, Şili hükûmeti umumî bir moratoryom ilânı mecburiyetinde kaldı. Ham madde ihracatının bu kadar fazla tenakusu üzerine ham madde memleketleri, hem faiz tediyatını ifa edebilmek hem de ticareti hariciye açıdını karşılayabilmek için, ellerindeki altın ve döviz mevcutlarını sarfetmiye başladılar.

Bu açıklardan dolayı cenubî Amerika, şarki ve cenubî Asya, Afrika, Avusturalya gibi ham madde memleketlerinin harice tediye ettikleri altın miktarı bir tahmine gore 2 milyar marktan fazladır. Başlıca ham madde memleketlerinin para karşılıdı olarak ellerinde bulundurdukları altınların 930 senesine nazaran 931 senesindeki tenakus nisbeti: Arjantin %65, Brezilya %17 Avusturalya %57, Şili %37 Aşadıdaki grafikte de 17 yarı ve yeni kapitalist memleketin tediye plançosundaki iki mühim faslını yani ticaret plançosu ile altın plançosunu senelere göre seyrini takip edelim: Grafikte 1929 senesinden itibaren ticareti hariciyenin açık vermiye başlamasile altın ihracatının da arttıdı görülmektedir. 1926 senesinde aynı hal müşahede olunmaktadır. Halbuki ticaret bilânçosunun yüksek oldudu 1927 senesinde altın ihracatının düşük oldudu görülmektedir. 2 Vakıa kısmen bir ham madde müstahsili olan Türkiyede hiç bir zaman büyük stoklar yıdılıp kalmamıştır. Bunun sebebi ise, Türkiye ham madde istihsalinin maliyet fiyatına yakın ve hattâ bazan maliyet fiyatından daha çok aşadıya satılmasıdır. 7/28 Netice olarak ham madde memleketlerinin paraları karşılıksız kaldı ve paraların kıymetleri sukuta başladı. Aşadıdaki cetvel başlıca ham madde memleketleri paralarının son aylarda Dolar paritessinden ne kadar inhiraf ettidini göstermektedir: Memleket Paranın cinsi Dolar Paritesi New-yorkte 1931 Eylûlünde vasatî kur Arjantin Pezo 96.48 59.87 Brezilya Milreis 11.96 5.91 Şili Pezo 12.17 12.04 Kanada Sterlin 100.00 96.25

Binaenaleyh: Normal zamanlarda millî paranın alım kuvveti, memleketin altın ve döviz mevcudile mükemmelen karşılanarak korunabildidi halde, buhran zamanlarında ihracatın tenakus etmesi üzerine memleketin altın ve döviz mevcudu dışarı akmakta ve karşılıdı azalan millî paranın kıymeti de, mukabil bir tedbir alınmadıdı takdirde, mütemadiyen düşmektedir. Türkiyeye gelince: Türkiye de ticaret plânçosu açık veren bir memlekettir. Binaenaleyh Türkiyenin de dünya iktisadiyatına hakim olan bu kanuniyetlere tâbi oldudu gayet aşikârdır. Geçen sene bazı mehafilde şöyle bir kanaate tesadüf ediliyordu. Türkiye mahdut birkaç cins ham madde veren bir memleket dedildir. Ham madde ihracatının yanında pek mütenevvi ziraî gıda maddeleri ihracatı vardır. Bu itibarla Türkiyenin dünya sınaî konjunkturuna tâbi olması lâzım gelemez. Yhracatımızın ham madde ihracatı kadar süratle düşmesine imkân yoktur. Halbuki ziraî gıda maddelerinin de sınaî konjunkturla sıkı bir rabıtası vardır. Depresyon zamanlarında sanayi memleketlerinde işsizlidin artması, yevmiyelerin indirilmesi, yani buhranın geniş işçi kitlelerine yükletilmesi, halkın alım kabiliyetini düşürdüdünden ziraî gıda maddelerinin de istihlâk miktarı tabiî bir surette azalır. Gıda maddelerinin istihlâkindeki tenakus umumiyet itibarile hammadde istihlâkâtı kadar süratte olmıyabilir. Fakat ne de olsa böyle bir sukut vardır. Binaenaleyh ham madde ihracatının tenakusundan mütevellit zararı, münhasıran ziraî gıda maddeleri ihracatının 8/28 telâfi edecedi kanaatına gelmek dodru dedildir. Ticareti hariciyemizin her faslı ayrı ayrı dünya konjukturunun inip çıkma hareketlerine sıkı badlarla badlanmıştır. Türkiye ticareti hariciyesinde üç hususiyet müşahede olunur:

1 – Senelere göre kronik bir açık. 2 – Sene zarfında mevsim açıkları. 3 – Dünya konjunkturunun siklüslerine tâbi olan periyodik açıklar. Yani her dünya buhranında ihracatın tenakusu. Bu açıklardan bilhassa sene zarfındaki mevsim açıkları pek mühimdir. Bir sene zarfındaki ihracatımızın mevsimlere göre temevvücünü bir grafikle gösterirsek ihracatın hangi aylarda fazla hangilerinde az oldudunu görürüz: Grafikte görülüyor ki, ihracatımızın vasati olarak en durgun oldudu aylar haziran, temmuz, adustos aylarıdır. Paramız ihracat emtiası kıymetlerile en az bu aylarda karşılanmaktadır. Fakat harice olan tediyatımız, ihracat gibi bu aylarda azalmadıdından konsorsiyum da bilhassa bu aylarda fazla döviz satmak mecburiyetinde kalmaktadır. Bu ayların açıkları ekseriyetle ihracat mevsimlerinde telââfi edilmekte idi. Dider memleketler buhran devirlerinin ticareti hariciyedeki tahribatını dünya konjunkturunun inkişaf zamanlarında kapattıkları halde Türkiye iktisadî bünyesindeki bozukluktan dolayı haricî ticaretinde senelerdenberi devam eden kronik açık yüzünden dünya konjunkturunun ekspansiyonlarından istifade imkanları bulamıyor. Ticareti haricemizin göddesindeki bu daimî açık her zaman paramızın alım kuvvetini tehdit eden bir amildir. Haricî ticaretimizdeki daimî açıklar (milyon lira olarak) 1924 1925 1926 1927 1928 1929 1930 1931 – 10 aylık3 3 1930 senesinde lehimize olan fazla 1929 senesinin gayri tabiî ithalâtından ve 1931 senesindeki açıdın dider senelere nazaran az olması ithalâtın da ihracat gibi azalmış bulunmasından mütevellittir. Memleketin alım kabiliyeti dedişmemiş olsaydı bu açık pek 9/28 35.7 49.1 48.2 52.9 49.9 100.7 2.5+ 15.8 Geçen senenin ilk on ayı zarfında ithalâtımız 118.0 milyon, ihracatımız da 120.5 milyon lira idi. Buna nazaran iki buçuk milyon liralık bir ihracat fazlamız vardı. Bu fark kambiyo muvazenesi noktai nazarından ehemmiyetli bir unsurdur. Bu sene ise, senenin ilk on ayı zarfında ithalâtımız 111.5 milyon ihracatımız ise, ancak 96.7 milyon liradan ibarettir. Buna nazaran bu on aylık ithalât ve ihracat muvazenemizde 15 milyon liralık bir açık görülmektedir. Binaenaleyh Türk parasının iki senedenberi idame edilmiş olan istikrarını tehlikeden kurtarmak için ne 1726 numaralı kanun mucibince kullanılan ihtiyat evrakı nakdiyesi mükabilinde piyasadan şimdiye kadar satın alınmış olan dövizler (42 milyon frank, sabit ingiliz lirası olarak 400,000 sterlin) ne de buna zamimeten konsorsiyumun mudahale akçası olan bir milyon ingiliz lirası kifayet edebilirdi. Bu vaziyet hükûmeti kat’î ve serî tedbirler almak zaruretinde bırakmıştır. Bu tedbirlerin birincisi şimdilik ithalâtın tahdidi olmuştur. Bunu başka ve daha radikal tedbirler takip edebilir. Fakat şu muhakkaktır ki, Türk parasını korumak için millî iktisadiyatın bünyesine taallûk eden kül halinde inkilâpçı tedbirler almak zarureti vardır. Tahdit, ilâh. gibi tedbirler ancak bir kül teşkil eden bir iktisat siyasetinin cüzleri olmalıdır. Millî istiklâlini garbın finans emperyalizmine karşı müdafaa eden bir memleketin, parasını korumak için istikraz yoluna sapacadını aklımıza bile getirmiyoruz. Esasen istikraz edilen paraya mukabil her sene ödemeye mecbur olacadımız faizler, ticaret plançomuz aktif olmadıdından, tediye plançomuzun açıklarını arttırmaktan başka bir işe yaramıyacaktır. Binaenaleyh her açıdı kapatmak için yeni bir istikraz akti mecburiyetinde kalınacadı aşikârdır.

DÜNYA BUHRANI NE HALDE? Ysmail Hüsrev Tökin / Yktisadi Kronik Dünya konjunkturunun ritmik hareketi (ekspansiyon, prosperite, buhran, depresyon safhaları) normal seyrine girmekten çok uzaktır. Esasen böyle bir ihtimal de yoktur. Buhran yeni yeni ihtilâtlar tevlit ederek mütemadiyen derinleşiyor: Kapitalizm tarihinde görülmemiş bir devir. 1920 senesinden sonra Avrupa iktisatçıları, Amerikanın seri inkişafına bakarak, kapitalizmin artık buhransız, daimî bir yükseliş devrine girdidi hükmüne gelmişlerdi. Marxist geçinen sosyal-demokratlar bile “American prosperite”si karşısında kapitalizmin kurtuluşunu alkışlamışlardı. Fakat dünya iktisadiyatının için için işleyen yarası, 1929 senesinde birdenbire bütün cerahatını dışarı kusunca, bütün bu prosperite nazariyecileri binbir türlü tevil yollarına kaçtılar. Meselâ “Kondratiyef” gibi iktisatçılar başta olmak üzere birçok konjunktur ulâması, dünya konjunkturunun uzun mevceli safhalarından birinin arifesinde bulunuldudu, uzun bir depresyon safhasından sonra yine bir yükselişin başlıyacadı, binaenaleyh dünya iktisadiyatının strüktürel (bünyevî) dedil, tamamen konjunktürel (piyasa icabı) bir hareket içinde oldudu nazariyesini ortaya attılar. Umumî harpten sonra bütün bu nazariyecilerin dünya iktisadiyatında görmek istemedikleri mühim bir bünye tahavvülü olmuştu. Eski iktisadî vahdet yerine harpten sonra dünya iktisadiyatı birbirile çarpışan parçalara (Millî kurtuluş hareketleri, kapitalist tarzı, sosyalist iktisat nizamı) bölünmüştür. Bugün dünya buhranının seyri üzerinde müessir olan kuvvetler bu parçaların mütekabil münasebetleridir. Ynkilâpçı memleketlerin pazarlarını kendi sanayilerine tahsis etmeleri üzerine garbın birçok sanayi şubeleri makinelerini durdurmak, kapılarını kapamak mecburiyetinde kalmıştır. büyük yekûnlara balid olabilirdi. 10/28 Müstemlekelerin garp emperyalizmi tarafında istismarı, müstemlekelerin alım kabiliyetini de bitirmiş ve sanayiine satış imkânları bırakmamıştır. Finans merkezlerinin müstemlekeleri kredi şırıngasile canlandırmak ve bu suretle onların alım kabiliyetini arttırmak, sanayi stoklarını bunlara sürmek tecrübeleri muvakkat ve sathî tedbirler olmaktan ileri gidemiyor. Sanayi memleketlerinin işsizler ordusu mütemadi bir tezayüt halindedir.

