Kadir Korkut | Toplu Yazılar-1 | Poetik Kültür

0
770
Lirik Şair Kadir Korkut

KADİR KORKUT

LİRİK PASTORAL KILICIM NEO EPİK ŞİİRİN KILCAL BOYNUNDA

Fayrap Dergisi’nin şubat sayısı Yeni Kuşak Şairler başlığıyla çıktı. İnsan böyle bir başlık görünce son yirmi yılda farklı şiir anlayışlarıyla yetişmiş edebiyatçıları okuyacak diye heyecanlanıyor ama başlığın sadece Neo-Epik (Popülist) şiiri kapsadığını anlayınca hayalkırıklığına uğruyor. Yine de Fazıl Baş’ın,  siyasi şiir yazmıyorlar diye öz benlikçi olarak tanımladığı şairleri ele alan ve bu şairlerin çıkmazda olduklarını tespit ettiği yazı Fayrap Dergisi’nin Türkiye’de Neo-Epik şiir haricinde şiir yazıldığına az da olsa inandığını göstermesi bakımından önemli.

Sayı derginin de çıkış amacında olduğu gibi Popülist[1] şiiri kucaklamış. Şiirin yalın ve siyasi mesaj veren türüne övgüler düzerken Lirik-Pastoral çizgiyi tukaka göstermiş. Şiirin tek bir özden beslendiğini, konusunun tek olması gerektiğini söylemek hangi şiir anayasasında yazıyor acaba? Böyle bir anayasa var da bizim mi haberimiz yok? Sanatların en kadiminde, on binlerce yıldır söylemiş ve yazmış binlerce şairin biriktirdiği ortak mirasın ağzında durmuş, kabuklu fındıkları ayıklayan harman makinesi gibi bunlar siyasi bunlar kişisel diyerek keskin bıçak bir ayrıma tabi tutan bir yaklaşımın durduğu yeri sorgulamaya ihtiyacı vardır.

İnsan siyaset yapan bir varlık olduğu gibi seven, coşkusunu ifade eden, hayran olan ve unutamayan da bir varlıktır. Çok yönlü bir varlığı tek bir sanat anlayışında toplamaya çalışmanın geçersizliğini ifade etmeyi hem kendime hem bu yazının muhataplarına zül sayarım. Toplum dediğimiz bütün, hazır bir kalıp halinde gökten zembille yeryüzüne indirilmiş olsaydı her ferdin zihin kodlarında sabitlenmiş fabrika ayarları bulunsaydı belki Popülist şiir çizgisinin diğerlerine bakış açısı kabul edilebilirdi. Ancak aynı toplum içinde hayatını siyasi bir duruşa adamış, bu uğurda ailesini bile ikinci plana atmış insanlar olabileceği gibi buğday tarlasında açmaya uğraşan bir gelinciği referandumdan daha çok önemseyen insanlar da olabilir. Aynı toplumda bir mürşide kapanmış; tüm feyzini, yaşam enerjisini ondan alan müridler olabileceği gibi tarikatların Müslüman fertleri tembelleştirdiğini ve onları kanıksayan bir kul haline getirdiğini söyleyen insanlar da olabilir. Aynı havuzun içinde böyle farklı balıklar yüzerken, elinde bir ‘’Şiirde Öz Rubriği’’, bu kendi hayatını anlatıyor, bu topluma yeteri kadar yer vermiş demek ve şairleri bu çeteleye göre tasnif etmek ‘’öznellik’’ algısının yeteri kadar gelişmediğini gösterir.

Neo-Epik şiir aşırı özcü bir şiirdir. Şiirin nasıl söylendiğinden ziyade ne söylediğini önceler. Şiir, içinde geçmesi gereken fakir, adalet, toplum, yolsuzluk, vatan, cephe, ümmet gibi anahtar kelimeleri barındırıyorsa iyi bir şiirdir. Bunların yerini çiçekler-böcekler, sevgili, mistik öğeler, karanlık-umutsuz tutumlar aldıysa, onları nasıl söylersen söyle, hangi inceliği bulmuş olursan ol yetersiz bir şiir yazmışsındır Neo-Epikçilere göre. Çünkü bencilsindir. Bunların toplumla ilgisi yoktur. Toplum miting meydanlarında vatanı kurtarırken, senin kırlarda uzanmış Goethe gibi anı duyumsamaya hakkın yoktur.

Derginin bu sayısı aynı ekol içindeki şairlerin birbirleri hakkında yazdıkları poetik metinlerden oluşuyor. Bu metinlerde elbette tatlı bir korumacı hava sezinleniyor ama yazar yine de söylemek istediği eksik yönü kırmayan bir üslupla şaire duyuruyor. Yazıları bu anlamda beğendim.  Bu yazıların haricinde Mustafa Nurullah Celep’in son dönem lirik-pastoral duyarlı şiiri (kendisi Yeni Hece Şiiri diyor) eleştirdiği bir yazı, Elyesa Koytak’ın Yeni Biçimci Şiiri ele aldığı bir yazı, Fazıl Baş’ın girişte dile getirdiğim ve soyutlamacı şiire mesafe koyan yazısı yer alıyor. Sayıya Ömer Yalçınova ve Kaan Eminoğlu birer şiir bırakmış. Cihan Aktaş ve Yavuz Ahmet de hikâyeleri ile aynı kapak altındalar.

Ben bu yazıyı poetik metinlerden yapacağım seçme paragraflara ve alıntılara cevaplar vermek ve derginin oluşturduğu tek taraflı bakışı kırmak için kuruyorum. Buyrun başlayalım:
Esma Güneş Melek Arslanbezer üzerine yazdığı yazıda ‘’Acıyı olduğundan daha büyük gösterirseniz arabesk olur. Onu bir amaç haline getirmiş olursunuz çünkü. Olduğundan küçük gösterirseniz o da tersinden bir arabesk olur.’’ diyor. Güneş’e katılıyorum ama kimi acılar kişiye kendini hissettirdiklerinden de büyüktür ve bunu yaşayanı bile ifade edemez. O gibi durumlarda Güneş’in savunduğu gerçekçi tavır hakikati kollarken uyuyakalmış ve şafağın sökmesiyle birlikte geç kaldığını fark etmiş olur. Burada önemli olan büyük bir acıyı yapış yapış bir romantiklik içine düşmeden, uçarı imgelere kapılmadan ifade edebilmektir. Şiir dediğimiz o coşkun hal de bu denge üzerine kurulabilir ancak ama Neo-Epik damar, Güneş’in  dediği gibi gerçekçi ve somut bir fanusun içinde lirik olmamak, estetik imajlara yer vermemek için hapsolmuş gibidir. Tutumunuz her ne olursa olsun o konudaki aşırılığınız sizi olası nimetlerden alıkor ve gücünüzü kısıtlar.