Yşsizler ordusu Almanyada 7, Yngilterede 4, Amerikada 10 milyonu buldu. Bütün dünya işsizlerinin mikdarı 35 milyon tahmin edilmektedir. Eskiden para piyasası (Sermaye piyasası) ucuzladı mı, buhranın nihayete erdidi kanaatına gelinirdi. Yeni açılan, yahut açtırılan piyasaların ihtiyaçları, yeni teknik terakkiyatın istihsale tatbiki, ucuzlıyan sermayelerle temin olunurdu. Büyük piyasalarda bugün de sermaye ucuzdur. Fakat bu sermayeleri plase edecek mevzu yoktur. Dünya pazarlarının en mühimleri kapalıdır. Teknik terakkiyatı istihsale tatbikten artık büyük kârlar elde edilemiyor. Mühim sanayi şubeleri, istihsal kabiliyetlerini ancak yüzde 50-sine veya 30-una kadar istimal edebiliyorlar. Almanya sanayi anketi Alman sanayiinin esas sermayesini realize edebilmesi için piyasanın fevkalâde geniş olması ve daimî bir ekspansiyonun bulunması lâzımgeldidini yazmaktadır. Ystihsale yatırılan sermaye miktarı pek fazladır. Bunların bugünkü şerait altında realize edilmesine imkân yoktur. Bu vaziyet içinde bir ritmik hareketten, bir uzun mevceli konjunkturdan bahsetmek çok acınacak bir nazariye zaafı olur. Şunu kabul etmek lâzımdır ki, dünya iktisadiyatının bünyesinde tahavvül vardır. Bozukluk sathî dedil, bünyevidir. AMERYKA SANAYYYNDE BUHRANIN TESYRLERY Ysmail Hüsrev Tökin / Yktısadı Kronik “Berliner Tageblat” gazetesinin 11 teşrinisani nüshasında Müttehidei Amerikanın muhtelif istihsal şubelerine mensup 20 hisseli şirketin kârlarını mukayeseli olarak gösteren bir cetvel neşredilmişti. Bu cetveli aynen naklederek karilerimize “hurafevî prosperite memleketinin” (!) geçirdidi buhranı göstermek isteriz. Metalurji United Steel Cor. Betlehem Steel Joungstown Steel Johns and Laughlin Yekûn 1929 4 147.6 92.1 17.3 17.6 214.1 + 19304 92.1 21.1 7.0 8.8 129.5 + 19314 17.3 1.9 4.5 0.7 15.0- Otomobil sanayii General motors Chrysler Studebaker Hudson motor Corp. Yekûn — 215.8 24.7 13.9 13.4 267.8 + — 123.8 2.5 2.8 1.3 130.8 + — 97.5 3.8 2.5 0.8 103.2- Elektrik sanayii General electric Westinghouse Electric Studebaker — 50.0 — 42.3 — 30.7 4 Ykinci kânun ilâ eylûl – milyon dollar 11/28 Yekûn 19.5 69.3+ 11.4 53.9+ 1.7 29.7- Petrol sanayii Shell Union Oil Philips Petroleum Atlantic Refined Yekûn — 18.7 15.0 13.7 47.4+ — 0.8 7.7 4.8 13.3+ —- 24.7 2.4 2.4 29.3- Kimya sanayii Dupont de Nemur Air red. Cor. Atlas Powder Yekûn — 57.2 4.3 2.1 63.3+ — 41.5 4.2 1.1 46.8+ — 36.8 2.8 0.7 40.3- Muhtelif istihlik sanayii United Fruit Co. Gillet Razor William Rig. National Cash Reg. Yekûn — 16.9 11.4 8.5 6.4 43.2+ — 10.3 8.8 9.1 2.2 30.4+ — 7.0 3.4 8.5 0.8 19.7- Cetvelden görülüyor ki, bu senenin 9 ayı zarfında 20 şirketin kârı 178.6 milyon dolardır. Bu kâr geçen senenin aynı müddeti zarfında 404.3 milyon, 1929 senesinde ise, 705.6 milyon dolardı. Bu şirketlerin vasatî kârları 1930 senesine nazaran yüzde 55.8, 1929 senesine nazaran yüzde 74.7 düşmüştür. Vaziyeti en kötü olan şube petrol sanayiidir. Şimdiye kadar plançolarını neşretmiş olan petrol sanayii kâr dedil, zarar kaydetmektedir. Cetveldeki üç büyük petrol şirketinin 1930 senesinin 9 ayında 29.3 milyon dolarlık zararı vardır. Halbuki 1930 senesinde 13.3, 1929 senesinde de 47.4 milyonluk kârları vardı. Bilhassa çelik sanayiinde mühim tröstlerin kârları 1929 senesine nazaran yüzde 93.0 düşmüştür.

ÇÖKMEKTE OLAN CYHAN NYZAMI

Burhan Asaf Belge /

Cihan Yçinde Türkiye Klasik iktisatçıların ortaya “buhran” ismi altında sürdükleri ve harpten evvelki siklik ve peryodik buhranlar gibi izah etmek istedikleri cihanşümul hâdise üzerinde durmak istiyoruz. Buhranın “buhran” oldudunu iddia edenler, bunun birçok ârazını objektif bir surette tespit ettikten sonra, davayı, ya para, ya emtia, ya tamirat, yahut da Amerika iktisadiyatı bakımından, fakat her halde yalnız bir tarafından yakalıyarak izaha kalkışıyorlar. Araz arasında, şunlara tesadüf ediyoruz: Yeni sanayi sahalarına (otomobil, elektroteknik, sunî ipek v.s.) akıtılmış korkunç miktarda sermayeler; toprak istihsalinin geniş mikyasta ve şimdiye kadar görülmemiş bir organizasyon norması üzerinden makinalaştırılması; ziraî toptan fiatların arkasından sınaî toptan fiatların da sukutu; feci fiat makasları; alım kabiliyetinin yer yer gerilemesi; işsizler orduları; istihsalin tahdidi; satılmıyan stoklar; daralan pazarlar; emtia hareketleri anarşisinin para ve kredi hareketlerine oradan da kambiyolar ve para esasları üzerine sirayetleri v.s. Bu arazı, harpten evvelki buhranlarda da tespit etmek kabil olmuştur. Fakat, ne böyle bir mikyas, ne de bu şümul ve heybette bir iktisadî çöküntüyü, iktisat tarihi kaydetmemiştir. Davayı, iyice tahlil edebilmek için, Cihan harbinden evvelki vaziyete kadar gerilememiz lâzımdır. Cihan harbi, mahreçlerin ve pazarların yeni bir taksime tâbi tutulmaları için, büyük 12/28 kapitalist bünyelerin çarpışmaları haraketidir. Cihan harbinden evvel, Avrupanın bir kaç büyük milletinin elinde tekâsüf etmiş istihsal cihazları ile cihanın bu cihazlara pazar vazifesi gören memleketleri arasında, gerçi bir muvazene mevcuttu. Yani, işi heyeti umumiyesi ile alınca, istihsal cihazının azameti ile mütenasip bir pazarlar manzumesi vardı. Yalnız, ne istihsal cihazı, ne de pazarlar manzumesi, tek elde bulunmıyorlardı. Almanya’nın sanayii Yngiltere’ninkine yaklaşmış ve birçok sahalarda onu geçmiş oldudu halde, Yngiltere’nin elinde Yngiliz sanayi istihsalâtının örtemiyecekleri genişlikte bir müstemlekeler, yani hazır pazarlar demirbaşı mevcut olmasına mukabil, Almanya, müstemlekesizdi ve mallarını sürmek için, cihanın her noktasında ve rakabet esası üzerinden sistemli bir mücadeleye girişmek, bunu emniyet altına almak için donanmasına kuvveti vermek, ayrıca da, Avrupa kıtasında, kendine nefes pencereleri açmak iztırarında idi. Çünkü muttasıl artan nüfusunu, şuraya buraya ihraç, yani israf eylemek iztirarında kalmıştı.