Aynı yazıda Güneş, Arslanbezer’i gerçeğe bağlı kalmakla yüceltiyor. Kendi kıstasına göre Arslanbezer’in lirik bir edaya soyunduğunu ama duygusal bir tutuma düşmekten kendini koruduğunu, bir felakete uğramaktan son anda kurtulmuş gibi anlatıyor. Güneş gerçeğin sadece kuru bir dille anlatılacağına inanmış görünüyor. Aynı paragrafın sonunda dikkat edilmesi gereken başka bir ifade de: ‘’Şairi bu kadar acı içinde acınası yapmayan şey bu dışarıdan bakabilme kabiliyetidir.’’ Bir insan hayatında hiç acınası duruma düşmeden ya da şiirini acınası bir bardağa batırmadan gerçek bir şair olabilir mi bilmiyorum. Paratoner görevi üstlenmiş bir şiir kalplere ne kadar değebilir?  Mesela Turgut Uyar’ın acınası duruma düştüğü şu dizeler şiir değil midir Neo-Epikçilere göre, sormak isterim: ‘’Şaştım senin hançerin bu kadar mıydı/ Varmadı yüreğime’’.

Hakan Arslanbezer’in Fazıl Baş şiiri hakkında kaleme aldığı metinde şu kısım önemli: ‘’Karakter şiirde yüzeydeki biçimden her zaman daha önemli olmuştur. Karaktere bir tür öz-biçim diyebiliriz. Şairin belli şeyleri başka şeylere tercihinin nedeninin kendinde olmasına karakter diyorum. Şiir yazanların çoğu karakter sahibi olamazlar. Bunun için de biçimde farklılaşma gayretini daima ellerinde tutmak isterler. Şiirin oyunlardan, jestlerden modalardan geçilmemesinin nedeni az çok bu. Çarşıya indirilen emtia gibi şiir bugün. Kim müşteriyi daha iyi oyalıyorsa ilgi de onun üzerinde oluyor; fakat şiir boğuluyor.’’ Arslanbezer’le şiirin bir karakter olduğu konusunda hemfikirim. Ancak bu karakterin siyasi retorik tekelde toplanmasına, diğer duyarlıkların ne kalitede olursa olsun yetersiz bulunmasına ve bunun şiir dünyasına dayatılmasına karşıyım. Arslanbezer’in dediği gibi karakter şairin belli şeyleri başka şeylere tercihinin nedenini kendinde bulmasına denir. Bu tanım şaire tema olarak kır papatyalarını, kaldırımdaki bir dilenciyi Roma’nın yıkılışına ya da Türkiye’nin son dönem çemberinden geçtiği siyasi meselelere tercih etme özgürlüğünü tanımaktır. Bu da Arslanbezer’in şiirdeki genel tutumu düşünüldüğünde onu ve neo-epik çizgiyi bir çelişkiye düşürmektedir. Zira kendisi politik, toplumcu şiirden geri kalan yaklaşımları birinci derece şiirden kabul etmemektedir.

Mustafa Nurullah Celep Yeni Hece Şiiri üzerine düşündüğü yazısında, bu şiirin eskidiğini ve günümüz ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığını vurguluyor. Celep bu şiirin zulümleri sorgulayan gerçekçi bir şiir olmadığı gerçeği üzerine kurguluyor fikirlerini. Bundan da hareketle bu şiirin çare değil, kaçış şiiri olduğunun altını çiziyor. Celep bu şiirin ne olduğuna doğru karar vermiş kanımca ancak bu sonuç, bu şiirle aramıza mesafe koymamız anlamına gelmiş yazısında. Celep, neo-epik çizginin karakteristik özelliği olan siyasi olanı, toplumu ilgilendireni şiirle dile getirme fikrinden beslendiği için kendi repertuarından çıkardığı farklı hassasiyet alanlarına mesafeli. Onun için şiir bir derdi üstlenmeli ve bu uğurda dövüşmeli. Ben şair bunu yapmasın demiyorum lakin şair bunu yapmak zorunda bırakılmamalı. Şiire kendini unutturacak; ne olduğunu, öz itibariyle nasıl bir dokudan neşet ettiği hissini muğlaklaştıracak her türlü ek, ondan bir şeyler götürecektir.  Şiirin kendine has bir kaburga kokusu olmalı ve ben bu et parçasının ‘’imge’’ olduğuna inananlardanım. Sahihliğini kaybetmemiş ve yanımızdan akan dere kadar doğal imgelerle örülmüş bir şiirin gerektiği zaman nokta atış siyasi dokunuşlar da yapabileceğini, bu kudreti içinde barındırdığını unutmamak gerek. Celep’in örnek verdiği İbrahim Tenekeci’den karşı bir örnek verecek olursak ilk aklıma gelen şu ikiliği yazmak isterim:

Kaçan bir gol kadar üzülmedik değil mi
Ölürken çocuklar o güzel Afrika’da?

Şayet elzem dediğim bu doku en doğal haliyle bir şiirin temelinde oluşturulmamış ise orada bir ‘’tür kayması’’ meydana gelmektedir. Celep’in ve neo-epikçilerin iddia ettiği gibi şiir mutlak bir ödevle yazılmalı ise o ne kadar şiirdir? Ya da onu dilekçeden, makaleden yahut denemeden ayırırken zorluklar yaşamaya başladığımızda arada çit olacak belirgin unsur ne? Nesir, planlanmış bir güzergâhın sabit duraklarında işini görürken, şiir bunu taşkınlığıyla akla gelmeyecek, hiç duyulmamış tarafıyla aşar ve nesircilere de yazılacak yeni alanlar açar. Onu şiir yapan da bu öncülüğüdür. Bunu yaparken siyasi olabilmekle beraber, şaşkın da olabilir âşık da. Şiiri besleyen diğer kolları unutursak onu kuruturuz.