Almanların ‘”Drang nach Osten” yani, Şarka dodru abanış ismini verdikleri bünyevî ihtiyaç, sırf bu sebepten dodmuş ve bu da “silâhlı sulh” prensibini dodurmuştu. Yalnız Osmanlı Ymparatorludu’nun bulundudu noktada, en büyüklerini kaydetmek şartı ile, üç büyük devletin menfaatleri çarpışıyordu: Ziraat ve ham madde ihracatı için Akdeniz’e dodru menfez açmak istiyen Rusya; Hint denizine Baddat hattı kanalından inmek istiyen Almanya; Hint yolunu tutmak mecburiyetinde bulunan Yngiltere. Cihanın yalnız bu noktasında, bu kadar menfaat çarpışıyordu. Halbuki, her noktada, vaziyet bunun aynı idi. Yani, istihsal cihazlarının heyeti umumiyeleri ile pazarların heyeti umumiyeleri arasında, mikdar muvazenesinin mevcut olmasına mukabil, cihazlar ayrı ayrı ve pazarlar ayrı ayrı alınınca, muvazene yoktu. Harbı, bu vaziyet dodurdu. Cihan harbı, hem istihsal merkezlerini, hem de pazarları fakir düşürdü. Yirmi milyondan fazla insanı öldürmek için, birikmiş birçok servetlerin israfına lüzum hasıl oldu. Buna mukabil, yenebilmek için manevî ve maddî kuvvet teksifi prensipi, istihsal cihazı kadar fenni de zorlamış oldu ve ileri memleketler, harpten daha ziyade inkişaf etmiş bir malûmat ve tecrübe ile çıktılar. Aynı zamanda, insanların hemen hepsinde, istihlâka karşı hudutsuz bir hasret birikmişti. Binaenaleyh, bütün ekonomi cihazının genişletilmesi için, hem fen hem de istihlâk ihtiyacı, müstesna denilebilecek bir imkânı işaret ediyorlardı. Buna, borçluların, borçlarını ödeme mecburiyetleri ve alacaklıların da, sermayesiz borçlulara sermaye yetiştirerek iki taraflı bir kâr temin etmek ihtirasları inzımam etti. Bu, Gold Exchange (altın esaslı para)nın yanında bir de Gold Standard Exchange (altın kıymetli dövizlere dayanan para) usulünün türemesine sebep oldu. Yani, eldeki hakikî sermayenin yanında, bir de, itibar ve krediye dayanan bir sermaye türedi ki, temsil ettidi şey, para dedil paranın sulandırılmış, fakat ikraz edilirken para diye yutturulmuş şerbeti idi. Bu bol ve kolay paranın bizatihi emniyet prensibinden uzaklaşmış olması, ikrazlarda, uzun yerine kısa vadeyi, alan için de, veren için de şart koştu. Bunun yegâne garantisi, çabuk devredip kendini çabuk ödemesi idi. Bu suretle kapitalist iktisat mekanizması o derece zorlanmış oldu ki, “istihlâk hasreti” diye harp sıkıntıları tarafından açılmış olan imkân kapanıverdi.

Bunun üzerine, istihsal cihazlarını korumak için, her tarafta istihlâk kredileri açıldı. Bu sayede, makina, bir kere daha yadlanmış oldu. Fakat, hem sunî, hem de muvakkat bir surette. Nihayet zemberek koptu. Kapitalist iktisat, böylece yani başıboş bir surette cihazını genişletirken, “tamirat meselesi” ayrıca bir rol oynadı. Tamirat meselesi, Almanya ismini verdidimiz iş organizasyonunun 60 sene için isticarından başka bir şey dedildir. Almanya, borcu ödeyebilmek için, aktif bir ticaret muvazenesine muhtaçtır. Ne kadar ödemesi lâzım gelecedi, ancak bu muvazenenin taayyün edecek fazlası ile tayin edilmektedir. Şarta muallak tediyat, şarta muallak olmıyan tediyat, Dawes planı, Young plânı v.s., hep bu prensipe dayanan bir takım “ehli hibre raporları”dır. Ymdi, sermaye için Almanya’ya akmakta fayda vardır. Çünkü plasman kaidesi %100 tatmin edilmiş bulunmaktadır. Fakat, Almanya bakımından, mesele bambaşkadır. Atmış sene, başkaları için çalışmak. Buna hüsnüniyet mi dayanır? Paranın akmakta oldudunu gören 13/28 Almanya, elinden geldidi kadar, bunu, menkul bir halden gayrı menkul bir hale tebdile ve bu suretle elinde hiç olmazsa modern bir sanayi cihazı ve geniş pazar organizasyonları bulundurmada gayret etmiştir. Bu suretle Almanya, tam 26.000.000.000 altın markın başını yemiş, üste de bir kaç tamirat taksiti ödemiştir. Yşte “Almanya’da donmuş krediler” ismi verilen, Sterling lirasını tepeaşadı deviren, Dolar’ı telâşlara düşüren hâdise, budur. Şimdi kapitalist merkezlerin en büyük dertleri, Almanya’nın tamirat borçları ile yeni borçlarını telif için bir hal tarzı bulmaktır. Almanya, herhangi bir tediyede bulunabilmek için evvelâ yeniden krediye muhtaç oldudunu, sonra da, baç ödemezden evvel, borç ödemek mecburiyetinde bulundudumı ileri sürüyor. Yngiltere, aşadı yukarı aynı fikirdedir. Üste de, tamirat matlubunu Yngiliz lirası üzerinden tahsil edecedinden, Yngiliz lirası ise kıymetini kaybetmiş bulundudundan, tamirat meselesinin takdiminin lehine dedil aleyhinde mutalea yürütmeyi, daha kârlı buluyor. Amerika, Monroe kaidesinin en iyi kaide olduduna bir kere daha inanmakla iktifa ediyor. Fransa, evvelâ tamirat, ondan sonra dider borçlar gelmesi taraftarıdır. Almanya bu esası kabul ederse, lâzım gelen krediyi açacak. Bu ise, Laval’in Almanya başvekillidini de yapmasından farksızdır. Yani, tek başına Brüning bile, böyle bir şeyin taraftarı olmıyor. Yşte, ikide birde cihanı yeniden sükûn ve sükûnete kavuşturmasından demvurulan cihan kredi makanizmasının içli dışlı vaziyeti, bundan ibarettir: bir para ki, miktarı milyarları aşıyor; fakat, hem, mevcut altın stoklarının bile karşılayamıyacakları kadar şişirilmiş ve emniyetsizleştirilmiş, hem de, bir takım korkunç matlup ve zimmet hesaplarına girişmiş ki, her altı ayda bir yeni bir takas esasına ihtiyaç gösteriyor. Bu dejenere para ve bu bozuk kredi makanizmasının yanında, bir de istihsal ve istihlâk münasebeti var ki, o da bugün, artık herkesin malûmu oldudu gibi, bir muvazenenin dedil feci bir tezadın ifadesidir.

Bugün, mahrukat yerine kullanılan buddaylara mukabil randımanlarının ancak %44-ü ile çalışan fabrikalar hatsız ve hesapsızdır. Halbuki cihanın müstemleke ve yarı müstemleke vaziyetinde olan pazarlarının teknikle teçhizi için, harpten sonra hemen hiçbir şey yapılmamış ve bu bol, fakat sahte para esası üzerinden yürüyüşte, buraları, sermaye vazı mekanizmasından hariç bırakılmışlardır. Binaenaleyh, istihsal ve istihlâk arasındaki muvazenede, cihanın bu nahiyeleri, ancak menfî bir rol oynıyabilmektedirler. Avusturalya gibi yüksek teknikle teçhiz edilmiş bir müstemlekenin nüfus başına senede 800 liralık bir alım kabiliyeti olmasına mukabil, tekniksiz bırakılmış yerlerde, bu nispet, senede 20-30 lirayı geçmemiştir. Nüfus başına, diyoruz, halbuki, Avustralyada 6-7 milyon, Çinde ise 400 milyon müstehlik yaşıyor. Ystismarın bütün gavamızına vâkıf olan kapitalizmin, müstehlik adedini böylece ihmal etmesi, acaba bir hesap hatasından mı, yoksa başka bir şeyden mi ileri geliyor? Her ikisi de. Cihan harbine kadar, yukarıda da söyledidimiz gibi, kapitalist istismar, daha ziyade Asya ve Akdeniz müstemlekelerine ve bir de yarı-müstemleke halinde bulunan fakat bitmez tükenmez servetlerin tabiî vatanı olan Rusya’ya istinat ediyordu. Harpten sonra, borçlu ve kısmen pazar bir Şimal Amerikası yerine, alacaklı ve tamamile ihracatçı bir Şimal Amerikasının zuhuru, buraya yakın olan bütün deniz aşırı (Kanada, Avustralya, Cenup Amerikası v.s.) memleketler üzerine hem sermaye hem de ferdî teşebbüsün alâkasını teksif etti. Şimal Amerikası, yepyeni bir memleket tipi olarak dodmuştu. Avrupanın sanayici memleketleri, hep ufak ve dar sahalardan ibaret olduklarından, buralarda, sanayi arttıkça ziraat miktar itibarı ile gerilemiş ve o memleketleri haricin ziraat maddeleri yardımına muhtaç kılmıştı. Halbuki, Amerika hem sanayi maddeleri, hem de ziraat maddeleri ihraç etmek gibi bir yeni çıdırı, bünyesi sayesinde, ortaya atmış bulunuyordu. Ve, rasyonel ve büyük istihsal ismini 14/28 verdidi yepyeni bir organizasyon esası sayesinde, Avrupanın her türlü istihsal normalarını gerilerde bırakarak bunları altüst ediyordu.

Hâdisenin gelişini ve neticelerini görmek için, 1929 senesini beklemiye lüzum yoktu. Britanya sermayesi hassastı. Derhal, Dominyonlar da aynı şeyin tatbikına geçti. Hindistan ve Mısır’da aynı şeyi yapamazdı, çünkü mülkiyet esaslarını dediştirmek, bunu yapayım derken siyasî teşevvüşlere yol açmak ihtimali kuvvetli idi. Fakat, başta Şimal Amerikası olmak şartı ile, Cenup Amerikasının ve Dominyonların, birden ve en modern teçhızat ile, gerek ham madde, gerekse ziraî madde istihsalâtında büyük ve rasyonel istihsale geçmelerinin ilk neticesi şu oldu ki, bunlar haricinde ne kadar geri teknikli toprak yahut hammadde istihsali yapan memleketler varsa, bunlar, cihan mubadele mekanizmasından gittikçe daha fazla ekarte edilmede (pazar harici atılmada) başladılar. Bizim gibi, on sekizinci asır sonundaki sanayi inkilâbına iştirâk edemiyen, fakat, inkilâbı yapmış memleketlerde ziraî ve ham madde ihtiyacı arttıdı için, oraları bunlarla besliyen ve bu itibarla, yavaş yavaş soyulmak pahasına da olsa iyi kötü bir iktisadî fonksyon almış olan memleketler, denizaşırı memleketlerin bu korkunç rakabetleri karşısında, mallarını satamamıya, satamayınca, istihlâk maddelerini gittikçe daha az almaya başladılar. Öyle ki, kapitalist âlem, onsekizinci ve ondokuzuncu asırda, cihanın sanayi monopolunu alması yetmiyormuş gibi, yirminci asırın ilk rubunda cihanın ziraat ve ham madde monopolunu da alınca, her ikisinin de müstehliki olan bir milyardan fazla insanın, bu ikinci istismardan sonra büsbütün iktisadî fonksyonsuz kalacaklarını, anlaşılan hesap etmemişti.