Neo-Epik dalganın kendinden gayrısını şiirden uzak görme tavrının onu sağırlaştırdığını düşünüyorum. Şartlanmış ön kabullerle diğer şiir ve şairlere yaklaşmak kalbi olası inceliklerle parlatacak o munis hissi de bayatlatacaktır. Bu da hayatın anlamını salt politik dairede aramak gibi tek yönlü bir duruşa sebep olacaktır.

Popülist şiir bağlamında dergide alıntılarla çözümlenen metinlere baktığımızda henüz şiirlerden direkt bir alıntı yok ise, o şiire dair yapılan derin sosyo-kültürel çözümlemeler, verilen arka planlardan çok iyi bir bölüm okuyacağınızı umarak heyecanlanıyorsunuz fakat şiirle yüzleştiğinizde, onun size gösterebildiği güç yapılan analiz metninin gerisinde kalıyor. Bu her şiirde böyle değil elbette ama neo-epik çizginin genel şiir gücü, hakkında yazılan düz yazı metinleri aşamıyor. Şiirin salt bir duruş, bilgi ve karşı koyuş olması gayesi şiirin şiir olma gücünü gölgeliyor ve o ürünün sahih tat barındırmadan tek bir boyutta kalacağını hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Aksi halde robotik bir öz şiiri sırtlıyor.

[1] 90’ların ortasında Hakan Arslanbezer’in öncülüğünde çıkmış, siyasi sözü esas alan şiir türü.

BİR YERYÜZÜ EMPATİZANI: İLHAN BERK

Iğdır’da büyüyen yabaninaneleri düşünen bir adam, ortaçağda sıkışmış kalmış bir şatonun soğuk duvarlarıyla güç bulan bir şair, denize çıkan sokaklar olmasa ne yapardı kim bilir diyeceğimiz bir yeryüzü düşkünü: İlhan Berk. Tarih ve doğa vazgeçilmezleri onun. Bu iki dalda oturup yazıyor şiirini. Bu dallardan ayaklarını sarkıtmış, dünyayı gözlüyor. Şiire öylesine düşkün ki yaşayacağı günleri yazacağı şiire uyduruyor. Bir keresinde Paul Klee’de Uyanmak şiirini çalışırken Ankara’daki Sakarya sokağı düşüyor aklına. Üzerinde çalıştığı Paul Klee yarım kalmasın, Sakarya sokağının cazibesi kafasını karıştırmasın diye Sakarya sokağına gitmiyor haftalarca. Oradan geçmiyor bile. Ne zaman elindeki şiiri bitiriyor, o zaman Sakarya şiirini yazmak için soluğu Cavuşağa’nın kahvesinde alıyor. Şiire sadakat deyince bunu anmalı.

Şiiri doğrudan yaşamak eyleminden tırnaklarıyla kazıya kazıya çıkartmaya çalışan, onu şairin hayattan elde ettiği ‘’öz’’ olarak tanımlayan bir ozandan böyle bir davranış görmek şaşırtıcı olmasa gerek. “Günlük güneşlik bir gün, ayakkabılarınızı boyatıyorsunuz, sonra da bir kahveye oturuyorsunuz. Böyle bir şey yazmak bence, yaşadığınızı duymak.”

Şiir onun için sabahları erken kalkıp mesaisine başlanacak ciddi bir uğraş gibi bir cümle kurmak istemiyorum çünkü şiir onda yaşamın kendisi ve yaşam onda günün ilk ışıklarıyla başlıyor, sabahı şiire doğru çıkmış bir balkon olarak imlemiş Berk. Üstelik şiirini odalarda değil sokaklarda yazıyor, yürüyerek, mırıldanarak tekrar tekrar kendine okuyarak büyütüyor onu. İlk gördüğü kişiye lunapark görmüş çocuk heyecanıyla seslendiriyor dizelerini. Kendine okumaktan usandığı için bunu büyük bir nimet sayıyor.

Birçok şairin başbelası şiirin demini alıp almadığını anlamaktır. Olmamış bir şiiri oldu zannetmek “düşman başına!” diye def edilecek bir felakettir şairler için. Bunun panzehirini Berk, ezberde bulur. Şiirin bütününe hakim olmanın, kopuklukları sezinlemenin şiirin ezberden okunmasından geçtiğine inanır.

Düzyazı Desem Değil, Sanki Öyle Ama Değil

Sadece vurucu dizeleriyle değil şiirin genel dokusuyla, onun örülme şekliyle İlhan Berk bir düzyazı toplamını şiire çıkarmayı başarıyor. Otları, kiliseleri, tarihi imgeleri, gökyüzünü, denizi ve aşkı eksik etmediği şiirinde o yayvan, yassı tat, her şeyi şiire bağlamayı başaran uzun maraton koşucusu gibi ağırdan, sabırla son noktaya erişiyor.

Dizeci şairler, edebiyatçılar için şiirde en çarpıcı yerlerin altını çizmek en çok beğenilenlerin de yanına yıldız koymak adettendir. Onlar için şiirde en önemli unsur; bütünlüğü, biçimle özün uyumu gibi genel prensipleri de gözden kaçırmadan şiirin hemen baştan sona altı çizilebilecek dizelerle örülmüş olmasıdır. Bu bakışla Berk şiirini okuyunca birçok şiirde altı çizilecek dizelerin öyle istenilen kadar olmadığını görmeme rağmen şaşırtıcı bir şekilde bu şiirlerin birçoğundan hoşlandığımı fark ettim. Damağımda genel havasıyla istediğini bıraktı şiirler. Ben bu durumu Berk’in şiirle bütünleşen hayat tarzına, kalbini ertesi gün bulacağı şiirlere ulaşmak için biriktiren yaşam enerjisine yoruyorum. Şiir yazarken onu görmedim ama nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde olacağını sezebiliyorum. Şiire karşı sepetçilerin, halı dokuyanların sabrı ve şefkati var onda. Şiiri bir kediyi sever gibi yazıyor. Yeryüzünde bir koleksiyoner gibi dolaşıyor onu damıtıp şiirine desen yapabilmek için.

Mimesisçi Değil, Yenilikçi

Berk klasik sanat anlayışındaki mimesisçi (taklitçi) çizgiye karşı çıkıyor. Şair salt doğanın taklidiyle şiire ulaşmanın eskilerde kaldığının farkında. O, modern çizgiyi çabuk benimsemiş. O yüzden Mallarme’ler, Rimbaud’lar, Lautreamont’lar, Rene Char’lar, Baudelaire’ler dilinden düşmüyor. İkinci Yeni şairlerinin birçoğunda olduğu gibi Fransız şiirinin Berk’in imge dünyasını tütsülediğini görebiliyoruz. Bu da onun manayı şiirin birinci önceliği saymama konusundaki yenilikçi tavrına katkı sağlıyor. Anlamın şiirde dolaylı bir önemi olduğuna dikkat çekiyor. Şiiri anlamanın şiire herhangi bir şey katmayacağını ya da ondan bir şey götürmeyeceğini vurguluyor.

Aynı savunuyu çevreme karşı defaatle yaptığım için Berk gibi öncü bir şairin aynı bakış açısından daha da cesaretleniyorum. Şiirin bir anlamak işi olmaktan ziyade bir duyma, duyduğunu gösterme işi olduğuna yürekten inanıyorum. Bu konuda arkadaşlarıma verdigim örneği buraya alarak niyetimi somutlaştırmış olayım. Aya baktığımız zaman ondan, onun o tatlı aksinden keyif almamız için ayın bizim için ne işlev gördüğünü anlamamız gerekmiyor. Bu ışıltı içerisinde bize ulaşan hazzı damarlarımızda gezdirmek adına coğrafya ya da astronomi bilimlerine gerek duymuyoruz. Ondaki imajla onun bize tesir ettiği yerin buluşması şiiri ruhumuza duyurmaya yetiyor. Dizelerin arasında tam bir neden sonuç ilişkisi kurmaya çalışmak, onu paragrafta anlam sorularıyla sıkıştırmak şiirin has bahçesine usulsüz girmek demektir. Bu bağlamda aynı şiiri kimi insanların etkileyici kimilerinin anlamsız bulması bu insanların aralarında kalbi ve ruhi bir hassasiyet derecesi farkını da göstermekle beraber, esas olarak ona bakmayı bilip bilmemekten kaynaklanmaktadır. Burada Berk şiirin bir zanaat, bir yetenek işi olduğunu söylüyor. Şiir de tıpkı hekimlik, marangozluk gibi öğrenilmesi gereken bir bilgidir.

Bu konuda ayrıca şiirin anlama ne kadar muhtaç olduğu da tartışılmalıdır. Nesrin anlaşılmaya, anlatmaya ihtiyacı varken şiirin böyle bir gereksinimi var mıdır? Burada derdini anlatmak isteyen bir insan makale ya da deneme yerine neden şiir yazar sorusu bizi karşılıyor. Şiir kişinin fikrini keskin hatlarıyla taşımakla yükümlü müdür? Yoksa onu da potasında eriten daha aşkın bir tür müdür? Berk, dünya şiirinde anlamın şiirin bir parçası olma işlevini Rimbaud’ya kadar getirebildiğini daha sonra sönükleştiğini söylüyor. Rimbaud’nun dünya şiirinin kaderinde belirleyici bir şair olduğunu vurguluyor. El Yazılarına Vuruyor Güneş adlı kitabında Selden Rodman’dan alıntıladığı ifadeyle Lautreamont’un Rene Char’ın Dylan Thomas’ın, Ezra Pound’un ve Elliot’ın şiirde var olan anlamdan gelen güzelliği değiştirmeye başladığını, aslında güzelliğin anlamdan kaynaklanmadığını bu şairlerle fark ettiğimizi belirtiyor. Dylan Thomas’ın Poem in October ya da Pound’un In a station of the metro şiirlerini örnek vererek bunlardaki güzelliğin anlamdan değil, eğretilemeden, görüntüden kaynaklandığını söylüyor. Berk bu öncü şairler eliyle şiirin usdışına çıktığını, aklı terse yatırdığını ve modern şiirin ilk nüvelerinin atılmaya başladığını ifade ediyor.

Dile Saldırı Modern Şiirin En Büyük İşareti

Şiirde anlamın başat bir öğe olmadığını desteklerken bu pozitif dışlamanın dil vasıtasıyla yapıldığını yukarıda saydığımız şairlere Edgar Allen Poe’yu da ekleyerek belirtiyor Berk. Tabii dile saldırmanın, onu bozmanın ve eti kemikten sıyırır gibi şiiri anlamdan sıyırmanın yeni şiirin fark yaratan özelliği olduğunu dile getirirken, tüm bu sürecin modern şiirin herhangi bir anlam ifade etmeyeceği fikrine sebep olmaması gerektiğini ayrıca belirtmeliyiz. Anlamın ötelenmesi, tamamen karışmış öğeler toplamını gelişigüzel söylemek değil kuşkusuz. Burada kasıt; ilhamın, kızışmış kanın önünü açmak. Onu akılla, önceden belirlenmiş bir öyküyle sınırlandırmamak ve şiirin götürdüğü yere gitmektir. Şiiri öyküye kurban etmemek, bir yerde başlayıp bir yerde bitmesini önlemektir asıl gaye. Çünkü bu Homeroslar’ın, Virgile’lerin, Dante’lerin, Hugo’ların, Aragon’ların şiiridir. Bu çizgi ise bütün ağırlığını, sahih şairliğini korumasına rağmen günümüzden hem toplum yapısı hem dilin kullanım şekilleri bakımından oldukça uzak bir döneme aittir. Onun da birikimine sırt çevirmeden onu içerip aşan bir şiirin gerekliliği dinamik bir şiir oluşturmak bakımından mühimdir. Böylece usu yıkan, anlamın ötesinde yeni bir anlam bulabilen, varlık ve dili aşan bir hakikate kavuşabiliriz. Burada Berk Türk şiirinde bu atılımın İkinci Yeni eliyle yapıldığını söylüyor. İkinci Yeni’nin bunu paravan kullanarak Türk toplumunun değerlerini dil üzerinden yıpratmaya çalıştığını iddia eden kimi edebiyat çevreleri de bulunmaktadır ama genel kanı İlhan Berk ile örtüşmektedir.