Kendi bünyesi haricinde kalmış memleketleri hem sanayi, hem toprak, hem de ham madde istihsali fonksyonlarından mahrum ettidine göre, kapitalist âlem ya istihsal mekanizmasının heyeti umumiyesini kendi bünyesine göre daraltacak yahut o memleketleri alım kabiliyeti ile teçhiz edecek, yahut da gaspettidi fonksyonları onlara iade edecektir. Girmiş oldudu çıkmazın hem para, hem de istihsal bakımından verdidi sıkıntı o kadar büyüktür ki, ve öbür taraftan, körü körüne, başıboş ve azgınca ekonomik fonksyonları cihan mikyasında inhisar altına almak pervasızlıdını göstermiş bir şuursuzluk, kolay kolay yerini şuura terkedemiyecedinden, davanın artık onun tarafından dedil de, onun bu hareketinin reaksyonlarını teşkil eden iktisadî ve içtimaî anasır tarafından halledilmesi çok daha muhtemeldir, çünkü daha tabiîdir. Kapitalist âlem, vaktiyle ham madde ve ziraî madde yetiştirmek suretiyle üzerlerine tâbî de olsa iktisadî bir fonksyon almış olan memleketleri (ki, biz de bunların arasında bulunmaktayız) istihsal bakımından tamamiyle fonksyonsuz bırakmıştır ama, istihlâk bakımından onlara son derece muhtaç bulunmaktadır. Ve, onların istihlâk kabiliyetine müracaat ettidi nisbette onları istihsal kabiliyeti ile yeni baştan teçhiz etmeye, yani, yukarıda söyledidimiz gibi, kendi öz bünyesinde bir takım çözülmelere müsaade etmeye mecburdur. Yşte istihlâklerine bugünkü Garb’ın herzamankinden fazla muhtaç bulundudu memleketlere düşen millî vazife, kendilerini sistemli bir istismara tabî tutmuş olan kapitalist iktisat mekanizmasını bu sefer kendilerinin sistemli ve mukabil bir istismara mevzu tanımalarıdır. Yani, bu memleketlerin şöyle düşünmeleri lâzımdır: “Garp, bizim istihlâk kabiliyetimize, bugün her zamankinden fazla muhtaçtır. Güzel. Ystihlâk edecediz. Fakat, ne mamul maddesini, ne de ham maddesini istihlâk edecediz. Ondan, yalnız istihsal vesaiti alacadız. Mamul maddeleri ve ziraî maddelerinin ithalini sistemli ve gittikçe artan bir takyide tâbî tutacadız. Ystihsal vesaiti ihtiyacımızı örttükçe, onun mamul maddelerine olan ihtiyacımız azalmış olacak. Fakat o da, yani sermaye de, talebin mamul maddelere dedil de en ziyade istihsal vesaitine karşı arttıdını görünce, kuvvetini oraya verecek ve bu suretle, sanayiin cihan mikyasında ve rasyonel bir tevezzüüne muvazi olmak üzere, on sekizinci asır 15/28 sonlarında, bizim gibi memleketlerin aleyhine olarak başlıyan “sermaye ve sanayi temerküz hareketi”, yirminci asrın ilk rubunda, yerini, “cihan sermayesinin ve onunla beraber cihan teknidinin, yani bütün bir cihan sayinin bir buçuk asırlık muhassılası neticesinin çıktıdı yerlere avdet etmesi hareketi”ne terkedecektir. Ancak ondan sonradır ki, normal bir cihan iktisadiyatindan ve buna dayanan normal bir cihan nizamından milletlerin, bahsetmeye hakları olacaktır. Yşte, bunun için iddia edilebilir ki, mevcut buhran, kapitalist bünyenin kendine has olan inkişaf seyrinde vücut bulmuş ritmik ve peryodik bir duraklama, yani bir alelâde ve geçici buhran dedil, kapitalist bünyenin çözülmesinden kuvvet alan onun için ricî ve reaksyoner, fakat bizler için ileri ve inkılâbî bir bünye tahavvülü safhasıdır. Bu görüş, Türk inkilâbının görüşü oldudu gibi, aynı zamanda, bütün bizim gibi milletlerin gözlerini açacak, gayretlerini istikametlendirecek ve şuurlandıracak yeni ve orijinal bir hâdisedir.

ŞAYRYN, BYZE ANLATACADI ŞEY KALDI MI?

Yakup Kadri Karaosmanodlu /

Edebiyat Dört yıl içinde (1914-den 1918-e kadar) yüz yıllık bir hayat ve istirap imtihanını geçirdikten sonra, Dantenin “Cehennem”ine türkülü bir film gibi bakıyoruz. Shakespeare’in eşhasını panayır sahnelerine adapte ediyoruz ve Goethe’yi acayip bir cinsiyet örnedi olarak – nerde ise – Dr. Freud’un teşrih masasına yatıracadız. * * * Çık karşıma, söyle bakalım, “Şer Çiçekleri” sahibi Baudelaire, on dokuzuncu asrın korkunç ve harükulâde heyulası; şu, hançer, zehir, afyon, yangın, akrep, baykuş ve hortlak dedidin şeyler ne biçim çocuk oyuncaklarıdır? Şu, (ihtiyar orospunun sarkık memeleri), şu (zenci karısının kapkara kucadı) bugünkü günde hangi züppe delikanlının denemede tenezzül edecedi zevklerdir? * * * Elimize ne geçerse – ruh, akıl, söz, kitap, cemiyet – hepsini didik didik etmedeyiz. Leonardo da Vinci’nin Jeconda’sına palabıyıklar taktık ye Meryem Anayı boş bir tuval ortasında kocaman bir mürekkep lekesi şeklinde gösterdik. 1931 çocukları, kudemanın mübarekleşmiş eserleriyle böyle oynuyor. * * * Ekspresyonizma, bir eski masal. Futurizma, bir bulanık seziş. Dadaizma, ne varsa kırıp geçirmek. Surrealizma, bu kaos unsurlarını sarmak istiyen buluttan bir bad. * * * Yeni bir nizam var mı? Yeni bir nizam olmalıdır. Lâkin, bunun için, önce yeni neslin, şu münkirlik, yıkıcılık, didikleyip dadıtıcılık hummasından yakayı sıyırması lâzım. Bu da, kolay dedil. Çünki, kaos devam ediyor. Ymkân deryasından bir ilâh çıkıp ta bu kaosa “dur!” dedidi gün, yeni dünyanın, yeni insanlıdın Homiros’u dodmuş olacaktır. Edebiyat ta medeniyet gibi muayyen bir nizam, muayyen bir sistem demektir. 16/28 * * *

Bu nizamın, bu sistemin düsturlarını, belki de, Tevrat gibi anonim bir kitapta bulacadız. Bir Ana-Kitap. Ylk Anayı kim dodurdu? Ana, kendi kendini dodurdu. Yşte, bu kitap da umumî istirapların, umumî heyecanların içinden, bir muazzam feryat halinde, kendilidinden fışkıracaktır. Tıpkı yüz-bin kişilik bir insan ormanının udultusu gibi. * * * Kırk katlı beton arme binalarda hep bir arada yaşayışın, onbinlerce kişi alan sallerde hep bir arada edlenişin, tekrarını imkânsız kıldıdı birçok eski tahassüs motifleri vardır: Romeo ile Julietta’nın balkon muaşakaları, Verther’in yürek paralayıcı nahvet krizi ve bülbül sesi… * * * Yeni hayat, yeni insanda, yepyeni tahassüs kabiliyetleri uyandırdı. Fakat, buna göre ifade şekilleri, henüz keşfedilmemiştir. Bu, yalnız bir âlet dediştirme meselesi dedildir. Üç telli sazı atıp bir nikel boru içine üflemekten bir şey çıkmaz. Nefesin başka bir nefes, melodinin başka bir melodi olması lâzım gelir. Köhne temrinleri alt üst edip, bir taze hüner gösterdiklerini zanneden köşe başı şairlerinin ömrü kısa sürecektir. Lâkin, ne olursa olsun, bunlar, bekledidimiz hakikî halk şamanlarının pişdarlarıdır. Asıl peygamberler gelmeden evvel bir takım meczuplar ve sahte peygamberler türer. Zamanenin alâmetleri böyledir. * * * Zamane alâmetleri yalnız bundan ibaret dedil. Yuvalarıyle beraber derilerini de dediştirmekte olan insanlar, yerini ve nevini, henüz kendileri de tayin edemedikleri bir takım sızılar ve gidişmelerle mustariptirler. Buna, bir istihale krizi diyebiliriz. * * * Ynsanlar, eski Yunan ve Roma medeniyetile, yeni Avrupa medeniyeti arasında böyle bir istihale devresi daha geçirdiler: Orta Çad (Moyen-Age). Bizim bulundudumuz şu devre ikinci Orta Çaddır. Birinci Orta Çadda her şey Sıtma, Korku, Evham, Sar’a ve Cehennemazabı idi. Bu büyük beşerî ihtilâç, günün birinde, Gotik katedralde kendine yakışan kalıbı buldu ve onun içine gömülüp gitti. Ykinci Orta Çad, Gotik’e mukabil, Kubik’i çıkarmıştır. Kubik, resim ve mimarî de, bütün hususiyetlerile bir istihale devrini temsil eder. Yalnız resim ve mimarîde mi? Evet. Çünkü, muasır edebiyatın hareketleri, henüz kendisine, bir ad verilebilecek kadar meydana çıkmamıştır. Bütün bu sözler, hep Avrupaya göredir. 17/28 BYR RUH FANTEZYSY; YAHUT YERLY PEYGAMBER Şevket Süreyya Aydemir / Polemik Ynkilap devri ekstremler devridir. Gerek insan hareketleri gerek ruh ve fikir temayülleri en zıt, fakat en karakteristik misallerini bu devirde verirler. Cemiyetin bünyesinde oldudu gibi, ferdin ruhunda da sezilir, sezilmez bütün tezadlar bu devirde en yüksek inkişaf hadlerine varır. En büyük cemiyet adamı gibi, en mistik ruh ve fikir anarşisti de bu devirde yetişir. En eşsiz içtimaî idealizme ve en aykırı ruh ve fikir reaksiyonlarına bu devirde tesadüf edilir. Fakat inkilâbın menfaati, kendi dairesine aldıdı beşer kütlelerinin fiil ve hareketleri gibi, bu kütleleri teşkil eden fertlerin ruh ve fikir temayülleri üstünde de kendi kontrolünü tesis etmesindedir. Çünkü inkilâp devri, ne kütle, ne de fert enerjilerinin her birinin kendi bedendidi istikamette başıboş kalması ve israf edilmesi devri dedildir. Çünkü beşer tarihinde bin bir inkilâp hareketinin kaydı ve işareti vardır. Fakat bu inkilâp hareketleri içinde muvaffak olanlar ancak; bu hareketleri yaşatan ileri kadro ve kendilerini temsil eden ileri fikirler etrafında, her parçası bir tarafa ayrılmaya müsait dadınık ekseriyeti, iradesile veya iradesi haricinde toplamaya muvaffak olabilenlerdi: * * * Bu sözleri şu vesile ile söylüyoruz: Ystanbulda Felsefe muallimi Hilmi Ziya Beyin bir kitabını okuduk:

Halka radmen Halk için kitap Yahut Aşk Ahlâkı. Bu “244″ küçük sayıfalık kitapta tam “116″ bahis teşkil eden “116″ mühim mesele ele alınmış, tetkik olunmuş, halledilmiş; ve neticelere badlanmıştır: Yki sayfada bir mesele!…. Bu meselelerde lâalettayin bir kaçına işaret edelim: Ruh ne demektir? Zulüm bir imtihandir. Vahdetçilik. Ysa ve Kayser. Piyanko. Realizim. Yltimas. Müstakbel cemiyet.. V.S. Bir bakışta bu büyük davalar, dider taraftan o büyük davaların üzerlerinde teşhir edildidi küçük çerçeveler, insanda kitabın ciddiyeti hakkında şüpheler uyandırabilir. Filvaki daha ilk sayfalar okuyucunun bu şüphesini tamamlar ve katileştirir. Fakat biz, daha aşadıda işaret ettidimiz sebeplerle bu kitap üzerinde duracadız. Evvelâ kitabı verelim: Kitap iki kısımdır denilebilir: Ylksöz ve Metin. Müellife göre bu eser bir terkiptir. Heyeti umumiyesi kendisinin “Cemiyet ve şuur” hakkındaki telâkkilerini telhis eder. Ylksöz kısmının iddiası, bu telâkki sisteminin nazariyesini ve bu nazariyelerin tarihî orijinlerini izah etmektir gibi görünür. Müellif burada kendini müstakil bir felsefî meslek vazıı gibi sayar. Kendi sistemi için felsefî 18/28 tefekkür tarihinden orijinler bulur. Fikirlerinin parça parça müşabihlerini Eflâtunda, Ysada, Mütesavvıflarda, Mevlânada bulabilecedimizi söyler. Filvaki, kendisinde orijinal bir felsefî mektep sahibi olmanın bütün şartlarını ve olgunluklarını bulan bir adam için böyle “şahsî bir sistem” vazıı gibi görünmek bittabi aykırı bir şey olmaz. Mamafih Hilmi Ziya Bey bu “şahsî sistem”inin bir parçalı bohça manzarasını vermesine her nedense adeta itina etmiştir! Ona göre kitabının asıl seciyesi “Ysa ile Niçeyi birleştirmektir!” Ancak bu acayip ittifaktan, felsefe tarihinde ismi geçen başlıca tefekkür eshabının hariç bırakılması münasip olmıyacadı için Platondan, Şopenhavr ve Froyda kadar her fikir merhalesi bu “Telhis” içine alınmıştır: Ondan sonra da bu garip Eklektizme bittabi bir ad aramak lâzım gelmiş. Müellif sayıyor: Bana Vitalist, Pannatürist Vahdetçi, yeni realist, Affektivist, Entellektüalist… v.s. diyebilirsiniz diyor! * * * Ylksöz kısmının bu alacalı fikir ve ıstılah sayıfalarının sizi ne de olsa bir felsefî eser okumaya hazırlamak istedidini zannedersiniz. Zaten müellife göre de kitabın gayesi “Bir taraftan kendisile münevverler efkârı ammesi arasında bir fiil ve fikir iştiraki aramak, dider taraftan münevverlerle halk arasında müşterek hissî ve teessürî köklere malik bir AŞK AHLAKI tesis etmek”tir. Ancak burada müellifin ufacık bir kaydı var: “Eserdeki bütün meseleler her ne kadar mantıkî bir insicam ile biribirine merbut ise de, kitabın TELKINÎ YFADESYNYN vahdetini bozmamak için bunlar arasında bir tasnif yapılmamış, BYBLYK bir ifade, nassî bir lisan ihtiyar edilmiştir.” Fakat daha bu mütaleadan itibaren hakikatta eserin medhal kısmı ile metin arasında artık hiçbir alâka kalmamıştır: Bu metin artık, methal kısmında işaret olunan garip eklektizm ile dahi hiçbir rabıtası olmıyan serbest bir ruh fantazisidir. Burada müellif, artık kendisini kendi ruhunda yaşattıdı marazî bir âlemin cezbesine kaptırmış gibidir: Aşk Ahlâkı artık bir dindir. Müellif de artık bir müellif dedil, bir din vazıı!.. Ona göre ne filosofların, ne de peygamberlerin yapamadıdı bir şey var: “Ysa maddeye hükmetti. Sokrat, maddeye hükmetti. Muhammet dünyaya hükmetti. Gandi, Sultana hükmetti. Bu büyük sultanlar ancak bir gün için taç giydiler:” Halbuki Hilmi Ziya Bey artık bütün bu yarım kalan işleri tamamlamak ve beşeri son ve katî dine davet etmek için memurdur: Kendilerine Dört kitap ve yüz iki suhuf indidi rivayet olunan yirmi sekiz peygamberin yirmi sekizi de nasıl konuşmuşsa, Hilmi Ziya Bey de artık onlar gibi konuşuyor: “Yarabbi! Bu âciz tenime öyle nihayetsiz bir yanmak iktidarı ver ki, bütün günahgârların, dalâlette ve gaflette kalanların yerine cehenneminde ben yanayım!” Ümmeti için bol bol cehennemlerde yanmayı göze alan bu yerli peygamberin dini o kadar da mürekkep dedildir: 1- “Size aşkı teklif ediyorum” Aşk halinden memnun olmak, ıztıraptan en büyük hazzı duymaktır.” 2- Aşka varmak için kinin geçidini aşmak lâzım! Vahdete ulaşmak için hasret köprüsünden geçmek lâzım!” Ruhumuzdaki açlıdı doyurmak için bu iki hakikati size yol gösteren iki ışık gibi veriyorum!” Eder bu aşka inanırsak dünyada olacak eyiliklerin haddi, hesabı yoktur: 19/28 “Yran-Turan düşmanlıdı yerini dostluda bırakacak, açlarla tokların cidalinden meratip ve nizam dodacaktır!” Vakıa yerli peygamber kini ve cidali inkâr ettidi için bu açlarla tokların cidali ne demek oldudu anlaşılmıyorsa da, kendi dinine inanmayanlar için gösterdidi felâketler ve tehlikeler az dedildir: “Veyl o müstehzilere ki aşkı inkâr ederler! Veyl o gün gelir gelmez can kaygusuna düşüp feryat edenlere! Veyl o aşkı inkâr edenlere! Feragatı hor görerek kurban ile istihza edenlere!” Hilmi Ziya bey kendisine istedidi kadar felsefî titrler intihap edebilir. Fakat bize göre bu muallim dejenere bir mistisizm içindedir! * * * Çünkü: Yeni lisan ödrenenlerle, sistemsiz felsefe tarihi okuyanların müşterek, fakat bir haddi geçmedikçe masum kalan bir zaafları vardır: Yeni lisan ödrenen, ödrendidi lisanın perakende kelimelerini lüzumlu lüzumsuz kendi dili içinde kullanmaktan haz duyar. Sistemsiz felsefe tarihi okuyan için de lüzumlu lüzumsuz felsefî mefhumlar israf etmenin büyük bir zevki vardır. Felsefe kitaplarının ilk okundudu yaşta, kendinde orijinal bir felsefî istidat his etmemiş kaç genç bulabilirsiniz? Felsefe mekteplerinin ve felsefî kategorilerin yalnız ıstılahlar şeklinde bellendidi ve aralarındaki sınırların kolay idrak edilmedidi bu yaşta her genç okuyucu kendinde müstakbel bir filosof kabiliyeti duyar. Hattâ bu “Hayal galatı”nı bazan saçlarını uzatmak, bazan tenhalarda tefekkürata dalmak şeklinde izhar eder! Fakat, dimadda sentezler yapmak kabiliyeti normal bir şekilde inkişaf etmezse, yaş ilerledikçe, bu hayal galatının marazî şekiller aldıdı da görülür. O zaman şeniyetten tecerrüt ederek kendi mahdut malzemesile sun’î sentezler yapmak iptilâsına kapılan dimad nihayet bir gün gelir, sahibini kendi yarattıdı bu sun’î âlemin orijinalitesine inandırır! Meczuplar, yarı deliler, ve deliler arasında bu tipin derece derece misalini bulmak kabildir: Âmirinin yerine kendisini koysalar, bir emirle işleri düzeltecedini iddia eden zararsız gevezelerden tutunuz da, bir proje ile bir günde ıslaha kalkışan çeşit çesit ıslahatçılar, yahut halkı imana davet eden renk renk sahte peygamberlere kadar muhtelif tipler bu tefekkür sistemsizlidinin hep birer misalini teşkil ederler: Aşk Ahlâkı kitabının methal kısmında da aynı suretle ıstılahların israf edilişi vardır: Felsefî kategoriler ve mektepler arasındaki sınırların ihmal edilişi vardır: Mefhumlar yerine ıstılahlarla sentezler yapılışı vardır! Hulâsa tefekkür sistemsizlidinin bütün unsurları ayrı ayrı ve derece derece mevcuttur! Metne gelince; bir tarih hikâyesini hatırlatalım: Eski Filistinde, Roma imperatorludunun sert ve kuvvete müstenit rejimi altında bütün istiklâlini ve millî müesseselerini gaybeden ve esasen hiç bir zaman istiklâle liyakat gösteremeyen hakir bir kavim yaşıyordu. Ystiklâlin ve “Millet” olmanın içtimaî şahsiyetinden mahrum kalınca bu kavmin efradı ayrı ayrı kendi nefsine ve kendi menfaatine döndü. Bir kısmı ahlâk spekülâsyonları, bir kısmı ticaret spekülâsyonları yaptı. Rivayete göre bunların arasında bir de “Ysa peygamber” vardır. Bu da kendi nefsine döndü. Fakat bunun dönüşü ne bir ahlâk tereddisi, ne bir menfaat endişesi dedil, bir ruh spekülâsyonudur. Ysa kendi nefsine dönüşte hürriyetin reaksiyonunu, kendi ruhunda fert ve 20/28 millet esirlidinin ahlâkını yaptı: “Bir yanadınıza bir tokat vururlarsa, öbür yanadınızı çeviriniz;” dedi. Halâsını milletin esarete karşı isyanı yerine, ruhunu zulme alıştırmakta buldu! Yşte Aşk Âhlâkının metninde de, aynı miskin ruh esaretinin karikatür bir hasreti var. Bu edada; insan dimadının güzel güzel işlerken bir gün, bütün objektif elemanlarından tecerrüt etmesinin ve kendi kendine sentezler yapmak iptilâsına tutulmasının bütün alâmetleri aynen görülmektedir! Hulâsa; bir kitap dedil bir ruh fantazisi karşısındayız. Memleketimizin münevver efkârı ammesi arasında ahlâkî ve filî sahada müşterek noktalar bulmak endişesini takip ettidini söyleyen bu hastalıklı ruh haletinin müşahedesi, inkilâbımızın Ydeoloji cephesinde de vakit geçirmeden girişmek mecburiyetinde bulundudu mücadelenin genişlidi ve ehemmiyeti hakkında epi fikirler verecek kadar dikkata şayandır. Biz Aşk ahlâkındaki sinik mistisizmde, inkilâbın mukadderatile alâkası bir mücrimin polisle alâkası kadar dürüst ve kanun dahilinde cereyan eden bir kısım ruhan kenarda kalmış münevverlidin yeni bir ruhî reaksiyonunu seziyor ve buna işaret ediyoruz. “Aşk, halinden memnun olmaktır ve ıztıraptan en büyük hazzı duymaktır” diyen bu hasta peygamberin davetine, bir inkilâp içinde yaşayan memleketimizin münevverler efkâr ammesi ne der bilemeyiz? Fakat “Kadro” sayfalarında çalışan ve telâkkilerinin esas noktası, mistisizmin passif ruh esareti yerine, cemiyetin yaratıcı kudretinin dodurdudu dinamik inkilâp felsefesi olan münevverler kadrosunun bu miskin ruh irticai ile ne ahlâkî, ne de filî sahada bir zerre bile iştiraki olmayacadını ilân etmeyi borç biliriz. Çünkü: Memleketimiz büyük bir inkilâp içindedir. Kendi şeniyetine uygun nazarî bir izahtan ve bir felsefî tefekkür tarzından mahrum kalan bir inkilâbın kendini devam ettirecek idealist genç nesli yetiştirmesi kabil olmayacadı da aşikârdır. Ancak, inkilâbın meşruiyetini ve istikbalini izah ve müdafaa edebilecek bir felsefî tefekkür tarzı, hiç bir zaman pesimist ve mistik bir endividualizm olamaz! Filosof, içinde yaşadıdı cemiyetin mahsulüdür. Felsefî tefekkür tarzı ise, içinde yaşanılan cemiyetin içtimaî-iktisadî gidişinin idrakimize bir kül halinde aksetmesidir! Asl olan ne fert, ne de ferdî şuurdur. Asl olan Cemiyet ve içtimaî idraktir. Yçtimaî idrak, cemiyetin içtimaî seyri ile mukayyet ve ona tâbidir. Bu itibarla inkilâbın ideolojisi, Cemiyetin Yçtimaî-Yktisadî seyrinin, ferdî temayüllerimizden mücerret olarak, şeniyetin seyrine göre izah ve idrak edilişi demektir. Halbuki Endividüalizmde idrak, temelini cemiyetten dedil “Ene = Ben”den alır ve yine “Ene = Ben”e intikal ederek ferdin idrakini meydana getirir. Bu itibarla endividüalizmde “Ene” hem baz ve sebep, hem aynı zamanda bazın inikâsı ve netice olarak daha ilk hareket noktasından inkişaf imkânını kaybeder ve dejenere olur: Endividüalizmde asl olan “Obje” dedil “Süje” dir. Halbuki inkilâp içinde yaşıyan bir memlekette, inkilâbın menfaati için asl olan “Süje” dedil “Obje”dir. Yçtimaî şekiller ve o meyanda idrak ve şuur kategorileri, her devirde o devrin hem mahsulü ve hem mümessilidir. Ysanın endividüalist mistisizmi, esir Yahudi cemiyetinin bir ifadesi idi. Gerek bu, gerek buna benzer herhangi bir dinî veya felsefî endividüalizm veya mistisizm ile inkilâbımızın ideolojisi esasen ve berveçhipeşin taaruz eder. Yşte bu itibarladır ki, Mistisizim, inkilâbın meşruiyetini 21/28 idrake karşı bir reaksiyon ve binaenaleyh tam bir nazariye ve ruh irticaıdır!