Türkçe Şiir İçin Yetersiz Bir Dildir

Türk şiirinde kalitesi ispatlanmış yüzlerce şiiri olan bir şair İlhan Berk. Hem dile getirdiği poetikayı uygulamada, şiirlerinde göstererek yeni arayışları, farklı deyişleri denemekten çekinmemiş, dili şiiri içinde büyütmeyi, onu sade bir biçimde kullanarak bile bir güç elde etmeyi başarabilmiş bir ozan. Bu doyum duygusunu yaşamasına rağmen Türkçe’nin Fransızca ile kıyasla şiire güç yetiremeyen, kimi güzellikleri ifşa edemeyen bir dil olduğunu söylemesi karşısında oldukça şaşırdığımı ve bir nebze hayalkırıklığı yaşadığımı ifade etmeliyim. Berk Rimbaud ve Lautreamont’un birkaç şiirini çevirmek için masaya geçtiğinde dilimizin buna müsaade etmediğini söylüyor. ‘’Doğrusu bu haliyle bizim bu dille bir şey yapılamaz. Bunu bozmak yeniden yaratmak gerek, çıkar yol bu bence. Batı dillerinin o güçlü yapılarını örnek alarak bu dili yeniden yapmalı.’’ Berk’in birkaç şiiri çevirirken yaşadığı zorluktan dilin tamamını işe yaramaz bulmasına uzanan genellemeye nasıl vardığını merak ediyorum doğrusu. Bu yaklaşımın Türkçe’ye, onu damarlarıyla besleyen ve özellikle güçlü şiir geleneği ile bilinen Arapça ve Farsça dillerine karşı bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Burada sanırım Berk yaşadığı hayat tarzından dolayı bu kültüre karşı beslediği önyargının kurbanı olmuş. Yoksa özellikle Rimbaud’nun ya da diğer dünya şairlerinin hem şiirlerini hem de düzyazılarını Türkçe’de kaliteli çevirilerle okuyup şiir zevkimizi doyurabiliyoruz günümüzde.

Aynı Dostun İzinde İki Şair: Baudelaire ve Süleyman Çobanoğlu

Bundan birkaç yıl önce Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri (Çev. Erdoğan Alkan) kitabını okurken bir şiire ayağım takıldı, düştüm. Üstümdeki tozu toprağı silkeledim. Kendime geldim ve şiiri tekrar elime aldım. Bu kitapta şu ana kadar ve bundan sonra karşılaşacağım birkaç şiir dışında beni durduran, ben buradayım diyen tek şiirdi o: Albatros. Adına sonradan, defalarca okuduğum Erbain’de rastlayınca nasıl olur diye şaşırtacaktı beni İsmet amca. Ben fark etmeden acaba bu dizeyi nasıl üfledi?

Albatros; açık denizlerde saatlerce av peşinde sürüklenen, rüzgâr yemiş, yorgun bir kuştur. Baudelaire de ona bu haldeyken rastlamış bir şairdir. Onun bu yorgunluğu, yerçekiminin koparırcasına aşağıya çektiği uzun kanatları, bundan sebep alaya alınıyor oluşu, elbette hassas bir kalbi harekete geçirecektir.

Ozan, Albatros üzerinden zamanında payitaht olan her durumun, her uçuşun bir gün yere karışacağını göstermek istercesine şöyle bir dörtlük söylüyor:

Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin! 
Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri,
Ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin,
Topallayıp öykünüyor uçtuğun günleri. 

Burada kuşkusuz şairi yazmaya sürükleyen etken sadece bir kuşun düştüğü durum olmasa gerek. Baudelaire bu kuşa bakınca sadece iskeletin üzerine giydirilmiş et yığını, tüylerle bezenmiş bir göğüs ve iki uzun kanat görmüş olsaydı böyle bir şiire yeltenir miydi? Önemli olan onun ahvalindeki düşüştür. Tıpkı insanın sonu gibi.

Beni bu şiirde etkileyen diğer bölüm ikinci dörtlüktür. Bu dörtlüğün de özellikle son iki dizesindeki çağrışımların birbirine sıkıca sarılması, insan muhayyilesine kaçacak yer bırakmıyor. Sizi o kıstırdığı yerde boğuyor şiirin zevki.

İşte o bölüm:

Gökten inen tasasız, bu utangaç krallar
Güvertelerin üstüne kondukları zaman
Geniş kanatlarını sofuca bırakırlar,
Yorgun kürekler gibi, sular üstünde kayan.

Bir kuşun ‘’kanadını’’ ‘’sofuca yere bırakması’’ çok uzak iki ihtimalin aniden karşılaşması demektir. İşte böyle uzak ihtimalleri tereyağından kıl çeker gibi kavuşturana şair denir. Hakez, devamında gelen dize de bu şairliğin bir tasdiki mahiyetindedir. Albatros’un ‘’uzun kanatlarının’’ ‘’yorgun küreklere’’ benzetilmesi, onun denize iniş anının daha güzel bir imgeyle anlatılabilme şansını ortadan kaldırmaktadır.

Kaldı ki şiirin hızını doruğa çıkaran ve esas kahramanının aynı zamanda bir şair olabileceği hissini bize duyuran dörtlük sona saklanmıştır:

Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece, 
Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,
Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece
Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.

Baudelaire bu son dörtlükte bir ilenç halini bile, o coşkulu diliyle tatlı bir melteme dönüştürebilmiş. Bu bölümde ayrı bir dipnot olarak söylemek gerekir ki /Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece/ dizesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu, Fransız sosyalist şairlerinin sesinden, erkeksi hitabetinden etkilenen İsmet Özel’in Üç Frenk Havası / Requeem şiirinde de kendine yer bulmuşa benziyor:

Sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attılar sana
sonradan görme tombul ortayaşlılar

Bu iki farklı çağın şairleri aynı pencereden haykırıyor. Belki katları farklı. Baudelaire alt katta uzanmışken, İsmet Özel tepede baca temizliyor.