YNKILABIMIZ VE HYLAFET

Burhan Asaf Belge / Kronik Emperyalistlerin foyaları meydana çıkalı tam dokuz sene oluyor. Bir vakitki zengin Çin, bir vakitki zengin Hint, bir vakitki zengin Şark Avrupası, nasıl soyulup sodana çevrildiler.

Bunu artık herkes biliyor. Bundan yarımasır evel, bunun sırrını talim ve terbiye ile, bundan bir asır evel, silâhların zafı ile izah edenler vardı. Yzahlar esassız ve kifayetsiz olduklarından, tedbirler kısa ve mücadele neticeleri kısır kalmışlar ve emperyalizma, namertçe işine kaygusuzca devam edebilmiştir. Fakat, Türk inkılabi, cihanın istismar edilmiş ve edilmekte olan milleterine ilân etti ki, milletleri topyekûn esir pazarlarına çeviren kuvvet iki cephelidir. Bunlardan birisi, milletleri ya temamile iktisadi fonksyonsuz yahut da ancak tâbî fonksyonla bir kalabalık haline getiren istismar mekanizmasıdır. Dideri de, bu mekanizmanın gavamızına hiçbir millet vakıf olmasın diye, emperyalizmanın yardımcı kuvvet olarak kabul ettidi teokratik nizamdır. Teokratik nizam, dünyanın her noktasında, başka başka çeşit ve nevidedir. Fakat bir esas prensibi vardır ki, o hiçbir yerde dedişmez: Dünyadan fazla ahreti düşünmek ve terakki amilleri ile birer birer mücadeleyi başlıca gaye bilmek. Yşte Türk Ynkilâbı, istismar mekanizmasını, her iki unsurundan da tecrit etmiş ve binaenaleyh onu dişsiz ve pençesiz bırakmış olan cihanşümul hâdisedir. Yalnız, teokrasiyi tasfiye edecek olan ileri düşünce ve ileri duygu malzemesini vermekle kalmamış ayni zamanda, müstemlekenin bir müstakil ve millî pazara inkilâbı için üzerlerinden yürünmesi elzem iktisadî prensipleri de ilân etmiştir. Dokuz sene var ki, istismarcı merkezler, inkilâbımızın seyrini endişe ile takip etmektedirler. Bugüne kadar, sandalyasız kalmış Abdülmecidi, dokuz kere dünyanın bir tarafında halife ilân edebilirlerdi. Yapmadılar. Niçin? Dediler ki: Siyasî rejimin dedişmiş olması, Türkiye’nin istismarımızdan çıkıp kurtulması için kâfi dedildir. Ystismarımız, iktisadî bir kuruluşa, dayanmaktadır ki, rejim meselesi, bu kuruluşu, ancak çok semereli yahut az semereli kılmakla kalır. Ystismarımızın kuruluşunu hakiykaten parçalıyabilecek olan şey, Türkiye’de iktisadî rejimin bizim mekanizmaya taban tabana zıt bir halde işlemesidir. Bu olmadıkça, rahat uyku uyuyabiliriz.,, Fakat çok geçmeden gördüler ki, Türkiye, iktisadî nizamını da kuvvetli dümen darbeleri ile, kendilerinin o meşhur makanizmalarına zıt bir istikamette yollandırmaktadır. Türkiye ferdiyetçi bir iktisat nizamını, gittikçe ikinci plâna ve devletçi bir iktisat nizamını da gittikçe birinci plâna almaktadır. Türkiye, istikrazların, muvazenelerinde daima açık veren milletler için aldatıcı ve devamsız bir refah devrecidi temin ettikten sonra, bir taraftan faizleri ve bir taraftan resülmalleri ile, bütçeyi, yani milletin en semereli ve gıdalı bir millî sermaye kaynadını gittikçe daha fazla zedeleyip gittikçe daha fazla, bir kalkınma ve iymar âmili halinden bir tutunma ve bir aylıklar hesabı haline getirdidini anlamıştır. Ve dokuz senedir böyle bir tuzada yanaşmadıdı gibi, bugün yani iktisadî sıkıntıyı en fazla hissetmede başladıdı bir dakikada bile krediyi, ancak büyük bir millî sanayiin kurulması yahut başlıca istihsal emtiasının büyük ve plânlı bir istihsal bakımından teşkilâtlandırılması esası üzerinden teemmül ediyor. Son kontenjan kararnamesi, millî iktisadın korunmasını ne ileri hadlere kadar tatbik etmek azminde oldudunu, şüphe ve tereddütlere yer vermiyecek bir şekilde ilân etmiş oluyor.

Emperyalist merkezler, anlamıya başlıyorlar ki, Türk inkilâbı, bir Tanzimat yani körü körüne ve onlara pazar vazifesi görebilmek için yapılmış bir hareket dedil, “a”sından “z”ine kadar, Millet 22/28 şeniyetinin kurtarılması hareketidir. Ve derhal, böyle bir hareketin dider ümmet parçaları üzerinde yapabilecedi tesiri düşünerek, bu camiaları, ümmet şartlarının muhafazası namına teokrasi badlarının içinde yeniden haps ediyorlar. Halife ve hilâfetin, istismar için hiç bir tehlike teşkil etmediklerini Cihan harbi ve bizim o meşhur “Cihadı mukaddes” fiyaskomuz isbat etmişlerdir. Bugün, istismarcının düşündüdü, kendisi için hiç bir tehlike teşkil etmiyecedi muhakkak olan hilâfetin, acaba emin ve sadık bir uşadın elinde, Millî kurtuluş hareketlerine karşı bir silâh olarak kullanılıp kullanılamıyacadıdır. Böyle bir düşüncenin ilk tatbik zemini de, elbette ki, bu hareketlerin fikir ve iyman kaynadı olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ystismarcı, zannediyor ki, hilafet ve halife kuklaları ile bizim inkilâpçı millet camiamızı çözmek mümkündür. Onu bu kanaatinde bırakalım. Buna nekadar saplanıp kalırsa, okadar yanlış bir tektide sapmış olacaktır. Fakat, buna mukabil, bizim de yapacadımız bir şey vardır ki, o da, kabudunun içine çekilmiş ve inkilâp ideolojisini de bu kabudun içine hapsetmiş bir millet camiasi ve bir millet rejimi alâmetlerini süratle ve şiddetle reddetmektir. Yani, Ynkilabımızın hakikaten cihanşümul oldudunu ve hakikaten dünyada ne kadar ümmet varsa, onların millet olmaları prensiplerini verdidini ve müdafaa ettidini, mütaaddi bir iman hamlesi halinde ilân etmektir. Dünyanın bugünkü gidişinde, istismarcının tuttudu mevki, daha dodrusu düştüdü çukur o kadar hâkim olmaktan çıkmıştır ki, kuvvetli fikir hareketi ve kuvvetli millet hamlesi, bu gidişin gönülsüz ve kendi halinde yolcusu olmayı dedil, bu gidişin mutlak surette ele başısı ve mutlak surette iddialı ve safarın başını tutmuş bir yolgöstericisi olmayı talep ediyor. Kuvvetin bugünkü şartı, çekingenlik dedil, ataklıktır. Türkiye’nin inkilâp saflarını ve Türk Ynkilâp Fırkası’nın ana ideolojisini, hudut içeri bir tahassun esasından hudut aşırı bir fikir ve iman akıncılıdı dinamizmine sevketmemiz zamanının geldidini Abdülmecit ile efendilerini, kendi karargâhlarında yakalamamız lüzumu da gösteriyor. Ynkilâbımızın kanlı mücadelesini kendi topraklarımızda kabul ettik amma, inkilâbımızın fikir mücadelesini, eder inkilâbımızın muvaffak olduduna kani isek, topraklarımızın dışında yapmaklıdımızı, tabiî ve yerinde telâkki etmeliyiz. Abdülmecit kuklası ile bizi korkutmak isteyenlerin vasıflarını ilân edelim. Milletleri, nasıl ümmet halinde, nasıl esir bir iktisadî pazar halinde muhafaza ederler, bunu anlatalım. Bakalım o zaman, o ellerinde tuttukları kuklayı, o bulundukları noktaların insanları, onların kafalarında paralarlar mı, yoksa paralamazlar mı? Ve, bakalım o zaman, istismarcılar, bize karşı o gibi kuklalarla vaziyet almanın zamanı geçmiş hem de dokuz senedenberi geçmiş oldudunu, anlarlar mı, yoksa anlamazlar mı? Ne halifeden ne de Efendilerinden, ne korkumuz, ne de pervamız vardır. Fakat, bunu onlara ispat etmemiz için, halife ve hilâfetin fonksyonlarını “Ylmi Fıkıh”a nazaran dedil, Millî Kurtuluş’un, Millî Yktisat prensiplerine göre iyzah etmemiz lâzımdır. Ynsan, tabiyeyi hangi zemin üzerinde kabul ederse, mücadeleyi de o zemin üzerinde kabul etmeye mecburdur, Medrese ilmini iyi bildidimizi dedil modern manada istiklâl mücadelesini iyi yaptıdımızı ispat edelim. Halife kuklası ile o kuklayı oynatanlara karşı alınacak kuvvetli ve, Ynkilâp noktai nazarından, semereli vaziyet budur, o dedildir.

KYTAP GÜNÜ Vedat Nedim Tör Bütün kültür memleketlerinde kitap günleri yapılır. Kitap günü, muharrirlerin bizzat kitaplarını caddelerde, meydanlarda önlerine bir masa koyarak sattıkları gün demektir. 23/28 Son iktisadi buhran neticesinde kitap satışında da buhran var. Ve bu buhran her yerde hissedilmektedir! Bizde ise kitap satışı buhranı ezelîdir. Bizdeki kitap buhranının başlıca sebeplerinden biri de reklamsızlıktır. Halk, çıkan eserleri bilmiyor. Halk, neşriyatı takip edemiyor. Kitap için yapılan el ilânları, prospektüsler her yerde hiç bir resme tabi dedilken bizde adî ilân muamelesi görür. Onun için bizde çıkan bir eser ancak gündelik gazetelerin son sahifelerinde «matbaamıza gönderilen eserler» başlıdı altında bir iki satırla okuyucu halka arzolunur. Halbuki kitap ta diş macunu, jilet bıçadı, gramofon plakları gibi bir maldır. Bugün reklamsız hiç bir malın satılmasına imkân yoktur. Biz, kitaplarımızın bu kadar bile satıldıdına şaşıyoruz! O halde dider memleketlerdeki meslekdaşlarımız gibi biz de kendi kitaplarımızı caddelerde, meydanlarda bizzat satabilmek için bir (Kitap günü), hattâ haftası tertip etmeliyiz. Bu suretle, hem okuyucu halkla muharrir arasında dodrudan dodruya bir temas temin edilmiş olur, hem de kitap satışı artar. Meselâ: Abdülhak Hâmit B. Bayazit meydanında, Ahmet Haşim B. Eminönünde, Yakup Kadri B. Taksim meydanında, Peyami Safa Bey Fatih’te ve ilâh eserlerini bizzat satarlarsa ve bu, halka günlerce evvel gazetelerle ilân edilirse biz, kitap stoku kalmıyacadından eminiz. Yalnız bu işi organize edecek teşkilât nerede? * * * Bu yazı yazıldıktan sonra haber aldık ki, Burhan Ümit bey ve arkadaşlarının teşebbüsü ile bir «Kitap sevenler cemiyeti» kurulmak üzeredir. Yşte bu Cemiyet, pek âlâ «Kitap günleri» de yapabilir. ÜMMYLYKLE MÜCADELE YÇYN KÖY KAMPLARI Vedat Nedim Tör Harf Ynkılâbı Yşte inkilâbımızın orijinal ve bakir bir cephesi daha.. Harf inkilâbı temamile türk inkilâbına has bir hamledir. Türk dehası, amelî ve cezrî bir dehadır. Her şeyin daima en maksada uygun olanını bulur ve benimser. Arap harflerini islâh tecrübesine kalkışan gülünç zihniyet türk dedil, osmanlı zihniyetidir! Millî kurtuluş hareketile kendini bulan ve Gazi Mustafa Kemalin şahsında en kuvvetli mümessilini yaratan türk dehası, derhal “islâhcılık” zihniyetinden “inkılâpcılık” zihniyetine geçti. Yçtimaî inkilâbımızın her safhasında aynı zihniyetin yaratıcı hamlelerini görüyoruz. Saltanat yerine Cümhuriyet, Mecelle yerine Medenî kanun, Fes yerine Şapka, arap harfleri yerine yeni türk harfleri. Yeni harflerimizi millî kurtuluş hareketimizin en modern bir silâhı olarak tanıyoruz. Ynkilâbı, halkın ruhuna sindirmek için en mükemmel vasıta yeni harflerîmizdir. Halkın bilgi ve kültür 24/28 seviyesini yükseltmek için yeni harflerimiz en kuvvetli bir maniveladır. Halka yeni harfleri ödretmek için millet mektepleri kâfi gelmedi. Şehirlerde ve ille köylerde okuma, yazma bilmeyenlerin adedi zannedildidinden daha çok üstündür. Ümmilide karşı daha radikal ve daha geniş mıkyaslı mücadele şekilleri bulmak lâzım. Meselâ: Tatil aylarında şehir kenarlarında kamp kuran, avarelikten canları sıkılan, kahvelerde pinekliyen mekteplileri seferberedip köylere gönderemez miyiz? Kamplarını köylerde kursunlar ve her okuma yazma bilen mektepli bir ümmî köylüye okumak ve yazmak ödretmek mecburiyetinde olsun.