Genelde kurban bayramlarından önce hayvan beğenmeye gittiğimiz ahırlarda başımıza gelir. Ahıra girip çıktıktan sonra üstümüzdeki hayvan kokusu kolay kolay çıkmaz. Ancak kıyafet değişimi ve bir yıkanmadan sonra kendimize geliriz. Bu kokunun sinmesine benzetiyorum bir şairin diğerine olan etkisini. Ona temas ettiğiniz,  sayfalarda altını çizdiğiniz, ne güzelmiş dediğiniz tüm o anlarda, şair kokusunu sizin üstünüze bırakıyor. İşin güzel yanı, yıkansanız da çıkmıyor.

Ben aynı kokunun -şiirinin geneline yayma iddiası taşımasam da- Süleyman Çobanoğlu’nun bir şiiri üzerinde de etkiye sahip olabileceğini düşünüyorum. Şairin Şiirler Çağla’sındaki Otis Tarda, Albatros’un neyi oluyor acaba? Şair bu şiirini Dergâh’ta yayımladığı zaman içlerinde İbrahim Tenekeci’nin de olduğu birçok edebiyatçı bu Toy Kuş’un ne olduğunu öğrenmek için harekete geçmiştir. İyi şiirin yüz metreden bile görünen bir tarafı vardır: sizi oturduğunuz yerden ayağa kaldırır.

Baudelaire gibi Çobanoğlu da yitik, yoksun bir kuşun düşmüş halini anlatarak ilk etapta Albatros ile tematik bir akrabalık ortaya koyuyor. Albatros bir deniz kuşu iken, Otis Tarda en ziyade bu ovada görünür. Tarlalarda ve kırlarda tüner, nasibini karalara bağlar:

Sen beni en ziyâde bu ovada görürdün
Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün
Tomafil ve DDT devirmemişti seni;
Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün…

Şiirin giriş kısmında Toy’un geçmiş zaman halleri, doğada hüküm sürdüğü, tüy dolu kuşluğunu güneşte ısıtabildiği günler anlatılır. Otomobillerin ve böcek ilaçlarının Otis’in boğazını kesmediği kırsal günlerle mazinin tatlı bir tespiti yapılır. Bu dörtlük tam anlamıyla etrafını cami ağyarını mani niteliğinde bir bölümdür. Hangi kelimeyi çekseniz çöker, herhangi bir sözcük ekleseniz eğreti kalır.

Özellikle /Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün/ ve /Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün…/ dizelerinin kuvvetine dikkat çekmek istiyorum. Hece ölçüsü ile özün bu kadar kaynaştığı, canlı bir organizma halini aldığı bir şiir bulmak herkese nasip olmayacak bir nimettir. İnsanın iç dünyasını elleriyle dürtüyor adeta şair. Burada şiire düşkün her kalbin duyacağı tek his: yoksun bir coşkunluk.

İkinci bölümde Çobanoğlu günümüzde kuşun son durumunu, hazin sonunu büyük bir buruklukla anlatıyor:

şimdi bir Amon Ra’sın: rezil ansiklopedi
ele vermiyor senin güneş vurmuş gölgeni
bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,
ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni…

İlk bölümdeki ovalarda, yaş nadasta heybetle yürüyen Toy yoktur artık, şimdi sadece bir ansiklopedi maddesidir. Buğday tarlalarında neşeyle sıçrayan gövdesi, uhuyla yapıştırılmış iki karton kapak arasına sıkışmıştır.

Böyle büyük bir zaman diliminde olabilecek bir değişimi iki bölümlük kısa bir şiirde herhangi bir boşluğa yer vermeden, dolu dolu bir hissiyatla anlatmış olmak şairin başka bir başarısıdır. Bence buradaki zamansal geçişte Çobanoğlu’nun imdadına yetişen kelime ‘’şimdi’’ bağlacıdır. Bu sayededir ki geçmiş ile günümüz arasında herhangi bir zamansal kopukluğa sebep olmadan yumuşak bir geçiş sağlayabilmiştir.

Son iki dizede gerek doğru kelime tekrarından doğan sesin gürlüğü, gerek derin bir duyarlığı kısa yoldan okura aktarabilme gücü bakımından şiir, taşıdığı sese yakışan bir final yapabilmiştir:

Bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,
Ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni…

Elbetteki bu poetik metnin amacı Özel’in ve Çobanoğlu’nun Baudelaire’den etkilenip şiir yazdığını ortaya çıkarmak, bunu ispatlamak değildir. Burada şairlerin ortak sezgi mirasını omuzladıklarını, üzerlerine sinen dünya şiirinin ses tonunu kendi coğrafyalarındaki yaşam şartlarına aktarabilmekteki ustalıklarını göstermektir. İçlerinde benim de olduğum tüm genç arkadaşlara örnek olsun.

KAPALI ÇARŞI

Güneşli bir İstanbul ikindisi. Günler uzun. Gecelere nispet yaparcasına uzun. Yaz günleri bezdiriyor kızları. Kapalı çarşıya sızan ışıklar ressamları ve şairleri uyandırıyor. Kalabalık salınarak geçiyor. Her zaman olduğu gibi her şeyi alacakmış gibi yürüyor ama hiçbir şey almıyorlar. Onca dükkân arasından tozlu, antikalarıyla, İran halılarıyla bir dükkân dikkat çekiyor. İçeride birkaç müşteri. Hiç görmemişçesine eski bozuk paralara, biblolara, aile fotoğraflarına, su mataralarına bakıyor. Arkalarında bir adam, eğilmiş masada oturuyor. Saçları dökülmüş. Gözlüklü. Belki sadece umutsuz olduğu zaman gözlük takıyor. Dükkânda yalnızmışçasına dalgın. Tenha kışlalarda nöbet tutan askerler kadar dalgın. Elinde bir kâğıt, yarım kalan şiirini mi tamamlıyor? Doğanın ona verdiği bir ödülden çıldırıp yitmemek için yazıyor.

Gerçi siz edebiyatseverler; gelinciklerin açılış ve kapanış tarihlerini, karınca cenazelerini, kuş mevsimlerini takip etmekten bıkmayan siz şiir severler, şimdiye kadar verdiğim ipuçlarından yegâne antikacı şair Edip Cansever’den bahsettiğimi anlamış olmalısınız.

Şaire usulca selam versek de duymuyor.

Masasında kalemler, kitaplar, radyo cızırtısı; masasında umud ettiği şeyler ve gün ışığı…Masa da masaymış ha!

Karşı rafta beni görün diye dik konulmuş bir kitap: ‘’Yerçekimli Karanfil!’’

Elimize alıyoruz. Değirmen Dergisi için yanımıza alıp şairi huzurlu dükkânında şiiriyle baş başa bırakıyoruz.

YERÇEKİMLİ KARANFİL

Kitapta yirmi bir tane şiir bulunuyor. Elbette damıtılmış tadıyla en dikkat çekeni, kitaba ismini veren Yerçekimli Karanfil. Bu şiir, kitaptaki diğer kapalı çağrışımları aşarak şiir dünyasının merkezinde yer edinmiş durumda.

Yerçekimli Karanfil’de bazı rahat söyleyişler aynı zamanda büyük bir buluşa da işaret ediyor: / Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda/ Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor/. Yine zihni yormadan kalbi tatmin eden, şairin deyimiyle sözü yormadan söylenen birkaç dize: /Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele/

1950’lerde yazılmış bu şiir bana 2010 yılında Dergâh Dergisi’nde[1] yayımlanan Bir Şair Bisikletle şiirini anımsatıyor. Ahmet Murat’ın kâsesini saf ruha daldırdığı şiirdeki özellikle /herkes yanındakini dirseğiyle: neydi o neydi/ mısraı, Yerçekimli Karanfil’deki /O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele/ dizelerinin akıcılığına erişebilmiş ve Anadolu şiirindeki akrabalığın, birbiriyle kaynaşmışlığın güzel bir örneğini sergilemiştir.

Yerçekimli Karanfil’de öne çıkan bir diğer şiire bakalım: Aşkın Radyoaktivitesi. /Bir çelik mavisi damar tam da çenemin üstünde/  ve /Saçlarım kapkalın geliyor elime/ dizeleri ikinci dörtlükte şiire yükselebilmiş mısraılar. Edip Cansever şiirlerinde o sessiz akışkanlık bu şiirde mevcut. Şair devamında şöyle diyor: /Yukarıyı düşünüyorum, bir aşağı katta oluşumdan/ Dört duvar, bir buzdolabı, naylona benzer bir gök/ Bütün o zehir gibiliği soğumuş şeylerin/ Anlıyorum bir aşk akımıdır dolanıyor üstümde/.

Buradaki naylon imgesine Turgut Uyar’ın Geyikli Gecesi’ndeki /Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar/ dizelerinde de rastlıyoruz. Bu akraba şairler, elbette modern hayatın sahteliğini vurgulamaktan bıkmıyor.

Bence bu şiirin en iyi dizesi: /Karanfiller gibi taze omzum, dizlerim, ayaklarım/

Arkasından gelen Yangın şiiri oldukça uzun bir şiir. Edip Cansever’in imgelem gücünü ispatladığı mısraılar mevcut bu şiirde. Mesela: /Güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun butlarına/ Şiirin devamında şair mizahi dizelerle lirizmi bağdaştırma çabası içinde: /Beni seviyorsanız dikkat! Köşe başındaki camcıya sorun/ O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla/ Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır. Günaydın!/

Edip Cansever’in trenlere çikolata yedirdiği şiirdir Yangın. Akılla oynadığı ve günümüzdeki fikir-şiir ‘’çatışmasını’’ gündeme getiren bir tarafı da vardır.

Bu dosyada hırpalanmamış, dinç başka bir şiir de Güzel Atomların Yaptığı Ayak’tır.
Şu giriş sadece bir şiire yakışır çünkü:

Bir menekşe duyuyorum ellerimsiz
O kadar güzel ki, Amerika bile güzel

Sanıyoruz Edip Cansever’in bu şiirinden önce bilim dünyası atomların toplanıp bacaklarımızı oluşturduğunu bilmiyordu. Bu coşku bilim adamlarını harekete geçirmiş olmalı.

İkinci Yeni dünyası dediğimiz bir dünya var bu topraklarda. Amenna. İşte Edip Cansever’in böyle bir dünyanın yaşayanı olduğunu ispatlayan bir şiir: Kaybola. Bende Cemal Süreya’nın /Sesinde ne var biliyor musun/ Bir bahçenin ortası var/ (1980’ler) girişiyle 8.10 Vapuru şiirini çağrıştıran bir tonu var. Şöyle başlıyor: /Sana her zaman söylüyorum, senin yüzünde gülmek var/ Bakınca bir yaşamak ordusu çıkıyor aydınlığa/. Aynı enerji şiirin devamından da taşıyor: /Şimdi bir pembeyi kovuşturuyor/ Omzundan yukarıya üç kişi/ Deli ediyor onları saçlarında/.

Cemal Süreya’nın, Lozan’da İsmet Paşa’nın bir kıza âşık olmasıyla ilgili başlattığı ama devamını getiremediği ve bu yüzden Günler kitabında bir denemeye giriş olan iki güzel dizesi vardır:

İsmet Paşa ne demişti Lozan’daki çiçekçi kıza,
Dünyada ne varsa, iste onu demişti.

Edip Cansever’in Kaybola şiirinde geçen şu iki dizeye ne demeli?

Şimdi bir sevdayı izliyor
Uluslararası üç kişi

Acaba Cansever de uluslararası derken Lozan’ı mı kastetti? Bunu bilmiyorum ama Kaybola şiirinin müzikal altyapısı 8.10 vapurunun bazı dizelerine bir zemin hazırlamışa benziyor –ki İbrahim Tenekeci’nin tespitiyle, bu şiirlerin asıl kaynağının Ahmet Muhip Dranas’ın Kar şiiri olma ihtimali de var-.