Bu vazifesinde muvaffak olanlara ümmilikle mücadele madalyaları dadıtılarak bu işe ideal bir mahiyet de verilebilir. Bu sayede şehir çocudu, köylülerimizi ve köylerimizi tanıyacak; köylülerimiz, şehirli gence ısınacak. Köy ile şehir arasında bir kanal açılmış olacak. Şehirli genç, üstüne aldıdı içtimaî vazife ile inkilâbı daha iyi benimseyecek. Evvelce hazırlanması lâzımgelen vahdetli bir programla köylerde takip edilecek müsamereler, konferanslar, oyunlar, spor, idman şenlikleri, gramofon, radyo, fotograf hattâ sinema gibi köyün yabancı oldudu kültür vasıtaları köyün durgun ve geri muhitini devâsa bir motör gibi harakete getirecek. Hele kamplarda bir kaç muallim, ziraatci, doktor da bulunursa köyün yalnız okuma yazma vaziyetinde dedil sıhhat, ziraat, hayvan bakımı işlerinde de bir dedişiklik dodacak. Kısaca köy kampları inkilâp kampları olacak. Fakat sadece yeni harfleri ödretmek yetmez. Okutmak ta lâzım. Neyi okutmak? Köylüye verebilecedimiz kaç eserimiz var? O halde sistemli bir halk neşriyatına da şiddetle muhtacız. Bütün bunlar yapılsa – ki yapılabilir, yapılmalıdır – o vakit daha geçenlerde bir köylü kızile aramızda geçen şu tarzda bir muhavereye bir daha şahit olmayız: – Kız okuma, yazma ödrendin mi? – Hayır.. – Neden? – Çarşıdan hoca efendiye kâdıt gelmiş artık halkı okutma diye.. Çarşıdan, yani kasabadan, yani hükûmetten köyün hoca efendisine gelen o kâdıt, tabiî ki, halkı Arap harflerile okutma diye idi. Bakın köyün yobazı bu inkilâpçı emri nasıl bir irtica propagandasına âlet ediyor? Şehirli gençleri tatil aylarında köylere saferber etmek, harf inkilâbına yakışır inkilâpçı bir tedbirdir. Her inkilâp, inkilâpçı tedbirlerle yaşar, yayılır ve gürbüzleşir. 25/28 ÇYN VE HYNDYSTAN Burhan Asaf Belge Yki büyük pazar ki, her birinde 300-400 milyon insan yaşıyor. Bu kadar mıdır, yoksa daha fazla mı, belli dedil. Çinli diyoruz, Hintli diyoruz, Var mıdır böyle bir şey, bu hele hiç belli dedil! Çin, on iki sene var ki, bir takım jenerallerin ihtiraslarına teslim edilmiş bir cirit arsasıdır. Vaktile Nehirlere ve dadlara göre taksim edilmiş ve dedişmiyen hudutlar dahilinde Ymparatorun “mandarin”lerine teslim edilmiş eyaletler, şimdi sanki lâstikten imişler gibi, büyüyüp küçülüyorlar, açılıp büzülüyorlar. Jeneralin hükmü ve nüfuzu artıyorsa, eyalet büyüyor. Jeneralin hükmü ve nüfuzu eksiliyorsa, eyalet küçülüyor ve bazan bir iki şehirden ibaret kalıyor. Bu Jeneraller, bir takım derebeylerdir ki, modern silâhlarla teçhiz edilmiş ordulara malik oldukları halde, eski derebeyler kadar olsun devamlı bir feodalizmi, hiç bir tarafta kuramıyorlar. Meydana getire getire, bir göçebe derebeylik getiriyorlar. Modern silâhlar dedik. Bu da dodru dedil. Çünkü, bazı Jenerallerin 100,000 kişilik ordularında, ancak 10,000 tüfek var ki, bunların 9,000 tanesinin mermisi yok! Geri kalan kalabalık, adızdan dolma av tüfekleri, yahut sopalar ve pencere demirleri ile teçhiz edilmiş. Bu işin heyeti umumiyesine, Çin Millî Hareketi diyorlar. 300,000,000 insan ve bu hudutsuz anarşi. Bu bir milletin ifadesi olabilir mi? Olamaz. Bu olsa olsa, bir ümmetin ifadesi olabilir. Ümmet, milletlere gebe bir kalabalık demektir. Ve, milletler, ümmetin koynunda, bizim anladıdımız manada milletler dedil, milletin ham maddeleridir. Çin’deki bütün bu bitmek tükenmek bilmiyen ve her defasında neticesiz kalan hareketler, neyin aksülamelleridirler? Ystismarın kanlı pençesinden, bir karışık camialı pazar, kurtulmak istiyor. Buna bu şekilde imkân yoktur. Ystismarın adları, limanlarda yani top menzillerinin himayelerinde, duruyorlar. Mal alış verişi, Çin’in aleyhine olarak devam ediyor. Dahilde, Jeneral kavgası bitince, mubadele mekanizması işlemede başlıyor, içerlere sokuluyor, parayı limanlara ve istismarcının kasalarına çekiyor. Bu suretle, istismarın mekanizması normal bir şekilde işlemiş oluyor. Fakat, Jenerallar kavgası başlayınca ve içerideki emniyet kalkınca, bu sefer bütün para, panik halinde, limanda soludu alıyor. Limanda, istismarcının malı bekliyor. Ya, dahilde sükûnun yeniden teessüsünü beklemek var, yahut parayı istihlâke yatırmak. Nihayet, çinli tüccarın insan, yani müstehlik tarafı galip geliyor ve parayı, istismarcının kasası bu sefer bir de anormal bir yoldan toplamış oluyor.

O silâh ve mühimmat ticareti, gümüş para üzerinde spekülâsyonlara girişmek faaliyetleri, onlar da, istismarcının, çeşni dediştirme yahut spor yapma kabilinden, boş saat edlenceleri. Bu ne müthiş çapuldur? Güpegündüz, insan mefhumunun ırzına, bu ne idrenç bir tasalluttur? Çinli, Çin münevveri, bunu bilmiyor mu? Biliyor; fakat arkasındaki şey, bir millet dedil, bir ümmet. Ve, burada, irade bükülüyor, kararın gözleri kararıyor. Yukarıda, demir madeninden yani anahtar sanayiin başmaddesinden mahrum olan Japonlar, Mançuri’yi işgal ediyorlar. Mançuri katliâmının başka hiçbir sebebi yoktur. Japonya, kendi anahtar sanayiini karşısındaki topraklarda kurmak istiyor. Bu işi bütün Çin biliyor, fakat bunun önüne geçilmesine, yalnız Jeneral Ma tayin ediliyor. Onun da kim bilir kaçtane çakaralmaz tüfedi vardır. Baksanıza, karşılaşmaların birinde 300 Nipponluya mukabil 5000 Çinli kurban gitmiş! Yşte Çin’in bilânçosu budur. Fakat, Çin, kaynıyor. Parçalanıyor. Parçalanması, çok iyi. Çünkü, ümmet olan Çin parçalanıyor. Parçaların her birinden bir millet dodacaktır. Ancak ondan 26/28 sonradır ki, istismar mekanizmasının karşısına şuurlu aksülamel, yani millet mukabelesi çıkacaktır. Bu hususta Çinlilerin bizden ödrenecekleri çok şeyler vardır. Anahtar sanayi için can çidneyenlere karşı; limanlarda, istismarın anahtarlarını tutanlara karşı, Ankara, Kurtuluşun anahtarını veriyor. Buna şimdilik uzanan el yok. Fakat, el uzanacaktır. Çünkü dünya ne de olsa küçüktür ve yüksek fikir, bir yerde doddu mu, zaman ve mesafeyi zorlayıp dadıtması, iman ateşinin ilk kıvılcımına bakar. * * * Hindistan’ın Çin’den bir farkı varsa, o da, çakaralmaz tüfekli ordularla kuşanmış haris ve çapulcu Jeneraller yerine, çakar-almaz fikirli, ihtirazsız ve bir dilim ekmede kanaatkâr bir Gandi’nin peşinden seyretmesidir. Çin’de ümmetin maddesi kaynıyor ve bir beyaz ateş haline gelinciye kadar kaynıyacak ve bu madde, yeni kalıplara dökülerek, yeni Çin milletlerini verecek. Hindistan’da halbuki, ümmet maddesi, eski ve beş para etmez kalıbından çıkmamak için, donuyor. Müslüman şef, Dürrüşehvar’ı gelin etmekle meşgul. Mecusî şef, istismarcıya karşı, mukaddes keçilerini, süt besisinde kedisini ve çıplak bacaklarını gösterek, nümayiş yapmak peşinde. Burada da, kim bilir kaç tane milletin özlü ham maddesi, buzlaşmış ümmet pıhtısının içinde, için için kaynıyor. Ganj, adamı muttasıl aldatamaz. Gün gelir, ona, kurban vermek yerine, mükemmel bir sopa çekmek lüzumunu herkes anlar. Ve, o zaman, beton kuşakların inzibasında, aldıdı canları, kilovatlarla ödemede mecbur olur. Bunun lâzım bir hareket oldudunu, bir millete, gramofon, radyo, elektrik ütüsü ve fotodraf gibi masum âletçikler bile ispat edebilir. Medeniyetin önünden kaçandan istiklâl nefret eder. Gandi’nin afsunları, bu hakikatin anlaşılmasına daha bir kaç yıl mani olabilirler. Fakat ondan sonra, söz, cihanı gittikçe idaresine alan “bugünkü medeniyet bugünkü cihanındır” parolasının olacaktır.

TASARRUF VE YERLY MALI HAFTASI Ymzasız «Millî Yktisat ve Tasarruf Cemiyeti»nin her sene 12 birinci kânunda Türkiyenin her tarafında tertip ettidi «Tasarruf ve yerli malı haftası»nın bu sene ikincisi yapıldı. Bu seneki hafta, bütün Türkiyede bir «Millî Yktisat Seferberlidi»nin başlangıcı gibi canlı ve manalı oldu. Haftayı açan Başvekil Ysmet Paşa Hazretlerinin nutku iktisat siyasetimiz için tarihî bir vesika ve aynı zamanda canlı bir prodram mahiyetindedir. Bu hafta bütün mekteplerimizde dersler, iktisadî istiklâlimizin hedefleri etrafında cereyan etti. Müsamereler tertip edildi. Konferanslar verildi. Milli istiklâlimizin koruyucusu olan Ordu da iktisat seferberlidinde üstüne düşen vazifeyi kuvvetle benimsedi. Efrada iktisadî istiklâlîn yolları ve gayeleri telkin edildi. Camilerde yapılan vaizlerde halk bugünkü dünya işlerinin en mühimmi olan iktisat ve tasarruf meseleleri etrafında irşat edildi. Türkiyenin hemen her tarafında mahallî yerli malları sergileri açıldı. Mitingler yapıldı. Gerek sergilere, gerek mitinglere gelen halkın heyecanı asil ve kuvvetliydi. Büyük şehirlerimizde yerli mallarile vitrin müsabakaları tertip edildi. Beyodlundaki büyük 27/28 madazaların bile vitrin müsabakalarına iştirak etmeleri yerli malının en kozmopolit bir muhitte bile zaferine bir delil teşkil etmez mi? Bu haftanın faaliyetinde «Radyo»dan kuvvetli bir telkin vasıtası olarak istifade edildi. Ankara radyosunda her akşam, vekil beyefendiler tarafından çok dikkate şayan konferanslar verildi. Ystanbul radyosu da hafta müddetince her akşam verdidi konferanslarda bu millî davamızın halk arasında yayılması işinde şerefli bir rolaldı. Hafta zarfında millî bankalarımızdaki tasarruf hesabı adedinin ve mevduatın arttıdını da büyük bir memnuniyetle haber aldık. Bütün Türkiye matbuatı da bu haftanın faaliyetine en canlı ve en müessir tarzda iştirak etmedi bildi. Bizce çok dikkate deder bir nokta da bu hafta münasebetile Anadolunun muhtelif yerlerinde tasarruf etmek, yerli malı kullanmak mevzuları üzerinde cidden manalı ve kıymetli müteaddit «Halk destanları»nın yazılmış olmasıdır. Gelecek sayımızda Yakup Kadri Beyin bu destanlar hakkında bir yazısı çıkacaktır. «Tasarruf ve yerli malı haftası» iktisat seferberlidinde de milletin şuurunu ve hareket kabiliyetini görmede ve göstermede canlı bir vesile teşkil etti. —

Ymtiyaz Sahibi: Yakup Kadri – Neşriyat müdürü: Dr. Vedat Nedim Matbaacılık ve Neşriyat T.A.Ş. – Ystanbul 28/28

Paylaş
Sonraki İçerikHEP BiR YOL HALi UZERE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here