Garip şiirinin İkinci Yeni’ye yol gösterdiği, onun temel taşlarını oluşturduğu söylemi sık sık dillendirilir. Bana kalırsa Yerçekimli Karanfil kitabında apaçık bir Garip şiiri olarak bayrak açan bir şiir bulunuyor: Buz Gibi. Altında Orhan Veli’nin imzası olsa kimsenin şaşıracağını sanmıyorum. İmgelemi öne çıkarmayan, açık yazılmış dizelerden örülü bir şiir Buz Gibi.

Genel bir bakışla Yerçekimli Karanfil’i (1957) ele alacak olursak, Edip Cansever’in çağrışımlarını yoğunlaştırdığı, yeni bir poetikaya yelken açtığı anların ürünü bu kitap, Edip Cansever’in şairliğini perçinlediği bir dosya olma özelliğini taşıyor.

Şiirlerde ısrarla geçen ‘’pıçak’’ ve ‘’pıçaklamak’’ ifadeleri onun halk dilini, ondaki doğal lirizmi es geçmediğini, ondan kopmaya niyetinin olmadığını gösteriyor.

Yine şiirlerde dikkat çeken ‘’naylon’’ ve  ‘’gözleri harcamak’’ ifadelerinin Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nda (1959) bulunduğunu söyleyebiliriz. Elbette kronolojik bir bakışla Uyar’ın Cansever’den etkilendiği sonucuna varılabilir. Ancak durum pekâlâ böyle de olmayabilir. Çünkü Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistan’ı kitabını yayımlamadan önce, uzun yıllar edebiyat dünyasında görünmediğini biliyoruz. Ben burada sadece şairlerin ortak hassasiyet alanlarının varlığını vurgulamak istiyorum.

ŞİİRİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ

Şiirin peşinden koşan okurlarla ortalama okur arasında fark yaratacak nokta Yerçekimli Karanfil kitabında da mevcut. O da imgelerin kapalı mı açık mı; şiirin düşünceye yaslanan bir yapıda mı yoksa soyut bir anlayışta mı olduğu meselesidir.

Doğaldır ki şiirle hemhal olanlar, ona zaman ayıranlar kapalı tasavvur edilen bir kitabı sezgileriyle karşılayacak ve onu ruhlarının misafir odalarında en iyi muameleyle ağırlayacaktır. Şiiri boş zaman eğlencesi gören bir topluluktan böyle bir yaklaşım beklemek haksızlık olacaktır. Onlar için kapalı şiir etrafı dikenli tellerle çevrili bir bahçeden ibarettir.

Edip Cansever de bu eleştiri pastasından payını almış ve kapalılıkla, anlamsızlıkla suçlanmıştır. Bu tenkitler, şiirini düşüncenin şiirine adamış, ‘’düşünceyi örtmek yerine onu çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı’’[2] deneyen bir şaire yapılmış bir haksızlık olarak görülebilir.

Cansever şiirin insani değerlerden ve yaşama koşullarından koparılamayacağını öne sürüyor.[3]

Zannedilenin aksine, soyut şiiri yererek onun toplumculuktan, anlamdan ve hatta kapalılıktan uzak ve geçersiz şiirler olduğunu yineliyor. ‘’Soyut şiir, olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de dediğimiz gibi yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş, salt ozanını ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.’’[4]

Düşünceye sırt çevirmemek gerektiğini vurgulayan Cansever, bir taraftan politik kaygıların birçok şairi sınırlandırdığından yakınmakta.[5] Buna sebep olarak da, özcülüğün bir araç olarak değil bir amaç olarak belirlendiğini ve bunun da şairleri tek yanlı olmaya sürüklediğini ifade etmiştir.

Batı şiirine öykünmemize değinen Cansever, Batı’nın her türlü şartıyla bizimkiler arasında fark olduğunu vurgularken, Batı’daki sürrealist (gerçeküstücü) akımın toplumsal baskılara başkaldırı niteliğinde başladığını söylemişti. Şiirimizde baş gösteren biçimciliğin yine Batı kaynaklı olduğunun altını çizerken Melih Cevdet’ten bir alıntıyla fikrini güçlendirmiştir: ‘’Şiirimiz doğu etkisinden kurtulmuşken şimdi de Batı şiirine sığınmıştır.’’[6]

Yeni çağrışımlar, farklı söyleyiş tarzları arayışı içerisinde olmasına rağmen Cansever’in gelenek vurgusu oldukça önemlidir. ‘’Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek ozanlık katına yükselebilir miyiz?’’ sorusuyla şiir geleneğimizi reddetmenin bizi yolumuzdan alıkoyacağına dikkat çekiyor:

‘’Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz kolayca. Çünkü ozanlar salt yeni duygular, yeni heyecanlar peşinde değillerdir. Onların gerçek çabaları, kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır. Diyeceğim, örgensel bütünlük adına yapılan ya da yapılacak her türlü işlem, kendiliğinden bir somutlama eylemine geçiştir.’’[7]

Görünüşe bakılırsa toplumculukla gerçeküstücülük konusunda gidip gelmeler yaşayan şair, belli bir süre Cemal Süreya’nın tecrübe ettiği ve onu beş yıl kadar şiir yayımlamaktan alıkoyan fikir ve şiirini bağdaştıramama buhranını yaşıyor.

KAYNAKÇA

  • Fuat, M (Ed.) 1997. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları
  • Cansever, E. Sonrası Kalır I. İstanbul: YKY
  • Uyar, T. Büyük Saat. İstanbul: YKY
  • Süreya, C. Sevda Sözleri. İstanbul: YKY
  • Dergah Dergisi, 230

[1] Dergah Dergisi, 230

[2] Fuat, M (Ed.) 1997:65. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[3] Fuat, M (Ed.) 1997:70. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[4] Fuat, M (Ed.) 1997:70. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[5] Fuat, M (Ed.) 1997:66. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[6] Fuat, M (Ed.) 1997:68. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[7] Fuat, M (Ed.) 1997:69. Edip Cansever. İstanbul: Adam Yayınları

[Eleştiri Haber]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here